Ali Laricani’nin geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirdiği Irak ve Lübnan ziyaretleri yalnızca güncel bölgesel gelişmelerin yansıması değil aynı zamanda İran dış politikasında sessiz fakat derin bir stratejik değişimin göstergesi olarak okunmalıdır.
Laricani’nin Irak ve Lübnan Ziyaretleri Nasıl Okunmalı?
İran Millî Güvenlik Yüksek Konseyi (MGYK) Genel Sekreteri Ali Laricani’nin geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirdiği Irak ve Lübnan ziyaretleri, bölgesel dengeler ve Tahran’ın güvenlik mimarisinde değişim sinyalleri açısından dikkatle değerlendirilmesi gereken gelişmelerdir. Ziyaretin zamanlaması, Haziran’da gerçekleşen İsrail saldırılarının ardından İran güvenlik aygıtında yaşanan yeniden yapılanma süreciyle örtüşmektedir. Üstelik bu temasların, İran siyaseti ve bürokrasisinde önemli bir figür olan Laricani’nin, MGYK Genel Sekreterliği’ne atanmasından kısa bir süre sonra gerçekleşmesi de dikkat çekicidir.
Zira bu ziyaretlerde, bu kez MGYK Genel Sekreteri’nin sahada olması, Konseyin güvenlik ve dış politika dosyalarında daha merkezî bir rol üstlenmeye başlayabileceğine dair bir işaret olarak değerlendirilmektedir. Bu durum aynı zamanda İran’ın, hem İsrail’in artan askerî baskısına hem de ABD’nin bölgedeki manevralarına kurumsal bir refleksi olarak nitelendirilebilir. Diğer yandan bu tablo, İran’ın vekil güç stratejisini yeniden tanımlama arayışının da habercisi olarak yorumlanmaktadır.
Irak ziyaretinin resmî gündeminde, kuzeyde konuşlu İran karşıtı silahlı grupların tahliyesi ve mevcut güvenlik anlaşmasının pekiştirilmesi yer almıştır. Ancak ziyaretin ana çerçevesi Kasım’da yapılacak seçimler bağlamında şekillenmiştir. İran, uzun süredir desteklediği milis grupların siyasi pozisyonlarının korunmasını, sistem içinde daha kurumsal bir yer edinmelerini ve Tahran ile bağlarını muhafaza etmelerini stratejik öncelik olarak görmektedir. Washington’ın bu gruplara yönelik silahsızlanma talepleri ve yaptırım tehditleri, Tahran açısından yalnızca bir güvenlik riski değil aynı zamanda bölgesel nüfuz alanlarını daraltma girişimi olarak algılanmaktadır. Bu nedenle İran, bu grupların radikalleşmesini önlemek, ABD ve İsrail saldırılarına hedef olmalarını engellemek ve mümkün olduğunca “düşük profil” politikası izlemelerini sağlamak amacıyla çaba göstermektedir. Laricani’nin temasları bu stratejik ayarlamaların güvence altına alınması ve Bağdat’la uyum içinde yürütülmesi amacını taşımaktadır.
Lübnan ziyaretinin merkezinde ise Hizbullah’ın karşı karşıya olduğu silahsızlanma baskısı bulunmaktadır. Lübnan’da hükümetin, tüm silahların devlet tekelinde toplanmasına yönelik ABD destekli yol haritasının hedeflerini onaylaması İran ve Hizbullah açısından sarsıcı bir karar olmuştur. Bu karara karşı Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, hükümetin girişimini “İsrail’in projesine hizmet eden” bir adım olarak niteleyerek İsrail’in Lübnan’dan çekilmemesi ve saldırıları durdurmaması halinde silah bırakmayacaklarını açıklamıştır. Kasım bu açıklamasında örtülü biçimde bir “iç çatışma” tehdidini de öne çıkarmıştır.
Buna karşın, söz konusu tehditkâr tavrın, Hizbullah’a yönelik İran desteğinin yansımalarından bir tanesi olduğuna dair vurgu ise Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Avn’dan geldi. Avn, konuya ilişkin yaptığı açıklamada “Hizbullah’ın silah bırakması Lübnan’ın iç meselesidir. Hiçbir ülke iç işlerimize karışmamalıdır” ifadelerini kullanarak İran’ın bu sürece etki etmeye yönelik çabasına karşı çıkmıştır.
