Netanyahu’nun Abu Dabi ziyareti İsrail’in, mevcut savaşın ötesinde Körfez ülkeleriyle güvenlik iş birliğini sürdürme ve derinleştirme arayışını koruduğunu gösteriyor.
ABD-İran hattında gerilim artabilir ve gelişmeler sınırlı çatışmaları tetikleyebilir. Ancak sürecin kaçınılmaz olarak geniş çaplı yeni bir savaşa neden olacağını düşünmek yanlış olacaktır.
Babülmendeb’de Husilerin elde ettiği yeni konum, ABD-İran savaşı bağlamında Tahran’a doğrudan kontrol etmediği ancak müttefikleri aracılığıyla etkileyebildiği ikinci bir baskı alanı sunmaktadır.
ABD’nin stratejisini askerî yöntemlerden ekonomik baskıya kaydırmasıyla birlikte İsrail’in savaşın seyri üzerindeki etkisi de sınırlanmıştır.
Pakistan’ın rolü bir uzlaşı dayatmak değil taraflardan herhangi birinin çatışmadan geri adım atmaya hazır olduğu anda kullanılabilecek diplomatik bir kanalın ve işler bir müzakere çerçevesinin açık kalmasını sağlamaktır.
“Ekonomik Dışlama Operasyonu”nun en önemli riski, İran’ı geri adım atmaya zorlamak yerine Tahran’ı, zamanın kendi aleyhine işlemesini önlemek amacıyla mevcut denklemi değiştirecek ve gerilimi yeniden artıracak adımlar atmaya yöneltmesidir.
Savaşın sonucu, tek bir muharebeden ziyade tarafların ekonomik, siyasi, toplumsal ve psikolojik dirençlerini ne ölçüde koruyabildiklerine ve bu direnci sürdürülebilir bir siyasi stratejiye dönüştürüp dönüştüremediklerine bağlı olacaktır.
Ortaya çıkan tablo, istikrarlı bir savaş sonrası düzenden ziyade tarafların birbirlerinin dayanma kapasitesini sınadığı kırılgan bir “ne savaş ne barış” durumuna işaret etmektedir.
ABD’nin İran’a yönelik olası bir amfibi harekâtının başarı ihtimalinin, büyük ölçüde harekâtın kapsamına, ağırlık merkezi tercihine ve müttefik katılımına ilişkin kararlara bağlı olduğu söylenebilir.
Tahran, sınırlı misillemelerin Washington’un saldırı temposunu durdurmakta yetersiz kaldığını gördükçe daha aktif ve riskli bir caydırıcılık çizgisine yönelmektedir.