Askeri Operasyon İran Nükleer Krizine Çözüm Değil

Askeri Operasyon İran Nükleer Krizine Çözüm Değil
İran’ın nükleer tesislerinin dağınıklığı ve İsrail Hava Kuvvetleri’nin harekât kabiliyetinin limitleri askeri harekâtın temel hedefini gerçekleştirmeye engeldir. Bu da İsrail’in askeri operasyon dışında yeni bir stratejiye ihtiyacı olduğuna işaret etmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

İsrail, İran’ın nükleer programının kendisi için “varoluşsal bir tehdit” oluşturduğu söyleminden hiçbir zaman vazgeçmedi. Ancak 7 Ekim 2023’ten sonra İran-İsrail çatışmasının değişen niteliği ve bölgesel kırılmalarla artan tehdit algısı, söz konusu söylemin İsrail güvenlik elitleri için önemini üst sıralara taşıdı.

Diplomasiyle, ekonomik yaptırımlarla, sabotaj ve kısıtlı askeri operasyonlarla İran’ın nükleer programının durdurulamadığını gerekçe göstererek tek seçeneğin büyük ölçekli askeri operasyon olduğunu savunanların sesi daha çok duyulur oldu.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun önümüzdeki birkaç ay içerisinde İran’a saldırmayı ciddi bir biçimde düşündüğüne dair iddialar basında sıklıkla yer almaya başladı. Netanyahu’nun bu planı ABD’nin yeni yönetimiyle istişare ettiğine dair haberler de sıklıkla önümüze düşer oldu. İran ise Ocak ayının başında Natanz, Fordo ve Arak nükleer tesislerine yönelik saldırı senaryolarına karşı savunma tatbikatları yaparak iddiaları ciddiye aldığını gösterdi.

Söz konusu plana bir destek de kendisini Netanyahu’nun sağında tanımlayan eski Başbakan Naftali Bennett’ten geldi. Bennett, sosyal medyada şöyle bir mesaj paylaştı: “İsrail, Ortadoğu’nun çehresini değiştirmek için son 50 yılın en büyük fırsatına sahip. İran’ın nükleer programını, merkezî enerji tesislerini yok etmek ve bu terörist rejimi ölümcül bir şekilde sakatlamak için ‘şimdi’ harekete geçmeliyiz. Gerekçemiz ve araçlarımız var. Hizbullah ve Hamas felç edildiğine göre İran’ın eli kolu bağlanmış durumda.”

İsrail’in yönetici elitlerinin tamamının bu çatışmacı bakış açısını benimsemediği anlaşılıyor. Zira böyle bir saldırının bazı zorlukları ve olası olumsuz yansımaları öngörülüyor.

Öncelikle, İran’ın nükleer kapasitesi geleneksel askeri mühimmatla fiziki olarak geri dönüşü olmayacak şekilde yok edilemeyecek derecede gelişmiştir. Bu olgunun iki yönü vardır: İlki, İran’ın nükleer programının kapasitesiyle, ikincisi ise İsrail’in geleneksel askeri gücüyle alakalıdır. İsrail’in 1981’de Irak’taki Osirak Nükleer Reaktörü’ne, 2007’de Suriye’deki nükleer reaktöre yönelik saldırılarda elde ettiği sonucu İran’da elde etmesi mümkün görülmemektedir. Çünkü İran’ın nükleer programı coğrafi olarak dağınık ve tahkim edilmiş uranyum üretme/zenginleştirme sahalarından, maden ve araştırma tesislerinden oluşmaktadır; tamamen imha edilmeleri neredeyse imkânsız olarak değerlendirilmektedir.

Ayrıca İran’ın nükleer alanda yıllar içerisinde edindiği teknik bilgi de askeri bir harekâtla yok edilemez. Bu durumda İran’ın tesislerini vurmak, programın sadece geçici olarak gerilemesine sebep olacaktır. Örneğin, 2012 tarihli bir rapora göre ABD’nin ya da ABD-İsrail ortak askeri saldırısının İran’ın nükleer programını dört yıl, İsrail’in tek taraflı saldırısının ise iki yıl geriye götüreceği değerlendirilmiştir. O zamandan bu yana İran’ın nükleer alanda kabiliyetlerini geliştirdiği ve Natanz’ı güçlendirmeye yönelik adımlar attığı göz önüne alınırsa, bir askeri harekât sonrası uğradığı hasarı 2012 yılındaki tahminlerden daha hızlı ve kolay bir şekilde gidereceği iddia edilebilir.

