Netanyahu’dan Abu Dabi’ye Sessiz Ziyaret ve Körfez’de İran-İsrail Rekabeti

Netanyahu’dan Abu Dabi’ye Sessiz Ziyaret ve Körfez’de İran-İsrail Rekabeti
Netanyahu’nun Abu Dabi ziyareti İsrail’in, mevcut savaşın ötesinde Körfez ülkeleriyle güvenlik iş birliğini sürdürme ve derinleştirme arayışını koruduğunu gösteriyor.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 27 Eylül Pazar sabahı özel bir uçakla Abu Dabi’ye giderek Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed bin Zayed ve aralarında Libyalı askerî lider Halife Hafter’in de bulunduğu çeşitli isimlerle görüştü. Ziyaret, İsrail basınına yansıyana kadar gizli kaldı. BAE’nin resmî haber ajansı WAM ise 24 saat sonra iki liderin “ikili ilişkileri ve iş birliğini güçlendirme yollarını” görüştüğünü bildiren tek cümlelik bir haber yayımladı. İsrail Başbakanlık Ofisi ise ziyaretin “ikili ilişkiler ve bölgesel meydan okumalar” üzerinde yoğunlaştığını açıkladı. Bu kısa ve özenle seçilmiş ifadeler, ziyaretin taşıdığı mesajı anlamak için görüşmenin içeriğinin yanı sıra tarafların kim olduğuna, ziyaretin zamanlamasına ve neden bu ölçüde gizli tutulduğuna da bakmayı gerekli kılıyor.

Ziyaretin ilk boyutu İsrail iç siyasetiyle ilgili. Haaretz’in Eylül başında yayımladığı ve New York Times’ın 25 Eylül’de yeniden gündeme getirdiği haberlere göre bin Zayed, Eylül 2023’ün sonunda Netanyahu’yu Hamas’ın büyük bir saldırı hazırlığında olduğu konusunda uyarmıştı. Netanyahu’nun ise birkaç gün sonra güvenlik yetkilileriyle yaptığı Gazze toplantısında bu uyarıya değinmediği iddia edildi. Associated Press ve Haaretz, Netanyahu’nun bin Zayed’den söz konusu haberi yalanlamasını istediğini aktarırken İsrail Başbakanlık Ofisi iddiaları “yalan haber” olarak reddetti. Bu çerçevede 27 Ekim’de yapılacak seçime yaklaşık bir ay kala gerçekleşen ziyaretin Netanyahu açısından iç politikadaki tartışmaların etkisini sınırlama amacı taşıdığı söylenebilir. Bununla birlikte ziyaretin gizliliği ve heyetin bileşimi, görüşmenin yalnızca İsrail iç siyasetiyle açıklanamayacağını gösteriyor.

Tam da burada ziyaretin İran açısından daha önemli olan ikinci boyutu ortaya çıkıyor. Sonradan açığa çıkan ziyarette Netanyahu’ya Mossad Başkanı, Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı ve askerî sekreterinin de eşlik etmesi, görüşmenin yalnızca iç politikaya ilişkin bir yalanlama talebiyle sınırlı olmadığını düşündürüyor. İsrail açıklamasında kullanılan “bölgesel meydan okumalar” ifadesi, ziyaretin zamanlaması dikkate alındığında ayrıca önem taşıyor. Görüşme, ABD-İran savaşının sürdüğü, Washington’un Temmuz ayında yeniden başlattığı deniz ablukasıyla İran’ın petrol ihracatı üzerindeki baskıyı artırdığı ve Trump’ın Tahran’ın yedi günlük ateşkes önerisini reddettiği bir dönemde gerçekleşti. Bu gelişmeler, İran meselesinin görüşmelerin bölgesel gündeminde önemli bir yer tutmuş olabileceğine işaret ediyor.

BAE’nin konumu da bu açıdan önem taşıyor. Coğrafi konumu ve enerji ihracatındaki ağırlığı nedeniyle Abu Dabi, savaşın Körfez’de oluşturduğu ekonomik ve güvenlik risklerinden doğrudan etkilenen aktörlerden biri. Bölgenin ham petrol ihracatı Eylül ayında savaş öncesi seviyelerine dönmüş olsa da ihracatın yaklaşık %40’ının Hürmüz Boğazı’nı devre dışı bırakan alternatif boru hatları, limanlar ve gemiden gemiye aktarma yöntemleriyle gerçekleştirilmesi, savaşın enerji güzergâhları üzerindeki etkisini ortaya koyuyor. BAE de bu süreçte enerji ihracatını Hürmüz Boğazı’ndaki gelişmelerden mümkün olduğunca bağımsızlaştıracak alternatif güzergâhların önemini artırdı.

