Görüş

Yalnızca bombardıman yoluyla rejimin devrilemeyeceği yönündeki değerlendirme, İsrail’de büyük ölçüde kabul görmektedir. Bu nedenle bugün tartışmalar, askerî harekâtın ardından hangi stratejinin izlenmesi gerektiği sorusu üzerinde yoğunlaşmaktadır.

Lübnan dosyası, Tahran açısından müzakere sürecinin tali bir başlığı değil bölgesel caydırıcılık mimarisinin korunmasına ilişkin temel meselelerden biri olarak görülmektedir.

Pakistan’ın 28 Şubat sonrası diplomatik duruşu, bir tercih olduğu kadar kuşatılmışlık hissinin dayattığı stratejik bir zorunluluk niteliği taşımaktadır.

ABD’nin İran’a yönelik ikinci askerî operasyonu, mevcut güç dengesi ve konjonktürel dinamikler çerçevesinde gerçekleşebilir bir ihtimaldir, ancak harekât konsepti ve hedef kümesi ilk savaştan farklılaşabilecektir.

İran’ın yaklaşımı müzakere taktiğinden ziyade hayatta kalma ve caydırıcılık eksenli bir stratejik zorunluluktur.

Konunun yapısal ve konjonktürel boyutlarına bir bütün olarak bakıldığında, ABD Başkanı Trump’ın tarihe “İran dosyasını kapatan lider” olarak geçme arzusunun, onu stratejik açmazlarla karşı karşıya bıraktığı görülmektedir.

Nükleer dosya, İran açısından savaş sonrası pazarlık sürecinin bir parçası hâline gelirken ABD açısından ise savaşın başlıca başarı alanlarından biri olmayı sürdürmektedir.

İran’ın silahlı Kürt örgütlere yönelik devam eden saldırıları, anlık bir tepki olmaktan ziyade uzun süredir biriken bir stratejik dönüşümün sahadaki karşılığıdır.

İran-ABD ateşkesi bugün için barışa açılan sağlam bir kapıdan ziyade, her an kapanabilecek dar ve hassas bir geçiş alanı görünümündedir. Diplomasi canlılığını korusa da bu hareketlilik tek başına iyimserlik üretmek için yeterli değildir.

Özellikle ideolojik olarak daha sert bir çizgide duran ve başta parlamento ile medya alanında etkili olan Payidari Cephesi gibi radikal unsurların kamuoyu üzerindeki yönlendirici etkisi, yönetim açısından dikkatle idare edilmesi gereken bir iç faktör olmaya devam etmektedir.