İran-ABD ateşkesi bugün için barışa açılan sağlam bir kapıdan ziyade, her an kapanabilecek dar ve hassas bir geçiş alanı görünümündedir. Diplomasi canlılığını korusa da bu hareketlilik tek başına iyimserlik üretmek için yeterli değildir.
Ne Savaş Ne Barış: ABD-İran Ateşkesinin Kırılgan Geleceği
8 Nisan’da ilan edilen İran-ABD ateşkesi, ilk bakışta 40 gün süren sıcak çatışmanın sona erdiği kritik bir eşik olarak algılansa da ateşkesin ardından yaşanan gelişmeler kalıcı bir barış sürecinden çok hassas bir ara döneme işaret etmektedir. 11-12 Nisan’da İslamabad’da yapılan görüşmeler, arabulucular üzerinden yürütülen mekik diplomasisi ve karşılıklı iletilen tekliflere rağmen tarafların henüz ortak bir zeminde buluşamadığını göstermektedir. Nitekim Donald Trump’ın 29 Nisan’da İran’ın sunduğu öneriyi reddettiğini açıklaması, tarafların belirsiz bir pazarlık sürecinde kalmaya devam ettiğini daha açık biçimde ortaya koymuştur.
Bu tablo, “Mevcut ateşkes sürdürülebilir bir statükoya dönüşebilir mi?” sorusunu daha da önemli hâle getirmiştir. Zira ABD, 12 günlük çatışmayla yaklaşık yarım asırdır doğrudan savaştan kaçınma üzerine kurulu dengeyi bozmuş ve bu yolla öngörülmesi daha güç bir dönemin kapısını aralamıştır. Ancak ne 2025’teki çatışma ne de son 40 günlük savaş, taraflar arasında yeni ve istikrarlı bir denge ortaya çıkarmıştır. Her iki süreç de caydırıcılık, pazarlık gücü ve bölgesel güvenlik mimarisi bakımından daha belirsiz bir tablo üretmiştir. Gelinen noktada taraflar eski statükoya dönememekte, buna karşılık yeni bir statükoyu da kuramamaktadır. Bu nedenle mevcut durum, “ne savaş ne barış” şeklinde askıda kalan ve her an yeniden tırmanma ihtimali barındıran hassas bir ara zemine işaret etmektedir.
Bugün ortaya çıkan “ne savaş ne barış” durumu, her iki taraf açısından da uzun vadede sürdürülebilir bir zemin sunmamaktadır. ABD bakımından temel mesele, Hürmüz Boğazı’nın statüsünün kalıcı bir çıkmaza dönüşme ihtimalidir. İran’ın savaş sırasında ve sonrasında Hürmüz Boğazı üzerindeki denetim kapasitesiyle hem bölgesel hem de küresel ölçekte baskı üretebilmesi, Washington açısından kabul edilebilir bir tablo değildir. Zira böyle bir durum, İran’ın yalnızca askerî alanda değil, küresel enerji piyasaları ve bölgesel ticaret hatları üzerinden de maliyet üretebilen bir aktör olarak konumunu daha da güçlendirmesi anlamına gelmektedir.
İran açısından temel sorun ise askerî müdahalenin her an yeniden başlayabileceği bir belirsizlik ortamının varlığıdır. Tahran, nükleer altyapısının, askerî kapasitesinin ve ekonomik damarlarının sürekli hedef alınabilir olduğu bir zemini sürdürülebilir bir güvenlik düzeni olarak değerlendiremez. Bu nedenle mevcut ateşkes, tarafların üzerinde uzlaştığı yeni ve istikrarlı bir dengeyi yansıtmamaktadır. Aksine bu durum, her iki tarafın da şimdilik katlandığı hassas bir bekleme hâline işaret etmektedir.
