Terörsüz Bölge Denkleminde İran

Terörsüz Bölge Denkleminde İran
Görsel: @ AA Images
Terörsüz Bölge girişimi, çeşitli şekil ve boyutlarda teröre maruz kalan tüm bölge ülkeleri için bir fırsat niteliği taşıyor ve Türk yetkililer sık sık bölgesel müşterek faydaya vurgu yapıyorlar.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Ekim 2024’te fiilen başlattığı Terörsüz Türkiye girişimi, geride kalan yaklaşık iki yılda yaşanan önemli gelişmelerin ardından 10 Ağustos’ta TBMM’de kabul edilen Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun’un 18 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlanıp yürürlüğe girmesiyle yeni bir aşamaya geçti. Sürecin şimdiye kadarki seyrinde yaşanan iniş çıkışlar, ortaya konulan hedefin büyüklüğüyle ilgiliydi: PKK terörünü yalnızca Türkiye’de değil tüm bölgede bitirmek. Bu noktaya, söz konusu iki hedefin birbiri ardına gerçekleştirildiği aşamalı bir yaklaşımla değil, hedefin eşit derecede önemli iki parçasının eş zamanlı işletildiği bir stratejiyle gelindi.

Nitekim başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere süreç boyunca ilgili makamlardan yapılan açıklamalarda Türkiye’yi ve bölgeyi terörden arındırmanın birbirinden ayrı düşünülemeyecek hedefler olduğu ve sürecin PKK’nın tüm kollarını kapsadığı sık sık vurgulandı. Söz konusu yasanın kabulünden birkaç gün önce (6 Ağustos’ta) Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında yapılan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplantısının ardından yayımlanan bildiride bu hususun altı şu ifadelerle çizildi: “Terörsüz Türkiye ve Terörsüz Bölge hedeflerine ulaşma yolunda kaydedilen ilerlemeler ele alınmış; ülkemizin ve bölgemizin güvenlik, istikrar ve refahının teminat altına alınması istikametinde tarihi bir merhaleyi teşkil eden çalışmaların müteakip aşamalarına ilişkin istişarelerde bulunulmuştur.”

PKK’nın örgütsel yapısı ve coğrafi yayılımı, ortaya çıkışından itibaren terör sorununu ve bu örgütle mücadeleyi sınır ötesi bir zemine taşıdığı için sorunun kalıcı çözümünün tüm bölgeyi kapsaması bir tercih değil, zorunluluktu. Zaten süreç yalnızca PKK’yı değil onunla birlikte Suriye’de PYD, Irak’ta PÇDK ve İran’da PJAK’ı da içeren KCK’yı (Kürdistan Topluluklar Birliği) tasfiye etmeye dönük yürütüldü.

Ekim 2024’ten itibaren Suriye ve Irak’ta yaşanan gelişmeler ve Türkiye’nin bu ülkelere yönelik politikaları, çözümün bütüncüllüğünün açık yansımalarıdır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Nisan 2024’teki Irak ziyaretinden kısa süre önce, Mart ayında Bağdat’ta düzenlenen Türkiye-Irak Yüksek Düzeyli Güvenlik Mekanizması’nın üçüncü toplantısında Irak makamları, Irak Ulusal Güvenlik Konseyinin PKK’yı ülkede “yasaklı örgüt” ilan ettiğini Türkiye tarafıyla paylaşmıştı. Ziyareti kapsamında hem Bağdat’a hem Erbil’e giden Erdoğan da “Irak topraklarından Türkiye’yi hedef alan terör örgütü PKK’ya ve uzantılarına karşı alabileceğimiz müşterek adımları istişare ettik. PKK’nın Irak’ta yasaklı örgüt ilan edilmesini memnuniyetle karşıladık” açıklaması yapmıştı.

