Laricani’nin Riyad Ziyaretinin Şifreleri

Laricani’nin Riyad Ziyaretinin Şifreleri
Laricani’nin Riyad ziyareti, İran-Suudi Arabistan ilişkilerinin ileriye taşınması açısından önemli bir adım olmakla birlikte ikili ilişkilerdeki yapısal engeller varlığını sürdürmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

İran Milli Güvenlik Yüksek Konseyi (MGYK) Genel Sekreteri Ali Laricani, 16 Eylül 2025’te Suudi Arabistan’a resmî bir ziyaret gerçekleştirdi. Laricani’ye bu ziyarette MGYK Dış Politikadan Sorumlu Başkan Yardımcısı Ali Bakıri Keni ile Dışişleri Bakanlığı Basra Körfezi’nden Sorumlu Bakan Yardımcısı Muhammed Ali Bek de eşlik etti.

Laricani Riyad’daki temasları kapsamında, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Savunma Bakanı Halid bin Selman ile ayrı ayrı görüşmeler yaptı. Suudi resmî haber ajansı SPA, Veliaht Prens ile Laricani arasındaki görüşmede “iki ülke arasındaki ilişkilerin ve bölgesel gelişmelerin ele alındığını” duyurdu.

Ziyaretin ardından açıklama yapan Laricani, görüşmelerde “bölgesel güvenlik meseleleri, İslam dünyasının karşı karşıya bulunduğu stratejik sorunlar, ikili ekonomik ilişkiler ve savunma alanındaki işbirliği” konularının masaya yatırıldığını belirtti. Laricani, özellikle ticarette yaşanan sorunların çözümü, ortak yatırım alanlarının oluşturulması ve savunma işbirliğine yönelik düzenli mekanizmaların kurulması üzerinde durulduğunu da açıkladı. Ayrıca bu çerçevede yürütülecek çalışmaların ilerleyen dönemde “uzman ekipler” aracılığıyla sürdürüleceğini vurguladı.

Ziyaretin Stratejik Boyutları

Laricani’nin Riyad ziyareti hem ikili ilişkilerin derinleşmesi hem de bölgesel güvenlik dinamiklerinin yeniden şekillenmesi açısından kritik bir dönemde gerçekleşmiştir. Öncelikle bu ziyaret, Halid bin Selman’ın Nisan 2025’te Tahran’da yaptığı temasların bir devamı niteliğinde olup iki ülke arasındaki diplomatik ivmenin sürdürülmesi bakımından önemli bir adım olarak değerlendirilmektedir. İran ile Suudi Arabistan, yedi yıllık diplomatik kopukluğun ardından Mart 2023’te Çin’in arabuluculuğunda ilişkilerini yeniden tesis etmişti. Bu bağlamda Laricani’nin Riyad ziyareti, ikili ilişkilerde süregelen normalleşme sürecini ileriye taşıma iradesinin bir göstergesi olarak öne çıkmaktadır.

Bölgesel gelişmeler açısından ise ziyaretin zamanlaması dikkat çekicidir. Laricani’nin Riyad temasları, İsrail’in 9 Eylül’de Doha’ya saldırı düzenlemesinin ardından 15 Eylül’de bu kentte gerçekleştirilen İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Arap Birliği Ortak Olağanüstü Zirvesi’nin hemen ertesine denk gelmiştir. Bu durum, görüşmelerin yalnızca ikili ilişkilerle sınırlı kalmayıp daha geniş bir bölgesel güvenlik perspektifi içerdiğini göstermektedir. Laricani’nin İsrail’i işaret ederek bölgede “maceracı bir unsurun” istikrarı tehdit ettiği ve Arap ülkelerinin stratejik yaklaşımlarında ortak bir tutumun giderek belirginleştiği yönündeki değerlendirmesi, Tahran’ın İsrail saldırganlığının yarattığı atmosferi Riyad ile ilişkilerini ileri düzeye taşımak için bir fırsat olarak gördüğünü ortaya koymaktadır.

Bu çerçevede Laricani’nin Riyad ziyareti hem İran-Suudi Arabistan ikili ilişkilerinin gelişimi hem de bölgesel güvenlik mimarisinin yeniden şekillenmesi bakımından önemli bir kilometre taşı olarak değerlendirilebilir.

