Esed iktidarının ani çöküşü sonrası İran’da gazetelerden sosyal medyaya televizyonlardan Meclis’e kadar çeşitli platformlarda Suriye’de yaşanan başarısızlık üzerinden İran’ın “Direniş Ekseni” stratejisi sorgulanıyor.
Üç Soruda İran’ın Perspektifinden Beşşar Esed Yönetiminin Devrilmesi
- Beşşar Esed Yönetiminin Devrilmesi İran’da Nasıl Karşılandı?
Suriye’de Esed hanedanının uzun yıllardır devam eden iktidarı Suriyeli muhaliflerin 8 Aralık’ta Şam’ı ele geçirmesiyle sona erdi. İran’ın en önemli müttefiklerinden biri olan Beşşar Esed yönetiminin çöküşüne yönelik Tahran’dan gelen ilk resmî tepkiler oldukça temkinli oldu. Esed hükûmetinin devrilmesinin ardından 8 Aralık’ta İran Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada İran’ın Suriye’nin birliğine, ulusal egemenliğine ve toprak bütünlüğüne saygı duyduğu belirtilerek “Suriye’nin kaderine ve geleceğine ilişkin kararlar yalnızca bu ülke halkının sorumluluğundadır” ifadesine yer verildi. İki ülke arasındaki “dostane” ilişkilerin uzun bir geçmişe sahip olduğu belirtilen açıklamada, İran’ın Suriye’de güvenlik ve istikrarın tesisi için her türlü çabayı sarf edeceği ve bu amaçla Suriye’de nüfuz sahibi taraflarla istişarelerini sürdüreceği ifade edildi. Aynı şekilde Stratejik İşlerden Sorumlu Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevad Zarif de Suriye’deki son gelişmelere ilişkin yaptığı değerlendirmede ülkesinin “Yeni Şam yönetimiyle iyi ilişkiler kurmaya hazır olduğunu” söyledi. Ancak Şam’ın muhalifler tarafından ele geçirilmesinden dört gün sonra Suriye’deki gelişmelere dair uzun bir değerlendirme yapan Devrim Rehberi Ali Hamenei’nin açıklamalarının tonu ise biraz daha sertti. Hamenei 11 Aralık Çarşamba günü yaklaşık bir saat süren konuşmasında Suriye’deki gelişmelerin birçok boyutuyla ilgili değerlendirmelerde bulundu.
Suriye’deki gelişmelerin ABD ve İsrail’in ortak planının sonucu olduğunu iddia ederek sözlerine başlayan Hamenei Türkiye’nin Suriye’deki rolüne ilişkin “Suriye’ye komşu olan bir devlet bu konuda açık bir rol oynadı ve oynamaya da devam ediyor. Bunu herkes görüyor.” ifadelerini kullandı. İran-Suriye ilişkilerinin geçmişi, İran’ın Suriye’deki varlığı, “Direniş Ekseni” olarak adlandırılan yapının durumu ve Suriye’deki son gelişmelerin ardından İran’ın Suriye politikasına yönelik içeriden gelen eleştiriler gibi pek çok konuya değinen Hamenei’nin konuşmasında dikkat çeken hususlardan biri de halihazırda Şam’da iktidarı elinde tutan muhalifleri işgalci olarak nitelendirmesi oldu. Suriye’deki mevcut durumun devam etmeyeceğini savunan Hamenei “Suriye’de işgal edilen topraklar Suriye’nin cesur gençleri tarafından özgürleştirilecektir. Bunun olacağından şüpheniz olmasın.” ifadelerini kullandı. Hamenei’nin konuşmasında dikkat çeken konulardan biri de Suriye’deki başarısızlık sonrası yönetime yöneltilen eleştirilere değinmesi oldu. Hamenei Suriye’deki başarısızlık nedeniyle Tahran’ın Suriye politikasını eleştirenleri halk arasında korku ve umutsuzluk yaymakla suçlayarak yetkili makamları bu tür eylemde bulunanlar hakkında yasal işlem başlatmaya çağırdı. Nitekim Tahran yönetiminin uzun yıllardır yatırım yaptığı Esed hükûmetinin ani çöküşü İran’da yönetime yönelik şiddetli eleştirileri beraberinde getirmiş bulunuyor.