Takip eden dönemde bu konu, Türkiye-Irak ilişkilerinin merkezinde yer aldı ve yalnızca Bağdat’la değil, Erbil ve Süleymaniye ile yürütülen temaslarda da başat gündem maddelerinden biri oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Irak ziyaretinden yaklaşık bir yıl sonra PKK, 12 Mayıs 2025’te 12. Kongresi sonucunda örgütsel yapısını feshettiğini ve silahlı mücadeleye son verdiğini duyurdu. 11 Temmuz’da da Süleymaniye kırsalında gerçekleştirilen sembolik bir törenle bir grup örgüt mensubu silahlarını yaktı. Çerçeve yasanın kabulünün ardından Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Neçirvan Barzani, yasayı “kalıcı barış, refah ve istikrara ulaşma yolunda önemli bir dönüm noktası” olarak tanımladı.

Benzer bir süreç Suriye’de de yaşandı. Aralık 2024’te Esed rejiminin devrilmesinin ardından Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) lideri Mazlum Abdi arasında 10 Mart 2025’te sekiz maddelik bir mutabakat imzalandı. SDG’nin askerî ve sivil kurumlarının Suriye devlet yapısına entegre edilmesini öngören mutabakat, özü itibarıyla olumlu karşılanmakla birlikte potansiyel sorunlar da göz önünde bulunduruldu. Mutabakata harfiyen uyulması gerektiğini belirten Cumhurbaşkanı Erdoğan, gelişmeyi “Mutabakatın suhuletle uygulanması; istikrarsız, bölünmüş ve güçsüz Suriye’ye yatırım yapan şer odaklarının hesaplarını altüst edecektir” sözleriyle değerlendirdi.

Ankara, bölgesel gelişmeleri fırsata çevirmeye çalışıp entegrasyon sürecinde elini güçlendirmek isteyen SDG’nin Suriye devletine karşı yaptığı hamlelerde Şam yönetimini desteklemeyi sürdürdü. Süreç, Abdi’nin 25 Ağustos 2026’da Şam’daki Halk Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Şara ile yaptığı görüşmenin ardından SDG’nin ‘bağımsız bir askerî güç’ olarak görevini tamamladığını ve feshedildiğini duyurduğu noktaya kadar böyle ilerledi. Abdi’nin Cumhurbaşkanı Şara’nın danışmanı olarak atandığı da aynı görüşmenin ardından açıklandı. Böylelikle Terörsüz Bölge’nin önünden, SDG’nin asli bileşeni durumunda olan PYD engeli –en azından kâğıt üstünde– kaldırılmış oldu. Ancak sürecin Türkiye, Suriye ve Irak kadar önemli bir ayağı daha var: İran.

İran neden önemli?

Yaklaşık 1.600 kilometre uzunluğundaki Zagros sıradağlarının büyük bölümü İran topraklarında yer alıyor. İlk kamplarını Suriye ve Lübnan’da kuran PKK’nın 1980’lerin başlarında Kuzey Irak’ta geçici kamplar oluşturduktan sonra 1992’den itibaren kalıcı biçimde yerleşmeye başladığı Kandil Dağı da bu geniş dağ zincirinin kuzey kesiminin bir halkası. PKK’nın Kandil yapılanmasının önemli alanlarının büyük bölümü Irak sınırları içerisinde olmakla birlikte İran-Irak sınırı, dağ silsilesinin ana su bölümü hattını takip etmektedir. Dolayısıyla Kandil coğrafyası İran’dan bağımsız düşünülemez. Bu nedenle İran yalnızca siyasi değil doğrudan coğrafi ve jeopolitik bakımdan da Terörsüz Bölge girişiminin doğal parçası konumundadır.

Diğer yandan, kesin ve güncel demografik veriler bulunmamakla birlikte, İran’da, önemli bir bölümü ülkenin batı ve kuzeybatısında olmak üzere yaklaşık 10 milyon Kürt bulunduğu tahmin edilmektedir. Bölgede İKDP, PJAK, PAK, Komala ve Habat gibi çeşitli silahlı örgütler de faaliyet yürütüyor. Bunların içinde yalnızca PJAK’ın KCK üyesi olduğunu ve örgütün, İran’ın koşullarının Türkiye’dekinden farklı olduğu iddiasıyla başından itibaren sürecin ve fesih kararının kendilerini kapsamadığını tekrarladığını hatırlamakta yarar var.