Savaş öncesinde yaklaşık %17 düzeyinde kalan Hürmüz dışı petrol ihracatının savaş sırasında artmasında Habşan-Fuceyra boru hattı ve Fuceyra Limanı önemli bir rol üstlenmiştir. İran devlet televizyonundaki bazı yorumcular dahi BAE’nin küçük tankerler, eski gemiler ve römorkörlerden yararlanarak Tahran’ın Hürmüz üzerinden oluşturmaya çalıştığı baskının etkisini önemli ölçüde azalttığını kabul eden değerlendirmelerde bulunmuştur. Hatta bazı yorumcular bu küçük tankerlerin hedef alınmasını önermiştir.

Emirlikler aynı zamanda İran’a yönelik ablukanın finansal ve lojistik boyutunda da öne çıkmaktadır. BAE, 24 Eylül’de ABD yaptırımlarını gerekçe göstererek İran havayollarının seferlerini “bir sonraki duyuruya kadar” askıya almıştır. İran’ın gölge bankacılık ağıyla ilişkilendirilen bir Mısır bankasının Emirlikler’deki şubelerinin el değiştirmesi de Washington’un İran’ın finansal kanallarına yönelik baskısının BAE’ye uzanan boyutunu göstermektedir.

Dolayısıyla BAE, Hürmüz krizinin ABD ve İsrail üzerindeki baskısını azaltan adımlarıyla Washington ve Tel Aviv’in hareket alanını genişleten aktörlerden biri hâline gelmiştir. Bu tablo içinde Netanyahu’nun ziyaretinin Tahran açısından taşıdığı mesajlar üç başlık altında okunabilir:

  • Birincisi, İbrahim Anlaşmaları savaş koşullarına rağmen varlığını korumakta, İsrail ile Körfez arasındaki güvenlik temasları kamuoyundan uzak ve daha düşük profilli biçimlerde de olsa devam etmektedir.

  • İkincisi, İran’ın Hürmüz üzerinden oluşturmaya çalıştığı caydırıcı baskının etkisini azaltan BAE’nin aynı zamanda İsrail’in en üst düzey güvenlik yetkililerini ağırlaması, ziyaretin yalnızca Netanyahu’nun iç politikaya ilişkin bir yalanlama talebiyle açıklanmasını güçleştirmektedir.

  • Üçüncüsü, Tahran’ın Hürmüz’ü müzakere kozu olarak kullanmaya devam ettiği ve New York’taki diplomatik girişimlerinden sonuç alamadığı bir dönemde İsrail-BAE temasının bu düzeyde gerçekleşmesi, ziyaretin bölgesel güvenlik boyutunu daha önemli hâle getirmektedir.

İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın BM Genel Kurulu’nda “teslim olmayacağız” mesajı verdiği, Trump’ın yardımcılarına ara seçimlerden sonra bombardımana yeniden dönmeyi beklediğini söylediğinin aktarıldığı ve Amerikalı yetkililerin deniz ablukasını kaldırmaya niyetli olmadıklarını ifade ettikleri bir ortamda İsrail Başbakanı’nın Körfez’de bu düzeyde bir görüşme gerçekleştirmesi dikkat çekicidir. Ziyaretin iç politikaya ilişkin görünür gerekçesi ile gerçekleştiği bölgesel bağlam arasındaki fark, görüşmenin İran boyutunun göz ardı edilmemesi gerektiğini düşündürmektedir.

Bununla birlikte Emirliklerin tutumunu tek boyutlu değerlendirmek yanıltıcı olabilir. Abu Dabi’nin ziyareti bir gün boyunca doğrulamaması ve daha sonra yaptığı açıklamayı “ikili ilişkiler” vurgusuyla sınırlı tutması, İran karşıtı açık bir pozisyon almaktan kaçındığını gösteriyor. Emirlikler, 2019 sonrasında Tahran’la gerilimi azaltmaya yönelik bir politika izlerken Dubai de uzun süre İran ekonomisinin dış dünyayla bağlantı kurduğu başlıca merkezlerden biri oldu. Hürmüz krizi sırasında da Dubai’nin, yaptırımların ve savaş koşullarının İran üzerinde oluşturduğu kısıtlamaların aşılmasında kullanılabilecek kanallardan biri olmaya devam ettiği yönünde eleştiriler gündeme geldi.

