Batı Merkezli Düşünce Kuruluşları ve İran: Eylül-Ekim 2024

Batı Merkezli Düşünce Kuruluşları ve İran: Eylül-Ekim 2024
Eylül-Ekim 2024’te Batı merkezli düşünce kuruluşlarının ve öne çıkan dergilerin İran’a ilişkin ürettiği muhtelif içeriklerde, bölgedeki gerilim sarmalı ve İran-İsrail arasındaki düşük ölçekli askeri çatışma çeşitli açılardan mercek altına alınmıştır.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

Amerika merkezli Stimson Center’da 3 Eylül’de yayımlanan Israeli Actions Push Iran Closer to Nuclear Weapons (İsrail’in Eylemleri İran’ı Nükleer Silahlara Daha da Yaklaştırıyor) başlıklı yazıda Amir Handjani, İsrail ve İran arasında artan çatışma potansiyelinin Devrim Rehberi Hamenei’nin kitle imha silahlarına ilişkin fetvasını değiştirmeye zorlayabileceğini iddia etti. Handjani, İran’ın Nisan ayında İsrail’e yönelik doğrudan saldırılarının caydırıcılık sağlamadaki başarısızlığına vurgu yaparak, İsrail’e yalnızca sınırlı güvenlik tehdidi oluşturabildiği hususunun İran’daki üst düzey askerî yetkililerin gözünden kaçmayacağını belirtti. Fakat hem İsrail’in hem de ABD’nin olası karşı saldırıları, İran’ın nükleer tesisleri de dâhil olmak üzere stratejik noktalarına yönelik ciddi bir risk oluşturmaktadır. Yazara göre, İran’ın bu riski ortadan kaldırabilmesinin tek yolu, kendi nükleer caydırıcılığını elde etmesidir. Bu durum İsrail’in bölgedeki nükleer tekelini sona erdirecek ve Orta Doğu’nun güvenlik manzarasını temelden değiştirecek bir adım olacaktır.

Foreign Policy dergisinde 17 Eylül’de yayımlanan What Would Iran Do With the Bomb? (İran Nükleer Bombayla Ne Yapar?) başlıklı makalesinde yazar Sina Azodi, “Nükleer kapasiteye sahip bir İran nasıl davranabilir?” sorusuna cevap aradı. Kenneth Waltz, Bernard Lewis, Ray Takeyh gibi alanında tanınmış akademisyenlerin konuya ilişkin görüşlerine yer veren Azodi, söz konusu isimlerin çizdiği sınırlar arasında bir tartışma yürüttü. Örneğin, İran liderlerini “irrasyonel deli mollalar” olarak tanımlayan Lewis’e göre, “nükleer bir İran’ın İslami takvime göre Muhammed Peygamber’in Miraç gününe tekabül eden tarihte İsrail’e bir nükleer saldırı” gerçekleştireceği kesindir. Waltz ise, İran’ın nükleer bombaya sahip olacağına dair korkuların “fena halde” abartıldığını ve İranlı liderlerin nihai caydırıcılığa sahip olmaları halinde daha temkinli davranacaklarını ileri sürerek; nükleer bir İran’ın, İran’ı daha güvenli hale getirerek Orta Doğu’ya istikrar getireceğini savundu. Gerçeğin bu iki uç görüşün arasında olduğunu değerlendiren Azodi, İran’daki yönetimin nükleer politikası da dâhil olmak üzere stratejik kararları söz konusu olduğunda rasyonel bir aktör imajı çizdiğini ancak İran yönetiminin rasyonelliğinin pasifizm anlamına gelmeyeceğini vurguladı. Yazar bu doğrultuda, hayatta kalmayı garantileyen nükleer bir İran’ın uluslararası ve bölgesel alanda daha özgüvenli hareket edebileceğinin ve bölgenin güvenliği için yeni zorluklar yaratabileceğinin altını çizdi.

Amerika merkezli Hoover Enstitüsü’nde 23 Eylül’de yayımlanan Can Israel Win? (İsrail Kazanabilir mi?) başlıklı Michael Doran imzalı yazıda, 7 Ekim’den bu yana devam eden süreç ikinci İran-İsrail savaşı olarak tanımladı. Bir yılın ardından İsrail’in Gazze’deki siyasi kurumları Hamas’ın kontrolünden alacağına değinen Doran, “Hamas’a karşı yürüttüğü ‘başarılı’ savaşı Hizbullah ve İran’a karşı gerçekleştirebilecek mi?” sorusuna cevap aradı. Yazara göre İran’ın bölgedeki vekillerine sağladığı askerî yetenekler ve ABD’nin İsrail üzerindeki kısıtlayıcı politikası, İsrail’in söz konusu direniş aktörlerine karşı tam bir zafer kazanmasını engelleyen iki temel faktördür. Doran’a göre Direniş Ekseni, İsrail ordusunu maliyetli önlemler almaya zorlayarak ABD’ye karşı bağımlılığını derinleştirme amacı gütmektedir. Biden yönetiminin Direniş Ekseni ve İsrail arasında adeta bir arabulucu olarak rol aldığını belirten Doran, yazısında, bunun yanı sıra Biden politikalarının Direniş Ekseni’ne fayda sağladığını iddia etmektedir. Yazar, İsrail’in zafer kazanması için İran’ın saldırılarına savunma değil saldırı ile karşı koyması gerektiğini savunarak; Orta Doğu’da barış ve istikrarın gerilimi azaltma arayışıyla değil Amerika ve müttefiklerinin askerî gücü ile sağlanabileceğini ileri sürdü.

