28 Şubat’ta İran’da rejim değişikliği ve halk hareketi yaratma hedefiyle askerî harekâta başlayan ABD, aynı noktaya bu kez ekonomik baskı stratejisiyle dönmüştür. Yöntem değişmiş, ancak varılan nokta değişmemiştir.
ABD’nin İran Stratejisindeki Çıkmaz Döngüsü
ABD’nin 28 Şubat’ta İsrail ile İran’a karşı başlattığı askerî harekât ciddi bir stratejik muğlaklık yaratmıştır. Bu muğlaklığın kaynağı harekâtın kendisinden ziyade harekât öncesinde ABD’nin İran’a yönelik temel hedefinin ne olduğu, askerî araçlar yoluyla hangi siyasal kazanımın elde edilmesinin öngörüldüğü ve bu kazanıma hangi strateji üzerinden ulaşılacağı sorularının cevapsız kalmasıdır. Amaç, araç ve yöntem arasındaki ilişkinin netleşmediği koşullarda başlatılan harekât, daha ilk aşamada kendi stratejik belirsizliğini de beraberinde taşımaktaydı. Zira harekâtın hangi siyasal nihai duruma ulaşmayı amaçladığı, hangi kazanımın yeterli sayılacağı ve savaşın hangi koşullarda sonlandırılacağı tanımlanmış değildi. Nihai durumun tanımsız kaldığı bir planlama çerçevesinde ise askerî başarıların siyasal kazanıma tahvil edilmesi büyük ölçüde imkânsız hâle gelmektedir.
Buna rağmen harekât başlatılmış ve kısa süre içerisinde ABD’nin bu savaşa İsrail tarafından sunulan stratejik ve istihbarî değerlendirmeler ile analizlerin etkisiyle ikna edildiği, sürecin doğrudan İsrail’in stratejik hedef tanımlamalarının bir parçası olduğu anlaşılmıştır. İsrail, savaşta hızlı ve kesin sonuç alınabileceği varsayımına dayanan bir strateji benimsemiş, bu tercihte kendi istihbarat değerlendirmeleri belirleyici rol oynamıştır. Söz konusu değerlendirmeler birbirine bağlı bir varsayım zinciri üzerine kurulmuştur: Dönemin Devrim Rehberi Ali Hamenei’nin öldürülmesi İran’da ciddi bir istikrarsızlık yaratacak, bu istikrarsızlık kitlesel hareketleri tetikleyecek, kitlesel hareketler rejim değişikliğinin önünü açacak ve başta Kürtler olmak üzere etnik gruplar ayaklanma amacıyla harekete geçecekti. ABD’nin başlangıçtaki savaş stratejisi de büyük ölçüde bu varsayım zinciri üzerine kurulmuştur. Zincirin temel kırılganlığı, her aşamanın bir öncekinin gerçekleşmesine bağlı olması ve bu nedenle hata payının süreç boyunca giderek büyümesidir. Bu çerçevede ABD’nin İsrail tarafından sunulan istihbarat değerlendirmelerini ve hedef tanımlamalarını büyük ölçüde benimsemesi, savaşın başlangıçtaki amaç ve önceliklerinin belirlenmesinde İsrail’in etkisini artırmıştır.
Nitekim Hamenei’nin ve üst düzey isimlerin öldürülmesine rağmen devlet yapısında beklenen kırılma yaşanmamış, toplumsal kaos veya geniş çaplı etnik ayaklanma ortaya çıkmamıştır. Kurumsallaşmış güvenlik yapılarına sahip rejimlerde liderliğe yönelik dekapitasyon stratejisinin çözülme yerine ikame mekanizmalarını devreye soktuğu yönündeki bulgular bu örnekte de doğrulanmıştır. Bunun sonucunda ABD, İsrail tarafından saha gerçeklikleriyle örtüşmeyen stratejik hedeflere yönlendirildiğini ve yanıltıldığını fark etmiş, ardından İran’a yönelik stratejisini kendi değerlendirmeleri doğrultusunda revize etmeye yönelmiştir. Bu revizyonla birlikte Hürmüz Boğazı’ndaki statükonun savaş öncesi koşullara döndürülmesi önceliklerin başında yer alırken İran’da rejim değişikliği veya etnik ayaklanma yaratılması hedefleri neredeyse tamamen geri plana itilmiştir. Bu değişim, ölçülemez ve azami nitelikli bir hedeften sınırlı, ölçülebilir ve müzakereye açık bir hedefe geçiş anlamına gelmiştir. Hürmüz hedefi, statüko referanslı olması dolayısıyla hem gözlemlenebilir hem de karşı tarafın davranış değişikliğiyle doğrudan ilişkilendirilebilir bir niteliğe sahipken rejim değişikliği, ne zaman, hangi koşullarda ve hangi yöntemle gerçekleşeceği belirlenemeyen bir hedef olarak konumlandırılmıştır.