Öte yandan, Lübnan Başbakanı Navaf Selam da benzer bir açıklama yaparak “Lübnan’da ordu dışında hiçbir grubun silahı olamaz. İç savaş imaları ve örtülü tehditler kabul edilemez” ifadelerini paylaşmıştır. Söz konusu açıklamalar, Lübnan-Hizbullah-İran denkleminde artan gerilim sürecinde Laricani’nin ziyaretini daha kritik bir noktaya taşımıştır.
2024’ten bu yana İsrail’in yürüttüğü askerî operasyonlar, Hizbullah’ın hem askerî kapasitesini hem de caydırıcılığını ciddi biçimde aşındırırken bu süreç, örgütü daha pasif ve savunmacı bir pozisyona zorlamaktadır. Bu noktada Tahran’ın önceliği ise Hizbullah’ın Lübnan siyasetinde etkin bir aktör olarak varlığını sürdürmesidir. Konvansiyonel silahlı direniş kapasitesi azalmış olsa dahi siyasi ağırlığını koruması İran açısından stratejik bir kaldıraç işlevi görmektedir. Laricani’nin ziyareti Hizbullah’ın tamamen marjinalleşmesini engelleyecek diplomatik ve siyasi desteğin teyidi niteliğindedir.
Her iki ziyaret de İran’ın “direniş ekseni” doktrininde ölçülü bir revizyon sürecine girdiğini göstermektedir. 2024-2025 döneminde yaşanan ağır kayıplar, doğrudan İsrail saldırıları ve vekil unsurların artan tehdit algısı, Tahran’ı yeni bir denge arayışına yöneltmiştir. Daha önce bölgedeki tüm direniş gruplarının “mutlak destekçisi ve koordinatörü” imajını benimseyen İran artık bu söylemi ve algıyı bölgesel koşulların etkisiyle bilinçli biçimde dönüştürmektedir.
Laricani’nin “Direniş gruplarının hamiliğe ihtiyacı yok. İran, bu grupların amiri değil” şeklindeki açıklaması, yalnızca diplomatik bir nezaket ifadesi değil aynı zamanda stratejik bir yeniden konumlanmanın ilanıdır. Bu söylem Tahran’ın vekil unsurlara sağladığı doğrudan desteği azaltma, onların kendi güvenliklerini bağımsız biçimde sürdürmelerine alan tanıma ve İran’ın ulusal güvenlik önceliklerini öne çıkarma politikasının bir yansımasıdır.
Bu bağlamda Laricani’nin Irak ve Lübnan ziyaretleri üç temel stratejik mesaj vermektedir:
-
Kurumsal güç dengesi değişimi: MGYK’nın İran’ın dış politika ve güvenlik stratejilerinde etkisinin artmasına işaret etmektedir.
-
Vekil güçlerde profili düşürme: İran, vekil güçlerin aşırı görünürlükten kaçınmasını ve siyasi meşruiyetlerini korumasını hedeflemektedir.
-
Ulusal güvenlik önceliklerinin öne çıkması: Bölgesel nüfuz arayışı, ulusal güvenlik riskleriyle dengelenmekte ve bu da daha pragmatik bir stratejiye kapı aralamaktadır.
Sonuç olarak, bu ziyaretler İran’ın sert güç kapasitesinden ziyade siyasi ve kurumsal manevra yeteneğini ön plana çıkardığını göstermektedir. Tahran, doğrudan askerî angajman yerine vekil güçlerin varlığını sürdürülebilir kılacak siyasi ve diplomatik zemini inşa etmeye yönelmiştir. Bu yaklaşım hem Washington ve Tel Aviv ile doğrudan gerilimi sınırlama hem de bölgedeki müttefik unsurları kontrollü biçimde ayakta tutma stratejisinin somutlaşmış hâli olarak değerlendirilebilir. Dolayısıyla bu temaslar, yalnızca güncel bölgesel gelişmelerin yansıması değil aynı zamanda İran dış politikasında sessiz fakat derin bir stratejik değişimin göstergesi olarak okunmalıdır.