Sıcak çatışmanın durmuş olması önemli olmakla birlikte, bunun kısa vadede kapsamlı ve bağlayıcı bir anlaşmaya dönüşme ihtimali zayıf görünmektedir. Zira masada Hürmüz Boğazı’nın statüsü, İran’a yönelik abluka, nükleer program, yaptırımlar, bölgesel politikalar ve askerî saldırıların tekrar etmeyeceğine dair güvence arayışı gibi birbiriyle bağlantılı çok sayıda başlık bulunmaktadır. Sorun yalnızca bu başlıkların çokluğu değildir. Tarafların her bir dosyadaki başlangıç pozisyonlarının ve kırmızı çizgilerinin birbirinden oldukça uzak olmasıdır. Daha önemlisi, ABD ve İran’ın en fazla esneklik gösterebileceği alanlarda bile ortak bir zemin üretmesi kolay görünmemektedir. Bu nedenle müzakere süreci, teknik başlıklarda aşamalı ilerleyen bir normalleşmeden ziyade, tarafların birbirine hâlâ mesafeli durduğu sert bir pazarlık alanı olarak şekillenmektedir.
Üstelik taraflar ateşkesi karşılıklı taviz üretmeye imkân tanıyan bir diplomasi zemininden ziyade, baskıyı sürdürmenin bir aracı olarak kullanmaktadır. ABD, 40 günlük sıcak savaş boyunca İran’dan elde edemediği sonuçları bu kez askerî baskının yanında ekonomik araçlarla sağlamaya çalışmaktadır. Bu çerçevede abluka, savaş sonrasında da ABD’nin İran üzerindeki baskısını devam ettirme iradesinin en somut göstergelerinden biri hâline gelmektedir. İran ise sıcak çatışma sona ermiş olsa da Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisini sürdürerek, kendisine yönelen ablukaya karşı krizin maliyetini karşı tarafa da yansıtabilecek kapasiteyi koruduğunu göstermeye çalışmaktadır.
ABD’nin baskıya dayalı diplomasi stratejisinin İran’ı kısa vadede geri adım atmaya zorlayacağını varsaymak gerçekçi değildir. Elbette abluka ve yaptırımlar İran ekonomisi üzerinde ciddi maliyetler yaratacaktır. Enerji ihracatından elde edilen gelirlerin azalması, dış ticaret kanallarının daralması, finansal hareket alanının sınırlanması ve toplumsal refah üzerindeki baskının artması Tahran açısından önemli sonuçlar doğuracaktır. Ancak ekonomik maliyetin kendiliğinden stratejik tavize dönüşeceğini düşünmek, hem geçmiş deneyimleri göz ardı etmek hem de İran’ın yıllar içinde geliştirdiği direnç ve uyum mekanizmalarını küçümsemek anlamına gelmektedir.
Bunun ilk nedeni, ablukaların mutlak değil geçişken bir yapı taşımasıdır. Nitekim ablukanın ilan edilmesinden sonra İran’ın belirli sayıda gemiyi bu baskı hattının dışına çıkarabildiği ya da ablukayı aşarak sevkiyat yapabildiği rapor edilmiştir. Bu durum, ablukanın İran üzerindeki etkisini ortadan kaldırmasa da baskının tam anlamıyla kapalı bir kuşatma niteliği taşımadığını göstermektedir.
İkinci neden ise İran’ın uzun süredir yaptırımlar altında işleyen bir devlet kapasitesi geliştirmiş olmasıdır. Bu durum, yaptırımların etkisiz olduğu anlamına gelmez. Aksine İran ekonomisi, yıllardır süren yaptırımlar nedeniyle ciddi biçimde yıpranmıştır. Ancak yaptırım ve abluka koşulları, Tahran açısından istisnai bir kriz olmaktan çıkarak neredeyse olağan bir yönetim ortamına dönüşmüştür. İran devleti bu baskı altında bütçe önceliklerini yeniden düzenlemeyi, stratejik sektörleri ayakta tutmayı, kayıt dışı ya da yarı resmî ekonomik kanallar oluşturmayı ve toplumsal maliyeti yönetmeyi öğrenmiştir. Bu nedenle bugünkü abluka, İran açısından bütünüyle yeni bir şoktan ziyade uzun süredir alışık olduğu baskı düzeninin daha sert ve yoğun bir biçimi olarak değerlendirilmelidir.