Dolayısıyla İran’ın meselenin dışında tutulması mümkün değil. Nitekim AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, çerçeve yasanın kabul edilmesinin ardından yaptığı açıklamada, bu gelişmenin “Irak, Suriye ve İran’da yankılanacağını” ve “Terörsüz Bölge’yi arzulayan bütün kardeş halklar için bir yankı uyandıracağını” söyledi. Ancak başından itibaren Türkiye Cumhuriyeti yetkilileri, konunun İran boyutuna ilişkin daha temkinli bir tutum benimsedi ve PKK’nın fesih kararının tüm bölgelerdeki uzantılarını kapsadığı belirtilse de istisnai bazı açıklamalar dışında İran ismen zikredilmedi.

Bu, temel olarak Türkiye-İran ilişkilerinin ihtiyatlı doğasıyla ilgili bir durum. Ankara ile Tahran’ın terörle mücadele konusunda güçlü bir ortak zemin bulamadığı; İran’ın yakın geçmişte dahi Türkiye’nin Suriye ve Irak’taki terörle mücadele operasyonlarına olumsuz yaklaştığı, hatta dönem dönem bunları söz konusu ülkelerin egemenliğinin ihlali olarak gördüğü biliniyor. Bu nedenle İran’ın sürecin başından itibaren Türkiye’nin Terörsüz Bölge vizyonunu –en azından Ankara’nın anladığı şekliyle– paylaşmaması şaşırtıcı değil.

Ancak İran bütünüyle sürece karşıt bir yerde de durmuyor. İranlı yetkililer, kritik aşamalarda Türkiye’nin terörden arındırılması hedefini açıkça desteklemekle kalmayıp bunun daha geniş bir “Terörsüz Bölge” perspektifine dönüştürülmesi gerektiğini savunsalar da ülkelerinin PJAK üzerinden süreçle irtibatlandırılmasına mahal vermemeye özen gösteriyorlar. Konuya ilişkin en üst düzey açıklamalardan biri, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 30 Kasım-1 Aralık 2025 tarihleri arasında Tahran’a yaptığı ziyaret esnasında İranlı mevkidaşı Abbas Arakçi’den gelmişti: “İran, PKK’nın silahsızlandırılması ve terörden arındırılmış bir Türkiye’nin gerçekleştirilmesi sürecini desteklerken terörden arındırılmış bir bölgeye ulaşmak için tüm terör gruplarının dağıtılmasının gerekliliğini vurgulamaktadır.”

Bu tutumun ne anlama geldiğini anlamak için İran’ın kaygı ve beklentilerini dikkate almak gerekir. Peki İran sürece nasıl bakıyor?

Fırsat mı risk mi?

Terörsüz Bölge girişimi, çeşitli şekil ve boyutlarda teröre maruz kalan tüm bölge ülkeleri için bir fırsat niteliği taşıyor ve Türk yetkililer sık sık bölgesel müşterek faydaya vurgu yapıyorlar. MGK’nın yukarıda değinilen bildirisinde de tekrarlanan bölgesel güvenlik, istikrar ve refah, bu müşterek faydanın sacayaklarını oluşturuyor. Ayrıca bölgesellik vurgusu Ankara’nın, bölgesel sorunların bölgesel inisiyatiflerle çözülmesi yolunda altını çizdiği “bölgesel sahiplenme” yaklaşımıyla da doğrudan bağlantılı. İran’ın yaklaşımını ise potansiyel fırsatlardan çok riskler belirliyor ve Tahran, “güvenlik açısından destek, jeopolitik açıdan ihtiyat” olarak nitelenebilecek bir tutum takınıyor.

