İran Neden Geri Adım Atmıyor?

İran Neden Geri Adım Atmıyor?
Bir polis memuru, İran’ın Tahran kentinde nöbet tutuyor.
İran’ın yaklaşımı müzakere taktiğinden ziyade hayatta kalma ve caydırıcılık eksenli bir stratejik zorunluluktur.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

Nisan ayının ilk haftasında ilan edilen ateşkesin ardından ABD ile İran arasında başlayan diplomatik temaslar yapısal bir tıkanma ile karşı karşıya. Sahadaki gerilim düşük yoğunluklu devam ederken tarafların müzakere sürecindeki beklentileri farklılaşmaktadır. Washington, ateşkesi hızlı biçimde siyasi bir sonuca dönüştürmek ve özellikle Hürmüz Boğazı’ndaki krizi kontrol altına almak isterken Tahran süreci daha geniş bir bölgesel ve stratejik çerçeveyle ele almaktadır. İran, müzakerelere oldukça kapsamlı ve yüksek talepler içeren ön koşullarla katılmaktadır. 10 Mayıs’ta arabulucu Pakistan üzerinden ABD’ye ilettiği 14 maddelik öneri paketi ise Washington tarafından reddedilmiştir.

İran’ın talepleri

İran basını ve diplomatik kaynaklara yansıyan bilgilere göre Tahran’ın sunduğu çerçeve, klasik bir ateşkes metninin oldukça ötesine geçmektedir. İran’ın önerisinde öncelikli olarak bölge genelinde savaşın sona erdirilmesi, özellikle Lübnan cephesinde kalıcı ateşkesin sağlanması ve İsrail kaynaklı saldırı riskinin ortadan kaldırılması talep edilmektedir. Bunun yanında ABD’nin uyguladığı deniz ablukasının kaldırılması, yaptırımların gevşetilmesi, dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılması, savaş zararı ve kayıplar için tazminat ödenmesi ve İran’ın Hürmüz Boğaz üzerindeki egemenlik haklarının tanınması da temel şartlar arasında yer almaktadır.

Nükleer dosya konusunda ise İran, ABD’nin taleplerini büyük ölçüde reddeden bir yaklaşım benimsemiştir. İran basınına göre Tahran, nükleer altyapının sökülmesi, uranyum stoklarının tamamen teslim edilmesi veya zenginleştirme faaliyetlerinin uzun yıllar boyunca durdurulması gibi önerileri kabul etmemiştir. Bunun yerine İran, uranyumun bir kısmının seyreltilmesini, geri kalan kısmının ise üçüncü bir ülkeye geçici olarak devredilmesini, ancak olası bir anlaşma ihlali durumunda yeniden iade edilmesini önermiştir. Böylece İran, nükleer kapasitesini tamamen ortadan kaldıracak geri döndürülemez bir sürece girmemeye çalışmaktadır. İran’a göre nükleer kapasite, yalnızca bir enerji veya teknik mesele değil stratejik caydırıcılığın temel bileşenidir. Bu nedenle Tahran yönetimi müzakerelerin ilk aşamasında ekonomik ve güvenlik garantilerinin sağlanmasını, nükleer başlığın ise daha sonra ele alınması gerektiğini savunmaktadır.

ABD Başkanı Donald Trump ise 10 Mayıs’ta yaptığı açıklamada İran’ın ilettiği yanıtı sert ifadelerle reddetmiş, Tahran’ın “47 yıldır ABD’yle ve dünyayla oyun oynadığını” savunmuş, ardından önerileri “tamamen kabul edilemez” olarak nitelendirmiştir. Ertesi gün yaptığı açıklamada ateşkesin kırılgan olduğunu belirterek İran’ın yaklaşımını “aptalca” bulduğunu söylemiştir.

Donald Trump’ın bu sert tepkisi, taraflar arasındaki beklenti farkını daha görünür hâle getirmiştir. Nitekim ABD’nin önerisi, İran’ın en az 12 yıl boyunca uranyum zenginleştirme faaliyetlerini durdurmasını, %60 oranında zenginleştirilmiş yaklaşık 440 kilogram uranyum stokunu teslim etmesini ve nükleer silah geliştirmeyeceğini resmî olarak taahhüt etmesini içermektedir. Buna karşılık ABD, yaptırımların aşamalı biçimde kaldırılmasını, bazı dondurulmuş varlıkların serbest bırakılmasını ve deniz ablukasının sona erdirilmesini önermiştir.

