İran basınında, İstiklal’de yaşanan menfur saldırı ile İran içerisinde yaşanan olaylar arasında paralellikler yaratmaya yönelik bir çaba olduğu görülmektedir.
İsrail-Lübnan Deniz Sınırı Anlaşması, bölge ülkelerinin atılgan enerji politikalarının yeni aşamasını başlatan bir trigger olmuştur.
İranlı analistlerin yazılarında ve söylemlerinde Türkiye’yi; NATO, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın yanında İran’ı bölmek isteyen bir “dış mihrak” olarak konumlandırdıkları görülmektedir.
İran ve Suudi Arabistan arasındaki köklü anlaşmazlıklar dikkate alındığında henüz olgunlaşmamış bu görüşmelerin büyük bir uzlaşıyla sonuçlanma ihtimali düşüktür.
Türkiye ulusal çıkarları gereği, Orta Doğu’nun iki önemli devleti olan Suudi Arabistan ve İran’a eşit mesafede yaklaşmaktadır.
Türkiye’nin sınıraşan sular üzerindeki baraj faaliyetlerini “kabul edilemez” olarak nitelendiren İran, ciddi ithamlar üzerinden Türkiye’ye yönelik bir kamuoyu algısı yaratmaya çalışmaktadır.
İran, Türkiye’nin son dönemdeki diplomatik hareketliliğini yakından takip ediyor. Özellikle Karabağ Savaşı’ndan beri Türkiye karşıtı söylemlerini artıran basın ve yetkililer, İsrail ile yakınlaşma, Kaşıkçı davası dosyasının Suudi Arabistan’a gönderilmesi
Yaptırımlar üzerindeki denetimler azalırken projeksiyonlarda İran ekonomisinin göstergelerinde iyileşmeler görülmüştür.
Göç meselesi oldukça hassas bir konu olup her bireyin hikâyesinin ve motivasyonunun kendine özel olduğu unutulmamalıdır.
Türkiye’nin Yeniden Asya Girişimi açısından bakıldığında İTİ Koridoru, Süveyş Kanalı’nın baypas edilmesiyle Türkiye’nin, Hint Okyanusu ve Güney Asya pazarlarına daha güvenli ve daha kısa bir şekilde erişimine imkân verecektir.
Astana Görüşmelerinin sonuç bildirgesinde; Fırat’ın doğusunda bulunan terör örgütlerinin varlığından ve eylemlerinden endişe duyulduğunun açıkça belirtilmesi, Türkiye’nin etkin diplomasisini göstermektedir.