Madalyonun öteki yüzüyse İsrail’in sahip olduğu geleneksel harekât kabiliyetiyle alakalıdır. Yukarıda kısaca bahsedilen İran nükleer programını “ortadan kaldırmanın” karmaşık ve uzun süreli bir askeri operasyon gerektirdiği açık. Buna karşılık eski ve mevcut üst düzey yetkililerin açıklamaları, söz konusu operasyon için İsrail’in kapasitesinin yeterli olmadığı yönünde. Askeri uzmanlar, İsrail’in elindeki mühimmatla yerin altına kısmen gömülü (üç yeraltı ve altı yerüstü tesisten oluşan 50.000 santrifüjü barındıracak büyüklükteki) Natanz’ı ya da yer üstünde bulunan Arak gibi nükleer tesisleri tek başına imha edebileceğini fakat coğrafi uzaklık ve tesislerin geniş bir alana dağılmış olmasının İsrail Hava Kuvvetleri’nin kabiliyetini sınırlandıracağını ifade ediyorlar. Zira İsrail eskiyen Boeing 707 havada yakıt ikmal uçakları filosuna bel bağlamaktadır. Çok daha uzun menzillere yakıt taşıyabilen yeni modellerin ABD tarafından teslim edilmesi yıllar alacaktır.

Bunlara ek olarak, askeri harekâtın başarısı konusundaki şüphelerin çoğu bir dağın derinliklerine inşa edilmiş olan Fordo'daki tesis etrafında yoğunlaşmaktadır.  Fordo’daki uranyum zenginleştirme tesisi Kum kenti yakınlarındaki bir dağa gömülüdür. Söz konusu tesisi çevreleyen dağların yüksekliği kimi noktalarda bin metreyi bulmaktadır. İsrail’in böyle bir dağın derinliklerine inşa edilmiş bu tesisi imha edecek mühimmata sahip olmadığı bilinmektedir.

Son 15 yıldır İran’ın nükleer yayılmasını önlemek için askeri seçeneği değil diplomasiyi, sabotajları ve yaptırımları tercih eden ABD, İsrail’in 30.000 poundluk sığınak delici bomba ve bunları taşıyacak ağır bombardıman uçağı taleplerini reddetmektedir. İsrail Hava Kuvvetleri’nin saldırı kabiliyetleri F-15 ve F-16 gibi taktik çok amaçlı avcı uçakları etrafında toplanmış olup, bünyesinde süpersonik B-1B Lancer ya da B-2 Spirit gibi stratejik bombardıman uçakları bulunmamaktadır. Oysa Fordo ve diğer derin, ağır tahkimatlı tesisleri ortadan kaldırmaya yönelik herhangi bir harekât için söz konusu mühimmata ihtiyaç vardır. İsrail’in başarısız ya da kısmen başarılı bir saldırısı muhtemelen hasar gören tesislerin yeniden inşa edilmesine ve ileride gelecek tehditlere karşı yer altına çekilmesine neden olacaktır.

Nükleer tesislerine yönelik geçmişteki kısıtlı askeri saldırıların, İran’ın nükleer faaliyetlerini ilerletmedeki kararlılığını artırdığı görülmektedir. Buradan yola çıkarak, İsrail’in düzenleyeceği tam teşekküllü bir askeri operasyonun ters etki yaratmasının kuvvetle muhtemel olduğu söylenebilir. Başka bir deyişle, İran’ın nükleer tesislerine yönelik askeri saldırılar uzun vadede nükleer silahların yayılması riskini artırmaktadır. Zira İran’ın nükleer programına yönelik sabotaj eylemlerine verdiği tipik yanıt, konvansiyonel mühimmatla hedef alınması daha zor olan yeni tesisler inşa etmek ve faaliyetlerini genişletmek olmuştur. Örneğin, İsrail’in 2021’de Natanz nükleer tesisine yönelik sabotajına yanıt olarak İran, uranyumu ilk kez yüzde 60 oranında zenginleştirmeye başlamıştı. İran ayrıca Natanz’daki bir santrifüj atölyesine Temmuz 2020’de düzenlenen saldırıya, aynı bölgede derine gömülü yeni bir tesisin inşasına başlayarak yanıt vermişti.

Sonuç olarak, nükleer yayılma tehdidinin askeri müdahale ile ortadan kaldırılması için öncelikle hedefteki programın iptidai bir seviyede olması gerekmektedir. Bugün nükleer eşik devleti olarak anılan, gelişmiş bir nükleer programa sahip olan İran’ın o seviyeyi uzun zaman önce aştığı hesaba katılmalıdır. Ayrıca İran-İsrail arasındaki coğrafi uzaklık, İran’ın nükleer tesislerinin dağınıklığı ve İsrail Hava Kuvvetleri’nin harekât kabiliyetinin limitleri askeri harekâtın temel hedefini gerçekleştirmeye engeldir. Aksine İsrail, İran’daki tehdit algısını körükleyerek Tahran’ı, topraklarını korumak için nükleer silahların gerekli olduğu yönünde siyasi bir karar almaya itebilir. Dolayısıyla askeri harekât İsrail’in “varoluşsal tehdidini” ortadan kaldırmayacaktır. İsrail’in, İran’a karşı herhangi bir askeri harekâtın daha geniş kapsamlı sonuçlarını göz önünde bulundurması elzemdir. Tüm bu sebepler, İsrail’in İran’ın gelecekteki nükleer kapasitesini etkin bir şekilde sınırlandırmak için askeri operasyon dışında yeni bir stratejiye ihtiyacı olduğuna işaret etmektedir.