Bu ihtiyatlı tutumun güvenlik boyutu da bulunuyor. Fuceyra’ya uzanan enerji altyapısı ile Hürmüz Boğazı’nın karşı kıyısındaki limanlar, İran’ın füze ve insansız hava araçlarıyla gerçekleştirebileceği saldırılara karşı kırılgan durumda. Bu nedenle Abu Dabi, İsrail’le geliştirdiği güvenlik ilişkilerini sürdürürken İran’ın olası misillemelerine doğrudan hedef olmaktan kaçınmaya çalışıyor. Netanyahu’nun ziyareti, İsrail’le güvenlik iş birliğinin önem kazandığını gösterse de Emirliklerin açık biçimde İran karşıtı bir cephede yer aldığı sonucuna varmak için mevcut veriler yeterli görünmüyor.

Tahran’ın ilk tepkisi de bu hassas denge üzerinde baskı kurmaya yönelikti. İran Dışişleri Bakanlığı’na atfedilen açıklamada, “Siyonist varlığın bölgedeki varlığının son derece tehlikeli sonuçlar doğuracağı” belirtilirken bölge hükümetlerinin kendi topraklarının “diğer ülkelerin istikrarını bozan eylemler için bir koridora dönüşmesine” izin vermemeleri gerektiği vurgulandı. Açıklama, doğrudan BAE’yi hedef alan açık bir tehditten ziyade, İsrail’le güvenlik iş birliğinin sınırlarına ilişkin bir uyarı niteliği taşıyordu.

Ziyaretten üç gün sonra yaşanan FlyDubai olayı ise bu gerilime yeni bir boyut ekledi. Dubai’den Tel Aviv’e giden Emirlik uçağında, İsrailli kaynaklara göre Umman vatandaşı olan yardımcı pilotun kaptanı bıçaklamasının ardından Trump, “duyduklarıma göre” ifadesini kullanarak olayın İran bağlantılı olabileceğini ileri sürdü ve bu bağlantının doğrulanması hâlinde “çok güçlü bir darbe” vurmakla tehdit etti. Press TV ise “bölgesel bir kaynağa” dayandırdığı haberinde tamamen farklı bir iddia ortaya attı: Olayın Netanyahu’nun Abu Dabi ziyareti sırasında planlanan bir “sahte bayrak” operasyonu ve amacının Trump’ı yeni bir savaşa sürüklemek olduğunu öne sürdü. Böylece henüz sorumluluğu ve bağlantıları açıklığa kavuşmamış bir olay, kısa sürede İran ile İsrail arasındaki karşılıklı suçlamaların parçası hâline geldi. İki anlatıyı da doğrulayacak yeterli kanıt henüz bulunmuyor ve olayla ilgili soruşturmayı BAE yürütüyor. Bununla birlikte her iki iddia da aynı bölgesel gerilimle bağlantılı. Netanyahu’nun Abu Dabi ziyareti, Tahran açısından İsrail ile Körfez ülkeleri arasındaki güvenlik iş birliğinin derinleştiğine dair yeni bir gösterge olarak değerlendirilebilir.

İran açısından temel mesele, buna nasıl karşılık verileceğidir. Emirliklere yönelik sert bir adım atılması, örneğin Fuceyra çıkışlı tankerlere saldırılması veya İran’a yakın grupların Emirlik hedeflerine yönelmesi, İsrail’in İran’ı bölgesel bir tehdit olarak tanımlayan söylemini güçlendirebilir. Böyle bir gelişme Körfez ülkelerini İsrail’le daha yakın güvenlik iş birliğine yöneltebilir ve Washington’a İran üzerindeki askerî baskıyı artırmak için yeni bir gerekçe sunabilir. Buna karşılık Tahran’ın karşılık vermemesi de İsrail ile Körfez ülkeleri arasındaki güvenlik koordinasyonunun daha fazla derinleşmesine imkân tanıyabilir. Aynı zamanda Hürmüz Boğazı üzerinden uygulanan İran baskısının etkisini azaltan alternatif enerji güzergâhlarının güçlenmesini kolaylaştırabilir. İran’ın bu iki risk arasında nasıl bir politika izleyeceği ise henüz netleşmiş değil.