Stimson Center’da 7 Ekim’de yayımlanan How October 7 Transformed the Middle East (7 Ekim Orta Doğu’yu Nasıl Dönüştürdü?) adlı makalede Kawa Hassan, Gazze’deki savaşın Orta Doğu’daki statükoyu nasıl altüst ettiğini tartışmıştır. Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırısıyla başlayan Hamas-İsrail çatışmasının İsrail ile İran ve vekilleri arasında doğrudan bir savaşa dönüştüğünü söyleyen Hassan, bölgede İran-İsrail arasında on yıllardır bilinen “kırmızı çizgi siyaseti”nin son bir yılda büyük ölçüde aşındığını iddia etti. Yazar Gazze’deki sivillerin korunmasındaki başarısızlıklara atıfta bulunarak son bir yılın ABD liderliğindeki liberal kurallara dayalı düzenin çöküşünü hızlandırdığını ileri sürdü. Hassan bunlara ek olarak son bir yılın, başta Hamas olmak üzere, Filistinli silahlı grupların ve Filistin’e destek veren aktörlerin de (örn. Hizbullah) hesap hatalarını ortaya çıkardığına değindi. Gelinen noktada devam eden savaşı bitmesini henüz mümkün görmeyen yazara göre, İsrail’in Hizbullah’ı etkisiz hale getirme ve İran’ın Suriye üzerinden Hizbullah’a silah sevkiyatını kesme hedefine ulaşana kadar Lübnan ve Suriye’ye yönelik saldırılarını durdurması pek olası değildir. Buna karşılık Hizbullah ve İran, Netanyahu’nun stratejisinin Hizbullah’ı yok etmek ve İran’ın bölgesel erişimini geriletmek olduğunu bilerek, teslim olmayacaktır. Kawa Hasssan’a göre İran’ın kırk yıldır geliştirdiği ileri savunma doktrini ciddi bir sınama ile karşı karşıyadır ve bu süreç bölgeyi çeşitli yönlerden istikrarsızlaştırmaya devam edecektir.

Foreign Policy dergisinde 11 Ekim’de yayımlanan Iran’s Israel Strategy Has Already Changed (İran’ın İsrail Stratejisi Şimdiden Değişti) başlıklı yazıda Arash Reisinezhad, İran-İsrail çatışmasının tüm Orta Doğu’yu şekillendirdiğini ve yeni bir bölgesel güç denklemine yol açtığını savundu. Yazar bu çerçevede mezkûr çatışmanın yedi geniş kapsamlı stratejik sonucu olduğunu iddia etti. Reisinezhad birinci olarak, İran’ın ulusal güvenlik ve askerî stratejisinin temelinin bölgedeki devlet dışı askerî müttefiklerden yeni bir caydırıcılık biçimine doğru kaymaya başladığını savundu. İkinci olarak, İran “stratejik sabır” duruşunu terk ettiğini ileri sürdü. Üçüncü etki olarak yazar, İran’ın iki kere doğrudan İsrail’i vurarak caydırıcılık konusunda kamuoyu tarafından fark edilebilir bir politika oluşturmaya yöneldiğinin altını çizdi. Reisinezhad, dördüncü olarak, taraflar birbirlerine yönelik saldırılarla kırmızı çizgilerini yeniden tanımlamaya gittiğini kaydetti. Beşinci sonucuna baktığımızda, yazara göre Filistinliler ve Arap toplumları arasında İran’a verilen destek belirgin bir şekilde arttığını öne sürdü. Yazar, İran’ın İsrail’e düzenlediği son saldırıdan elde ettiği yumuşak güç kazanımlarının Tahran’ın Suriye’deki Esed rejimine verdiği destek nedeniyle zedelenen İran’ın Müslüman dünyadaki popülaritesini geri getirebileceğini iddia etti. Altıncı olarak, İsrail’in İran’a yönelik misilleme operasyonu Tahran’ın nükleer politikasını büyük ölçüde değiştirebilme etkisine sahip olduğunu belirtti. Son olarak, bu çatışmayı teknolojik güç ile jeopolitik güç arasındaki bir çatışmanın örneği olarak tanımlayan yazara göre, teknoloji askerî alanda giderek daha önemli bir rol oynasa da jeopolitik faktörler bölgesel rekabetin gidişatını şekillendirmede esas olmaya devam edecektir.

Rand Cooperation’da 12 Ekim’de Raphael S. Cohen tarafından kaleme alınan Iran’s Terrible, Horrible, Very Bad Year (İran’ın Berbat, Korkunç, Çok Kötü Yılı) başlıklı yazıda, İran’ın süregelen savaştaki pozisyonu ve savaş sonrasındaki stratejik konumu ele alındı. İsrail’in son 1 yılda Hamas, Hizbullah ve İran’a karşı yürüttüğü operasyonların altı çizilerek, İran’ın hâlihazırda büyük zarar gördüğü iddia edildi. Cohen, bu noktada İran için stratejik olarak en akıllıca seçeneğin “karanlığa çekilerek, vekil ağını yeniden inşa etmek” olduğunu savunmuş, bunun da zaman alacağını vurguladı. Yazara göre İran’ın bu süreçte elde ettiği tek kazanç, Gazze’de dökülen kan ve Netanyahu’nun Filistin devletinin kurulmasına kategorik olarak karşı olması sebebiyle İsrail’in Arap komşuları ve Batı ile olan bağlarının zayıflaması olmuştur.