İran’ın silahlı Kürt örgütlere yönelik devam eden saldırıları, anlık bir tepki olmaktan ziyade uzun süredir biriken bir stratejik dönüşümün sahadaki karşılığıdır.
İran-ABD ateşkesi bugün için barışa açılan sağlam bir kapıdan ziyade, her an kapanabilecek dar ve hassas bir geçiş alanı görünümündedir. Diplomasi canlılığını korusa da bu hareketlilik tek başına iyimserlik üretmek için yeterli değildir.
Özellikle ideolojik olarak daha sert bir çizgide duran ve başta parlamento ile medya alanında etkili olan Payidari Cephesi gibi radikal unsurların kamuoyu üzerindeki yönlendirici etkisi, yönetim açısından dikkatle idare edilmesi gereken bir iç faktör olmaya devam etmektedir.
Atama, dışarıdan gelen bir komutanın teşkilatın başına getirilmesi, rejim değişikliği beklentisinin kurumsal düzeyde sürdürülmesi ve İran dosyasının Başbakanlık Ofisi’nin doğrudan yönetimine geçmesi gibi unsurları bir arada barındırmaktadır.
Ateşkesi meşrulaştırmaya dönük baskın bir söylem mevcut olsa da özellikle ideolojik olarak daha sert çizgide konumlanan aktörlerin eleştirel yaklaşımları da devam etmektedir.
Geriye dönüp bakıldığında, askerî üstünlüğe sahip olan ABD ve İsrail’in bu savaşın mutlak bir galibi olduğunu söylemek güçtür.
Yüz binlerce Lübnanlının güneyden göç etmek zorunda kalması ve sınır yerleşimlerinin sistematik biçimde ortadan kaldırılması gerek askerî gerekse demografik sonuçlar doğuran bir sürece işaret etmektedir.
İran’da yeni dini liderin Mücteba Hamaney seçilmesiyle birlikte yeni bir dönem başladı. Atacağı adımlar onun liderliğinin “şekli” mi yoksa “gerçek” mi olduğunu gösterecek.
İsrail’in 2026 başından itibaren takındığı tutum “sessizlikten” çok, bilinçli biçimde sürdürülen çok katmanlı bir belirsizlik stratejisi görüntüsü vermektedir.
Mevcut tablo, ABD’ye askeri müdahalenin yüksek risk taşıdığını ve yalnızca baskı ile tehdidin İran’ı teslimiyete zorlamayacağını göstermektedir. İran açısından ise bu tablo, sürecin Trump’ın öngörülemezliği etrafında şekillendiğine işaret eden stratejik b