Lübnan ve Hizbullah Dosyası

Ali Laricani’nin Riyad ziyareti, İran basınında özellikle Lübnan ve Hizbullah eksenindeki gelişmeler bağlamında öne çıkarılmıştır. İran’ın uzun süredir İsrail’e karşı caydırıcılığının temel unsuru olarak gördüğü Hizbullah, Tahran’ın bölgesel güvenlik stratejisinde kritik bir konuma sahiptir. Buna karşılık Suudi Arabistan, özellikle 2005’ten itibaren Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yönelik uluslararası girişimleri destekleyerek İran’ın bölgesel nüfuzunu sınırlamaya çalışmıştır.

Tahran’a göre, İsrail’in Gazze ve Katar’a yönelik son saldırıları, Suudi Arabistan’ın geleneksel dış politika çizgisini gözden geçirmesi için bir fırsat yaratmış ve İran’ın “İsrail’in bölgesel istikrar için temel tehdit olduğu” argümanını güçlendirmiştir. Bu bakış açısına göre, Suriye’de yaşananlar ve Katar’a yönelik saldırılar, direniş aktörleri zayıflatıldığında İsrail’in saldırılarını genişletme eğiliminde olduğunu göstermektedir. Bu nedenle Tahran’ın perspektifinden Hizbullah’ın varlığı hem Lübnan’daki güç dengelerini korumak hem de İsrail’in yayılmacı politikalarına karşı bölgesel caydırıcılığı sürdürmek açısından hayati önem taşımaktadır.

Bu bağlamda Laricani’nin diplomatik misyonunun önemli boyutlarından birinin, Suudi Arabistan’ı Hizbullah’ın zayıflatılmasının yalnızca Lübnan’ın değil, doğrudan Riyad’ın güvenliği açısından da olumsuz sonuçlar doğuracağı konusunda ikna etmek olduğu söylenebilir. Nitekim İsrailli yetkililerin sıkça dile getirdiği “Nil’den Fırat’a” söylemi, Suudi topraklarının bir kısmını da kapsayacak şekilde yorumlanmaktadır.

Tahran’ın değerlendirmelerine göre bu gelişmeler, Arap başkentlerinde İsrail politikalarına karşı belirgin bir rahatsızlık yaratmış ve İran’ın Lübnan ile Hizbullah konusunda Suudi Arabistan’ı ikna etme kapasitesini artırmıştır. Dolayısıyla İran, Riyad’ı Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunda ABD-İsrail çizgisinden uzaklaştırmayı ve bu alanda daha esnek bir tutum benimsemeye yönlendirmeyi hedeflemektedir.

İran, İsrail saldırıları sonucunda önemli kayıplar vermesine rağmen Hizbullah’ın varlığını sürdürmesini hem “direniş ekseni” hem de İsrail’e yönelik caydırıcılık kapasitesi bakımından kritik önemde görmektedir. Dahası Tahran, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasının domino etkisi yaratarak Irak’taki müttefik grupları da olumsuz etkileyebileceğini düşünmektedir. Ayrıca İranlı siyasi elitler, gelecekte İsrail ile daha kapsamlı bir çatışma yaşama riskini göz önünde bulundurarak, tüm direniş ekseni unsurlarının bu senaryoda kritik rol oynayacağını değerlendirmektedir. Direniş ekseni stratejisine alternatif geliştiremediği mevcut koşullarda Tahran, bu ağın bileşenlerinden vazgeçmeye hazır değildir.

Sonuç

Laricani’nin Riyad ziyareti, İran-Suudi Arabistan ilişkilerinin ileriye taşınması açısından önemli bir adım olmakla birlikte, ikili ilişkilerdeki yapısal engeller varlığını sürdürmektedir. İsrail’in Gazze ve Katar’a yönelik saldırılarının yarattığı şok etkisi, Riyad’ın Tahran ile daha yakın temas kurmasını kolaylaştırsa da Suudi Arabistan’ın Washington ile kurumsallaşmış güvenlik bağları ve İran ile Riyad arasındaki derin güvensizlik, ilişkilerde kapsamlı bir dönüşümü sınırlamaktadır.

Önümüzdeki dönemde İran-Suudi Arabistan yakınlaşması; Lübnan’da Hizbullah dosyası, Yemen krizine yönelik yaklaşımlar ve olası bir İran-İsrail çatışmasına Riyad’ın vereceği tepki gibi kritik alanlarda test edilecektir. Bu çerçevede, iki ülke arasında sınırlı işbirliği mekanizmalarının kurulması muhtemel görünse de ilişkilerde derin ve kalıcı bir stratejik dönüşümün kısa vadede gerçekleşmesi beklenmemektedir.