PKK’nın silahlı faaliyetlerinin sona ermesi ve onunla bağlantılı yapıların kapasitelerinin zayıflaması, İran’ın batı sınırlarının güvenliği bakımından olumlu bir gelişme olarak görülse de sürecin terör yükünden kurtulmuş bir Türkiye’yi bölgesel alanda daha güçlü, daha etkin ve daha iddialı bir aktör haline getirmesi Tahran’ı jeopolitik olarak ihtiyatlı olmaya itiyor. İran, denklemin değişmesinin yalnızca Irak ve Suriye’de değil, Güney Kafkasya ve Orta Asya’ya uzanan geniş bir alanda önemli sonuçlarının olabileceğini öngörüyor. Haziran 2025’teki 12 günlük çatışmanın ardından 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’le yeni bir savaşa giren İran’ın karşı karşıya kaldığı güvenlik riskleri ve yalnızlaşma endişesi de bu bakış açısını güçlendiriyor. Yeri gelmişken 7 Ağustos 2026’da Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Antlaşması’nın bu endişeyi artırdığını not etmek gerekir.

Diğer yandan resmî pozisyonun ötesinde İran’da yapılan değerlendirmelerde, PKK’nın feshedilmesi ile Türkiye’deki Kürt siyasal hareketinin hedefleri birbirinden ayrıştırılmakta; örgütün feshedilmesinin, söz konusu siyasal hareketin önündeki önemli engellerden yalnızca birinin ortadan kalkması anlamına geldiği vurgulanmaktadır. Türkiye açısından asıl zorluğun söz konusu hedef ve beklentileri sistem dinamikleri içinde çözmek olacağı da değerlendirmelerde dile getirilen görüşler arasında bulunuyor. Bu tarz görüşlerin, Türkiye’den oldukça farklı bir siyasal yapılanması olan ve parti siyasetine dayalı demokratik bir siyasal ortamın bulunmadığı İran’da sorunun siyasal zemine taşınmasının meydana getireceği potansiyel risklerden kaynaklanan kaygıları merkeze aldığı söylenebilir.

Ancak 28 Şubat’ta başlayan savaş sonrası yaşanan bazı gelişmeler, Türkiye ile İran arasındaki anlayış farklarının sınırlı da olsa giderilmesini sağlayabilir. Bunlardan en önemlisi, Türkiye’nin savaş süresince İran’ın hasımlarının ülkeyi parçalama girişimlerinin karşısında durmasıdır. Arakçi, 19 Temmuz’da verdiği bir röportajda, ABD’nin Kürt örgütleri kullanarak İran’ı bölme planları karşısında Türkiye’nin ABD ile de görüşmeler yaparak bu tarz planların engellenmesinde çok etkili bir rol oynadığının altını çizmişti.

Nitekim henüz savaşın ilk günlerinde Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanlığının 5 Mart 2026’daki haftalık basın bilgilendirme toplantısında “Terör örgütü PJAK gibi etnik bölücülüğü körükleyen yapıların faaliyetleri sadece İran’ın güvenliğini değil, aynı zamanda bölgenin genel huzur ve istikrarını da olumsuz etkilemektedir” şeklinde açıklama yapılmış ve PJAK’ın İran’da yürüttüğü faaliyetlerin ve bölgedeki gelişmelerin yakından takip edildiğinin altı çizilmişti. Ne var ki bu açıklama güvenlik açısından iki ülkeyi birbirine yaklaştırsa da İran’ın sürece bakışını esaslı şekilde etkilemeyecektir.

Sonuç olarak İran’ın Terörsüz Bölge süreci ve onu da içeren terörle mücadele konularında Türkiye ile aynı çizgiye gelmesini beklemek isabetli olmayacaktır. Ancak diğer yandan Tahran, sürecin ülkesindeki Kürt nüfus arasında bir karşılığının olduğunu ve çerçeve yasanın çıkmasından sonra atılacak adımların bu pozitif yaklaşımı güçlendireceğini görüyor. Bu nedenle sürecin sağlıklı şekilde ilerlemesi ve İran ile Türkiye’nin bölgesel güvenlik konusunda ortak zemini güçlendirmesi, sürece belirli ölçüde olumlu katkı sağlayacaktır.


Bu yazı ilk olarak Ortadoğu Analiz dergisinin 144. sayısında (Eylül-Ekim 2026, Cilt: 21, ss. 44-47) yayımlanmıştır.