İran-ABD Müzakerelerinde Lübnan Faktörü

İran-ABD Müzakerelerinde Lübnan Faktörü
Tahran'da düzenlenen bir gösteride “Lübnan'ı bırakmayız” yazan pankart.
Lübnan dosyası, Tahran açısından müzakere sürecinin tali bir başlığı değil bölgesel caydırıcılık mimarisinin korunmasına ilişkin temel meselelerden biri olarak görülmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

İran ile ABD arasında devam eden barış görüşmelerindeki temel gerilim başlıklarından biri de Lübnan sahasıdır. İran, ateşkes ve müzakereler boyunca Lübnan’ın barış sürecine dâhil edilmesi gerektiğini ısrarla savunmuştur. Tahran yönetimi, çatışmanın bölgesel boyutlarının birbirinden bağımsız ele alınamayacağını ileri sürerek Lübnan’ın dışarıda bırakıldığı bir ateşkes düzenlemesinin kalıcı ve sürdürülebilir olmayacağını vurgulamıştır. Nitekim son dönemde yaşanan gelişmeler, Lübnan meselesinin müzakere sürecindeki en hassas ve kırılgan başlıklardan biri hâline geldiğine işaret etmektedir.

Bu durumun en somut örneği 1 Haziran’da yaşanmıştır. İsrail’in Lübnan’daki operasyonlarını genişleteceğini açıklamasının ardından Tahran yönetimi, bu adımı ateşkes ruhuna aykırı bir girişim olarak değerlendirmiş ve protesto amacıyla ABD ile yürütülen mesaj alışverişini geçici olarak askıya aldığını duyurmuştur. Bunun hemen ardından İran Silahlı Kuvvetleri içerisindeki en üst düzey koordinasyon ve operasyonel komuta merkezi olan Hatemü’l-Enbiya Merkez Karargâhı tarafından yapılan açıklamada, İsrail’in ateşkesi ihlal etmeyi sürdürmesi halinde İsrail’in kuzey bölgelerini hedef alacakları uyarısında bulunmuştur.

İran’ın bu çıkışının ardından ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu arasında gerçekleştirilen telefon görüşmesi, Lübnan dosyasının müzakere sürecindeki ağırlığını daha görünür hâle getirmiştir. Amerikan kaynaklarına göre Trump, görüşmede Netanyahu’ya son derece sert ifadeler kullanmış, İsrail’in Lübnan’daki askerî operasyonlarının İran ile yürütülen müzakereleri tehlikeye attığını belirtmiş ve Beyrut’a yönelik planlanan saldırıların durdurulmasını istemiştir.

Görüşmenin ardından İsrail’in Beyrut’u hedef alan saldırı planlarını askıya aldığı yönündeki bilgiler, Washington’un Lübnan’daki tırmanmayı İran’la sürdürülen ateşkes ve müzakere sürecini sekteye uğratabilecek önemli bir risk alanı olarak değerlendirdiğini göstermektedir. Nitekim Trump’ın görüşme sonrasında İran’la yürütülen müzakerelerin “süratli bir şekilde devam ettiğini” vurgulaması da iki dosya arasındaki bağlantıyı ortaya koyan önemli bir gösterge olmuştur. Bu çerçevede Lübnan sahası, yalnızca İsrail-Hizbullah geriliminin değil İran-ABD müzakerelerinin geleceğini etkileyebilecek kritik başlıklardan biri olarak öne çıkmaktadır.

Bu gelişmeler, İran’ın aylardır dile getirdiği temel argümanın fiilen kabul gördüğünü göstermektedir. Tahran’ın yaklaşımına göre ABD/İsrail ile İran arasında bir ateşkes tesis edilirken Lübnan sahasının kapsam dışında bırakılması, çatışmanın farklı bir cephede devam etmesi anlamına gelecektir. Bu nedenle İran açısından Lübnan meselesi ateşkesin sürdürülebilirliğini belirleyen temel unsurlardan biridir. Tahran perspektifinden bakıldığında bu yaklaşım taktiksel bir pazarlık unsurundan ziyade savaş sonrasında yeniden öne çıkan daha geniş bir stratejik anlayışla ilişkilidir. Buna göre İran, İsrail ile yaşanan çatışmayı birbirinden bağımsız cephelerde yürüyen ayrı mücadeleler olarak değil aynı güvenlik denkleminin parçaları olarak görmektedir.