Ateşkes sonrası dönem
Bu amaçla Nisan ayında, ateşkesten kısa bir süre önce, ABD’nin İran’ın güney kıyılarına ve adalarına yönelik bir çıkarma harekâtı icra etmesi gündeme gelmiş, fakat bu harekât gerçekleşmemiş, iki ülke arasında ateşkese varılarak Haziran ayında imzalanacak İslamabad Mutabakatı’na giden süreç başlamıştır. Haziran ayı mutabakatın uygulanabilirliği ve karşılıklı beklentiler eksenindeki tartışmalarla geçirilirken temmuz ayında ABD, Hürmüz krizinin çözümlenmesi bağlamında yeniden sert güç stratejisine yönelerek İran’ın güney kıyılarına dönük bir hava saldırısı süreci başlatmıştır. Bu sürecin ardından, tıpkı nisan ayında olduğu gibi çıkarma harekâtı olasılığı veya enerji ve sivil altyapıyı hedef alacak kapsamlı bir hava saldırısı konseptinin uygulanması gündeme gelmiş ancak bu seçenekler yine hayata geçirilmemiştir. Aynı eşiğe iki kez gelinip iki kez geri dönülmesi, tesadüfi bir tereddütten çok, eldeki askerî araçların tanımlanan hedefe ulaşma kapasitesindeki yapısal sınırlılığa işaret etmektedir. Nitekim amfibi harekât, müşterek harekât türleri içerisinde en yüksek risk ve hazırlık maliyetini gerektiren seçeneklerden biri olup kıyı savunma sistemlerinin ve asimetrik deniz unsurlarının yoğunlaştığı bir coğrafyada bu maliyet daha da artmaktadır.
ABD’nin güney kıyılarına yönelik saldırılarının İran’ın Körfez’deki ABD varlığını hedef almasıyla karşılıklılık kazanması, ortaya adeta bir “uzun savaş” görünümü çıkarmıştır. Bu evrede çatışmanın niteliği de dönüşmüş, kesin sonuç arayışının yerini karşılıklı ve sınırlı vuruşlarla süreklilik kazanan bir yıpratma düzeni almıştır. Bu görünüm, ağustos ayının sonunda ABD’nin İran’a yönelik daha ağır bir ekonomik baskı stratejisini uygulamaya koymasıyla birlikte “uzatılmış savaş” hâlini almaya başlamıştır. ABD, bu yeni stratejisi kapsamında ekonomik baskı ile hava saldırılarını eş zamanlı olarak işleten bileşik bir konsept ortaya koymuştur. Ekonomik baskıyı en önemli araçlardan biri olarak işlevselleştiren bu stratejinin hedefi ise ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ve Trump tarafından farklı biçimlerde açıkça ifade edilmiştir. Bessent yeni aşamayı “oyunun sonu” olarak nitelendirmiş, rejimi ayakta tutan ekonomik kaynakların kesilmesinin amaçlandığını, rejimin içeriden değişeceğini ve halkın ayağa kalkacağını belirtmiştir. Trump ise uygulanan ekonomik baskı sonucunda İran halkının devlet aleyhine harekete geçeceğini öne sürerek “Rejim giderek zayıflıyor. Halk buna katlanmayacak” değerlendirmesinde bulunmuştur. Bu yaklaşım, topluma maliyet yükleyerek yönetime karşı siyasal tepki üretmeyi amaçlayan cezalandırma stratejilerinin ekonomik bir varyantı niteliğindedir ve ilgili literatürde bu tür stratejilerin beklenen siyasal sonucu üretme oranı düşüktür.
Bu tablo, ABD’nin İran karşısında stratejik bir çıkmaz döngüsü yaşadığını ortaya koymaktadır. 28 Şubat’ta İran’da rejim değişikliği ve halk hareketi yaratma hedefiyle askerî harekâta başlayan ABD, aynı noktaya bu kez ekonomik baskı stratejisiyle dönmüştür. Yöntem değişmiş, ancak varılan nokta değişmemiştir. Döngüselliğin kaynağı, hedef ile strateji arasındaki uyumsuzluğun her defasında araç değişikliğiyle giderilmeye çalışılması, buna karşılık hedefin gerçekçiliğinin sorgulanmamasıdır. Başka bir ifadeyle öğrenme araç düzeyinde kalmakta, amaç düzeyine ulaşmamaktadır.
Bu döngüyü kırabilecek unsurlar, İran’ın söz konusu uzatılmış savaş stratejisi karşısında gösterebileceği direnç ile ABD’nin İran’ın sivil ve enerji altyapısına yönelik kapsamlı bir hava saldırısı başlatması veya güney kıyılarında amfibi bir harekâta girişmesidir. Ancak bu iki askerî seçenek de etkinlikleri ve maliyetleri bakımından son derece belirsiz, riskli ve güç seçeneklerdir. Dolayısıyla döngüyü kıracak gelişmeler, İran’ın direnç kapasitesi ile ABD’nin yeni ve daha yoğun askerî harekâtların risklerini ve potansiyel maliyetlerini göze alma ve bunlara katlanma düzeyi arasındaki etkileşim tarafından belirlenecektir.