Üçüncü ve belki de en kritik neden, İran’ın baskı altında temel refleksinin çoğu zaman geri adım atmak değil karşı tarafa maliyet yüklemek olmasıdır. Özellikle yeni karar alıcı elitlerin tırmandırma eşiğinin Ali Hamenei dönemindeki ihtiyatlı denge siyasetinden daha yüksek olabileceği dikkate alındığında, abluka derinleştikçe İran’ın doğrudan taviz vermesinden ziyade bölgesel ve küresel ölçekte kriz üretmeye yönelmesi daha olasıdır. Bu maliyet üretimi yalnızca doğrudan askerî karşılıklarla sınırlı kalmayabilir. Enerji güvenliği, deniz ticaret yolları, Körfez’deki kritik altyapılar, vekil aktörler üzerinden yürütülecek saldırılar ve siber operasyonlar aracılığıyla çok katmanlı bir baskı alanı oluşturulabilir. Böylece Tahran, kendisine uygulanan ekonomik kuşatmanın bedelini yalnızca İran’ın değil, bölgenin ve küresel piyasaların da ödeyebileceğini göstermeye çalışacaktır.
Son olarak, abluka ve yaptırımlar kısa vadede hızlı sonuç üreten dış politika araçları değildir. Bu tür baskı mekanizmalarının etkisi çoğu zaman orta ve uzun vadede ortaya çıkar. Ekonomik daralma, gelir kaybı ve toplumsal yıpranma zaman içinde birikir. Ancak bu birikimin ne zaman ve hangi koşullarda siyasi tavize dönüşeceği belirsizdir. Üstelik baskının uzaması, hedef ülkeyi her zaman daha uzlaşmacı hâle getirmez. Bazı durumlarda karar alıcı elitlerin tehdit algısını güçlendirerek daha sert, daha kapalı ve daha riskli seçeneklere yönelmesine de yol açabilir. Bu nedenle ABD’nin abluka üzerinden kısa sürede stratejik sonuç alacağı varsayımı, İran’ın hem yaptırımlara uyum kapasitesini hem de baskı altında maliyet yükseltme refleksini yeterince hesaba katmamaktadır.
Tüm bu unsurlar dikkate alındığında önümüzdeki döneme ilişkin iki temel ihtimal öne çıkmaktadır. İlk senaryo, tarafların sınırlı bir teknik uzlaşıya varmasıdır. Bu, kapsamlı bir normalleşme anlamına gelmez, ancak nükleer dosyada bazı denetim düzenlemeleri, ablukanın kısmen hafifletilmesi, Hürmüz Boğazı’nın statüsüne ilişkin geçici bir çerçeve ve askerî saldırıların yeniden başlamamasına dair güvenceler içerebilir. İkinci senaryo ise ateşkesin bozulması ve tarafların yeniden tırmanma sürecine girmesidir. Zira 40 günlük sıcak çatışma ve onu izleyen yaklaşık bir aylık baskı diplomasisi, temel anlaşmazlıkları çözebilmiş değildir. Bu durumda taraflar, müzakere masasında kuramadıkları dengeyi yeniden askerî güç ve karşılıklı maliyet üretimi üzerinden oluşturmaya çalışabilir.
Sonuç olarak, İran-ABD ateşkesi bugün için barışa açılan sağlam bir kapıdan ziyade, her an kapanabilecek dar ve hassas bir geçiş alanı görünümündedir. Diplomasi canlılığını korusa da bu hareketlilik tek başına iyimserlik üretmek için yeterli değildir. Ateşkesin geleceğini belirleyecek temel mesele, ABD’nin İran’ın ağır askerî ve ekonomik baskı altında daha fazla taviz vereceği varsayımında ısrar edip etmeyeceğidir. ABD bu yaklaşımı sürdürdükçe, İran’ın baskıyı kabullenmek yerine maliyeti bölgeselleştirme ve hatta küresel ölçekte yayma eğilimi güçlenecektir. Bu nedenle ateşkesin kalıcı bir dengeye dönüşmesi, baskının tek taraflı sonuç üreteceği beklentisinden vazgeçilmesine ve tarafların güvenlik kaygılarını asgari düzeyde karşılayacak daha gerçekçi bir müzakere zemininin kurulmasına bağlıdır.