Lübnan meselesi İran için neden önemli?

Öncelikle Lübnan meselesi İran’daki iç siyasi dinamikler açısından önem taşımaktadır. Özellikle muhafazakâr ve rejim yanlısı çevrelerde, Hizbullah’ın İran’ın bölgesel stratejisi doğrultusunda ciddi bedeller ödediği ve bu nedenle yalnız bırakılmaması gerektiği yönündeki beklenti dikkat çekmektedir. Bu nedenle İsrail’in Lübnan’daki operasyonlarını sürdürdüğü bir ortamda Tahran’ın kapsamlı bir anlaşmayı kabul etmesi iç kamuoyu nezdinde de önemli bir siyasi maliyet doğurabilecek bir adım olarak görülmektedir.

Bunun yanı sıra Lübnan meselesi, İran’daki stratejik tartışmaların merkezinde yer alan daha uzun vadeli bir güvenlik kaygısıyla da doğrudan bağlantılıdır. İranlı bazı analistlere göre İsrail’in mevcut yaklaşımı, Hizbullah’ı aşamalı biçimde zayıflatarak kuzey cephesini güvence altına alma ve ardından daha elverişli koşullarda İran’a yönelme stratejisinin bir parçasıdır. Bu perspektife göre İsrail, ateşkes ortamını Hizbullah’ın askerî kapasitesini aşındırmak için kullanmak istemektedir. Dolayısıyla Hizbullah’ın zayıflaması yalnızca Lübnan’daki güç dengelerini değil gelecekte İran ile yaşanabilecek olası bir çatışmanın şartlarını da doğrudan etkilemektedir. Tahran açısından Lübnan sahası bu nedenle mevcut krizden ziyade gelecekteki bölgesel güç dengesinin şekilleneceği bir alan olarak görülmektedir.

Lübnan boyutunun bir diğer önemli yönü ise İran’ın vekil güçlere dayalı caydırıcılık mimarisinin sürdürülebilirliğiyle ilgilidir. İran’ın bölgesel etkisi büyük ölçüde farklı coğrafyalara yayılmış aktörler üzerinden oluşturulan çok katmanlı bir güvenlik ağına dayanmaktadır. Hizbullah’ın yalnız bırakıldığı yönünde oluşabilecek bir algı, İran’ın Lübnan’daki nüfuzunu zayıflatabileceği gibi daha geniş ölçekte “direniş ekseni” içerisindeki diğer aktörler nezdinde de güven aşınmasına yol açabilir. Bu bağlamda Tahran açısından özellikle son dönemde Yemen’deki Husilerin artan stratejik rolü dikkat çekmektedir.

Babülmendep Boğazı ve Kızıldeniz hattındaki konumları, Husileri İran’ın savaş sonrası dönemde geliştirmeye çalıştığı deniz yolları merkezli caydırıcılık stratejisinin önemli unsurlarından biri haline getirmiştir. İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinden elde ettiği deneyim, benzer baskı mekanizmalarının Babülmendep hattında da oluşturulabileceğini göstermiştir. Bu bağlamda Husiler küresel ticaret ve enerji akışlarını etkileyebilen stratejik bir kaldıraç olarak görülmektedir. Dolayısıyla Hizbullah’a yönelik tutum, mevcut krizden ziyade İran’ın vekil güçler üzerinden kurduğu daha geniş stratejik ağın geleceği açısından da belirleyici bir sınavdır.

Sonuç olarak İran’ın Lübnan konusundaki ısrarı, yalnızca mevcut çatışmanın yönetilmesiyle ilgili değildir. Bu tutum, iç kamuoyunda oluşabilecek siyasi maliyetlerin sınırlandırılması, Hizbullah’ın zayıflatılması üzerinden İran’a yönelmesi muhtemel bir İsrail stratejisinin engellenmesi ve savaş sonrasında direniş ekseninin yeniden yapılandırılmasına yönelik daha geniş stratejik hesaplarla doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle Lübnan dosyası, Tahran açısından müzakere sürecinin tali bir başlığı değil bölgesel caydırıcılık mimarisinin korunmasına ilişkin temel meselelerden biri olarak görülmektedir.