Eski Meclis Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Başkanı Heşmetullah Felahatpişe ise Esed’in devrilmesiyle ilgili memnuniyetini dile getirdiği X hesabından yaptığı paylaşımda “İranlılar mutlu olmalı. Artık kimsenin milletin dolarlarını örümcek ağlarını korumak için harcamaya hakkı yok.” ifadelerine yer verdi. İranlı siyaset bilimci Sadık Zibakelam X hesabından “Beşşar Esed’in gidişi hem Suriye hem İran halkı için iyi oldu.” paylaşımında bulundu. İran’ın Esed yönetimindeki Suriye’ye yaptığı yardımları eleştiren Zibakelam “Artık İran halkının gelirlerinin zalim bir hükûmeti korumak adına Direniş Ekseni kuyusuna dökülmesi son bulacaktır.” ifadelerine yer verdi. Esed iktidarının ani çöküşü sonrası İran’da gazetelerden sosyal medyaya, televizyonlardan Meclis’e kadar çeşitli platformlarda Suriye’de yaşanan başarısızlık üzerinden İran’ın “Direniş Ekseni” stratejisi sorgulanıyor. Daha önce bazı muhalif çevrelerce sınırlı kalan eleştiriler artık toplumun her kesimine sirayet etmiş durumda. Tahran’ın “Direniş Ekseni” stratejisi kapsamında Orta Doğu’da oluşturduğu vekil güçlerle geliştirdiği ilişkiler, ülkenin güvenlik stratejisinin yapı taşlarından birini oluşturmasının yanı sıra İran İslam Cumhuriyeti’nin resmî ideolojisinde de önemli bir yer tutuyor. Bu husus göz önüne alındığında özellikle rejimi destekleyen muhafazakâr kesimden gelen eleştiriler İran’da yönetime yönelik giderek derinleşen güven krizini ortaya koyuyor.
- İran’da Türkiye’nin Suriye’deki Rolü Nasıl Okunuyor?
Suriye iç savaşı boyunca Türkiye’nin Suriye’deki rolü İran merkezli basın yayın organları tarafından yakından takip edilen konulardan biri oldu. Suriyeli muhaliflerin 27 Kasım’daki saldırılarıyla başlayarak 8 Aralık’ta Başkent Şam’ın muhalifler tarafından ele geçirilmesine giden süreçte Türkiye’nin nasıl bir rol oynadığı konusu bir kez daha İranlı uzmanlar, analistler ve basın yayın organlarının gündeminde bulunuyor. Her ne kadar Hamenei Suriye’deki son gelişmelerle ilgili konuşmasında isim zikretmeden Türkiye’ye atıfta bulunmuş olsa da İran’da Suriye’deki gelişmelerin arkasındaki en önemli dış gücün Türkiye olduğuyla ilgili bir tereddüt bulunmuyor. Suriye iç savaşı başlamasından itibaren Esed rejimine karşı savaşan muhalifleri “tekfirci teröristler” olarak tanımlayan İran, Türkiye’yi ABD ve İsrail ile birlikte Suriye’de Esed iktidarını devirmek için çabalayan bir aktör olarak tasvir etti. İranlılar Suriye’deki son gelişmeleri de aynı perspektiften okumayı sürdürüyor. Bu kapsamda analizlerde aşağıdaki hususlar öne çıkıyor:
- Muhafazakârı, ılımlısı veya reformcusu fark etmeksizin İranlı analistler, siyasi figürler ve basın yayın organları Türkiye’yi ABD ve İsrail ile birlikte Esed’in devrilmesine zemin hazırlayan en önemli aktör olarak nitelendiriyor. Analizlerde Türkiye’nin Suriye meselesinde ABD ve İsrail ile gizli bir ittifak içerisinde hareket ettiği vurgulanıyor.
- Yine analizlerde Türkiye’nin Suriye’nin bir kısmını işgal etmek istediği yönündeki değerlendirmeler dikkat çekiyor. Bu değerlendirmelerde özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 13 Aralık’taki “Birinci Dünya Savaşı, bölgemizde sınırları yeniden belirlerken, şartlar başka türlü zuhur etseydi acaba ne olurdu? Kuvvetle muhtemel, Halep dediğimiz, İdlib dediğimiz, Hama dediğimiz, Şam dediğimiz, Rakka dediğimiz şehirler tıpkı Antep gibi, tıpkı Hatay gibi, tıpkı Urfa gibi bizim birer vilayetimiz olacaktı. Bu şehirler sınırlarımız dışında kaldı diye herhalde oralarda yaşayan insanlarımızla bağımızı tümden kesecek değildik.” şeklindeki konuşmasına atıfta bulunularak Ankara’nın Suriye’deki ana hedefinin ülkenin bir kısmını fiilen işgal etmek olduğu ileri sürülüyor.