Dolayısıyla iki taraf arasındaki mesafe yalnızca diplomatik üslup farkından değil, müzakere sürecine ve savaş sonrası dönemin nasıl şekilleneceğine dair beklentilerdeki derin ayrışmadan kaynaklanmaktadır.

Tahran’ın taleplerinin stratejik arka planı

İran’ın son önerisi ve ortaya koyduğu talepler, bazı gözlemciler tarafından “maksimalist” olarak tanımlansa da bu yaklaşım, müzakere taktiğinden ziyade Tahran yönetiminin mevcut durum algısına dayanan daha geniş bir stratejik çerçevenin sonucudur.

Öncelikle İran, mevcut çatışma ortamında tamamen zayıf bir aktör pozisyonunda olmadığını düşünmektedir. Tahran’a göre ABD, doğrudan ve geniş ölçekli bir savaşa girme isteği taşımamakta, bunun yerine ekonomik baskı ve sınırlı askerî operasyonlarla sonuç almaya çalışmaktadır. Bu çerçevede Tahran yönetimi, bu durumu kendi diplomatik ve stratejik manevra alanını genişleten bir unsur olarak değerlendirmekte ve pazarlık pozisyonunun güçlendiği kanaatini taşımaktadır.

İkinci olarak İran, Hürmüz Boğazı üzerindeki fiilî kontrolü ve nükleer kapasitesini rejim güvenliğinin temel unsurları olarak görmektedir. Bu iki unsur, İran’ın hem bölgesel caydırıcılığını hem de uluslararası pazarlık gücünü oluşturmaktadır. Bu nedenle İran, savaş tamamen sona ermeden bu kozlardan vazgeçmeyi stratejik bir risk olarak değerlendirmektedir. Özellikle nükleer altyapının sökülmesi yönündeki talepler, Tahran tarafından geri dönüşü olmayan bir zayıflama olarak algılanmaktadır.

Üçüncü olarak İran’ın yaklaşımı, geçmiş deneyimlerle doğrudan ilişkilidir. Özellikle daha önceki nükleer anlaşma sürecinin (KOEP sonrası gelişmeler dahil) çökmesi, Tahran’da “baskı-taviz” döngüsünün kalıcı bir istikrar üretmediği algısını güçlendirmiştir. Bu nedenle İranlı yetkililer, herhangi bir anlaşmanın yalnızca beyanlara veya siyasi taahhütlere dayanmaması gerektiğini, bunun yerine kurumsallaşmış, bağlayıcı ve geri döndürülmesi zor ekonomik ve güvenlik mekanizmalarıyla güvence altına alınması gerektiğini savunmaktadır.

Son olarak iç siyasal dinamikler de bu maksimalist çizgiyi güçlendirmektedir. İran’daki güvenlik elitleri ve sertlik yanlısı yapılar, erken ve kapsamlı tavizlerin rejim içi meşruiyeti zayıflatacağı görüşündedir. Bu nedenle dış baskı arttıkça, müzakere pozisyonunun yumuşaması yerine daha da sertleşmesi yönünde bir iç denge oluşmaktadır.

Tüm bu faktörler bir araya geldiğinde, İran’ın yaklaşımı müzakere taktiğinden ziyade hayatta kalma ve caydırıcılık eksenli bir stratejik zorunluluktur. Bu nedenle mevcut kriz, taraflar arasında teknik bir anlaşmazlığın ötesinde birbirinin stratejik varsayımlarını reddeden iki farklı yaklaşımın çatışması haline gelmiş durumdadır.

Washington açısından mevcut sürecin başarıyla sonuçlanması, İran’ın nükleer ve bölgesel kapasitesinin ciddi biçimde sınırlandırılması ve Tahran’ın stratejik davranış biçiminin değiştirilmesi anlamına gelmektedir. Tahran açısından öncelikli mesele ise rejimin ayakta kalması, caydırıcılık kapasitesinin onarılması ve ABD’nin temel hedeflerinin başarısızlığa uğratılmasıdır. Dolayısıyla taraflardan birinin “çözüm” olarak gördüğü unsur, diğer taraf açısından doğrudan stratejik geri çekilme anlamına gelebilmektedir.

Bu stratejik uyumsuzluk giderilmediği sürece mevcut ateşkes ve müzakerelerin kalıcı bir siyasi çözüme dönüşmesi zor görünmektedir. Düşük yoğunluklu gerilimlerin, kırılgan diplomatik temasların ve dönemsel tırmanmaların iç içe geçtiği bir istikrarsızlık dönemine girileceği daha olası bir senaryo olarak görülmektedir.