Bu koşullarda Tahran’ın önündeki seçeneklerden biri, Emirlikleri İsrail’le daha yakın bir güvenlik hizalanmasına yönelmekten caydırmayı amaçlayan çift yönlü bir politika izlemektir –bir taraftan “koridor” uyarısında görüldüğü üzere caydırıcı bir dil kullanmak, diğer taraftan Abu Dabi’nin İran’la doğrudan çatışmaya girmek istememesinin sağladığı diplomatik alanı açık tutmak.

Böyle bir yaklaşım, İran’ın Körfez ülkeleri arasındaki farklılaşmalardan yararlanmaya dayanan geçmiş politikalarıyla da uyumludur. Ancak mevcut koşullarda bu politikanın karşısında, seçim sürecindeki Netanyahu yönetiminin güvenlik gündemi ile Washington’da İran’a yönelik askerî baskının yeniden artırılmasına ilişkin tartışmalar bulunmaktadır. Dolayısıyla Abu Dabi’nin İran ile İsrail arasında korumaya çalıştığı denge, yalnızca kendi tercihleriyle değil Washington ve Tel Aviv’in önümüzdeki dönemde atacağı adımlarla da şekillenecektir.

Bu tablo, önümüzdeki haftalarda izlenmesi gereken bir dizi göstergeyi öne çıkarıyor: BAE’nin Netanyahu ziyareti ve FlyDubai soruşturmasına ilişkin kamuoyu dili, Hürmüz ve Fuceyra çevresinde Emirlik bağlantılı gemileri etkileyebilecek gelişmeler, Tahran ile Abu Dabi arasında üst düzey diplomatik temasların gerçekleşip gerçekleşmeyeceği ve 27 Ekim seçimine giden süreçte İsrail-Körfez ilişkilerinin İsrail iç siyasetinde nasıl ele alınacağı. Bu göstergeler, ziyaretin kısa vadeli sonuçlarının yanı sıra daha geniş bölgesel etkilerinin anlaşılması açısından da önem taşıyacaktır. Netanyahu’nun Abu Dabi’den kamuoyuna açıklanmış kapsamlı bir anlaşmayla dönmemiş olması ziyaretin stratejik önemini tek başına azaltmıyor. Netanyahu’ya eşlik eden üst düzey güvenlik heyeti ve görüşmelerin daha geniş bölgesel bağlamı, ziyaretin yalnızca kısa vadeli bir iç politika meselesi üzerinden okunmasını güçleştiriyor.  Hürmüz krizinin seyri, ABD-İran savaşındaki gelişmeler ve ABD ile İsrail’deki siyasi takvim, bu temasların geleceğini belirleyecek başlıca unsurlar olacaktır. Netanyahu’nun Abu Dabi ziyareti ise İsrail’in, mevcut savaşın ötesinde Körfez ülkeleriyle güvenlik iş birliğini sürdürme ve derinleştirme arayışını koruduğunu gösteriyor.


Levent Kemal

Levent Kemal, danışmanlık hizmetleri sunan bir araştırmacı ve gazetecidir. Çalışmalarını iç savaşlar, silahlı çatışmalar, devlet dışı silahlı aktörler, uluslararası güvenlik ve diplomasi alanlarında sürdürmektedir. Gazetecilik kariyeri boyunca Irak, Suriye, Libya, Somali ve Afganistan'daki gelişmeleri sahada takip etmiş ve bu konularda kapsamlı araştırmalar yürütmüştür. Bu faaliyetleri sırasında resmi kurumlara danışmanlık hizmeti vermiştir.

Hâlen Selçuklu Uluslararası Stratejik Danışmanlık bünyesinde görev yapmakta, aynı zamanda bağımsız olarak güvenlik, enerji ve diplomasi alanlarında analiz ve danışmanlık hizmetleri sunmaktadır. Kemal, araştırma ve danışmanlık faaliyetlerinin yanı sıra gazetecilik çalışmalarını da sürdürmektedir.