- Türkiye’nin Suriye’deki son gelişmelerde oynadığı rol “Türkiye yayılmacılığı” olarak nitelendirilerek Ankara’nın “Neo-Osmanlıcılık” peşinde olduğu savunuluyor. Bu kapsamda Suriye’den sonra sıranın Kafkasya bölgesine geleceği yönündeki değerlendirmeler dikkat çekiyor. Ankara’nın Suriye’de elde ettiği kazanımlardan cesaret alarak İran’ı özellikle Zengezur Koridoru konusunda sıkıştırmayı deneyebileceği belirtiliyor. İkinci Karabağ Savaşı’nda Türkiye’nin Azerbaycan’a verdiği destek, Zengezur Koridoru ve Kalkınma Yolu Projesi gibi Ankara’nın son yıllardaki dış politika atılımlarına atıfta bulunularak İran’ın Türkiye yayılmacılığıyla karşı karşıya olduğu savunuluyor. Türkiye’nin attığı bu adımlar İran’ın çıkarları, ulusal güvenliği hatta toprak bütünlüğü açısından potansiyel tehdit olarak değerlendiriliyor.
- Esed Yönetiminin Devrilmesi İran Açısından Ne Anlama Geliyor?
Suriye, İran’ın güvenlik stratejisinin temel taşı olan “ileri savunma” doktrini açısından önemli bir ülke konumundaydı. Tahran, İran’ın İsrail’e karşı caydırıcılığında önemli rol yüklediği Lübnan Hizbullah’ına lojistik ve silah desteğini Suriye üzerinden sağlıyordu. Ayrıca İran’ın Suriye’deki askerî varlığı Tahran’a stratejik derinlik kazandırmasının yanı sıra bölgesel tehditlere karşı caydırıcılık kapasitesini artırmasına katkıda bulunuyordu. Suriye’nin “Direniş Ekseni” denkleminden çıkmasıyla sadece İran’ın Suriye’deki askerî varlığı sona ermedi, Tahran’ın Hizbullah ile karadan bağlantısı da kesilmiş oldu. Bu nedenle Suriye’nin kaybedilmesi İran’ın bölgesel nüfuzunu ve İsrail’e karşı caydırıcılık kapasitesini önemli ölçüde zayıflattı.
İran’ın, Suriye krizi boyunca müttefiki Esed’i ayakta tutmak için harcadığı paranın yaklaşık 50 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Ayrıca İran “Şii kutsal mekânlarını korumak” adı altında Suriye’de rejim saflarında savaşmak üzere binlerce savaşçıdan oluşan milis güçleri oluşturdu. Suriye krizi boyunca önemli sayıda Kudüs Gücü personeli de “askerî danışman” adı altında bu ülkede görev yaptı. Resmî raporlara göre Suriye iç savaşı boyunca İran yanlısı gruplar iki binden fazla kayıp verdi. Bu kayıpların çoğunun Şii milislerden oluştuğuna inanılıyor. Ancak yüzlerce Kudüs Gücü personelinin Suriye’de muhaliflerle savaşırken veya İsrail saldırılarında hayatını kaybettiği biliniyor. Bunlar arasında çok sayıda üst düzey komutan da bulunuyor. Bütün bunlara ek olarak İranlı yetkililer halihazırda Suriye’nin İran’a 30 milyar dolar civarında aktif borcu olduğunu ileri sürüyor. Suriye’de yönetimin değişmesiyle bu paranın akıbetinin ne olacağı belirsizliğini koruyor. Hal böyle olunca Esed iktidarının ani çöküşüyle birlikte kamuoyunda İran’ın Suriye’de yaptığı yatırımlar ve verdiği kayıplar sorgulanmaya başlandı. Eleştiriler “Direniş Ekseni’nin” meşruiyetini hatta Devrim Rehberi’ni sorgulatacak kadar ilerlemiş durumda. Özellikle müesses nizama yakınlıklarıyla bilinen kesimlerden gelen eleştiriler ilerleyen süreçte İran’da iç tartışmaların daha da alevleneceği ihtimalini akıllara getiriyor. Hamenei’nin “Suriye hem havadan hem karadan abluka altına alınmıştı. Yardım ulaştıramazdık.” şeklindeki ifadesi İran’ın 45 yıldır uyguladığı “Direniş Ekseni” stratejisinin çöküşünün adeta itirafı niteliğinde. Bu stratejisinin işlevsizleştiğini fark eden İran, ABD ve İsrail’i caydırmak için alternatif stratejiler geliştirmeye yönelebilir. Önümüzdeki dönemde İran’ın atacağı adımlar, sadece İran-İsrail/ABD arasındaki dengeyi değil bölgesel güvenlik dinamiklerini de doğrudan etkileyecektir.