ABD İçin İran Savaşı Nerede Biter?

ABD İçin İran Savaşı Nerede Biter?
ABD Başkanı Trump, Kuveyt’te İran saldırılarında öldürülen altı ABD Kara Kuvvetleri personelinin naaşları ABD’ye getirilirken selam durdu.
Kısa vadede rejime karşı büyük bir protesto dalgası oluşmaz ya da etnik gruplar üzerinden yeni bir iç cephe açılmazsa Trump, İran rejiminin yeterince zayıflatıldığını ve bundan sonrasının İran toplumunun meselesi olduğunu söyleyerek savaşı siyasi bir zafer hikâyesiyle sonlandırmaya çalışabilir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

 

ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı savaşın ilk safhalarından itibaren anlık gelişmeler dışında en merak edilen konulardan biri Washington’un bu çatışmayı hangi siyasi eşiğe kadar sürdüreceği oldu. Savaşı bitirecek tarafın, bir noktada zafer ilan ederek ABD Başkanı Trump olacağı bilindiğinden bu soruya yanıt verebilmek için ABD açısından askerîoperasyonların başarısı, maliyetin sürdürülebilirliği ve siyasal baskılar gibi parametreler dikkate alınmalıdır.

Savaş öncesi değerlendirmeler, ABD ve İsrail’in stratejik hedefinin nükleer dosyayla sınırlı kalıp kalmayacağı ya da doğrudan rejimi hedef alıp almayacağı sorusu etrafında şekilleniyordu. Saldırıların Devrim Rehberi Ali Hameneiyi hedef almasıyla birlikte bu belirsizlik ortadan kalktı. ABD ve İsrail, kademeli bir baskı modeli yerine doğrudan rejimin sinir merkezini ve askerî omurgasını hedef alan bir operasyon tercih etti. ABD’nin hedef seti komuta-kontrol merkezlerinden Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) karargâhlarına, entegre hava savunma sistemlerinden balistik füze sahalarına ve deniz unsurlarına kadar uzandı.

Operasyonda kullanılan kuvvet paketi de savaş öncesi tahminlerle büyük ölçüde örtüşerek B-2 ve B-52 bombardıman uçakları, yaklaşık 50 adet F-22 ve F-35 hayalet uçağı, bunlara ek olarak 110 civarında F-15, F-16 ve A-10 gibi hayalet olmayan uçaklar ile uçak gemilerinden faaliyet gösteren F/A-18E/F ve F-35C platformları operasyonun temel unsurlarını oluşturdu. Günlük maliyeti yaklaşık 30 milyon dolar olarak hesaplanan bu hava operasyonlarıyla İran’ın karşılıküretme kapasitesi sistematik biçimde aşındırılmaya çalışıldı.

Saldırıların hacmi kadar hedefleme mantığı da savaşın gidişatına dair önemli ipuçları sunmuş,komuta-kontrol merkezleri ve askerî üslerin yanı sıra İran’ın misilleme kapasitesi de doğrudan hedef alınmıştır. Bu saldırıların ardından savaşın ilk haftasının sonunda İran’ın balistik füze atışlarının ilk güne kıyasla yaklaşık yüzde 90, tek yönlü dron saldırılarının ise yaklaşık yüzde 80 oranında azaldığı ifade edilmektedir. Bu tablo, İran’ın bundan sonraki aşamada uygulayabileceği misilleme stratejisinin daha sınırlı bir çerçevede kalabileceğini göstermektedir.

Aynı süreçte ABD’nin B-2 ve B-52 platformları aracılığıyla İran’ın yer altı barınaklarına karşı delici mühimmat kullandığı da bilinmektedir. Bu saldırıların ne ölçüde başarılı olduğu konusunda kesin veriler bulunmamaktadır. Bununla birlikte açık kaynak uydu görüntüleri, İran’ın dağlık bölgelerde sakladığı mühimmat ve füze stoklarının tamamen yok edilmediğini, ancak bu stoklara erişimi sağlayan tünel çıkışlarının hedef alındığını göstermektedir. Bu durum Washington’ın tüm stoku imha etmekten çok, savaşın sıcak safhasında bu stokların kullanılabilirliğini azaltmayı amaçladığını düşündürmektedir. Dolayısıyla savaş sonrasında İran’ın balistik füze kapasitesinin bir kısmını elinde tutmaya devam etmesi muhtemel görünmektedir.

Devam eden sürecin dikkat çekici bir diğer yönü ise hedef setinin zamanla genişlemesidir. Son raporlar enerji ve su tesisleri gibi kritik altyapıların da ABD ve İsrail tarafından hedef alındığını göstermektedir. Bu durum saldırıların yalnızca rejimin iç idare kapasitesini ve toplum üzerindeki gündelik kontrol zeminini de hedef almaya başladığını ortaya koymaktadır. Başka bir ifadeyle hava ve deniz kuvvetleriyle yürütülen bu operasyonlar, rejimin dayanıklılık kapasitesini baskı altına almayı amaçlamaktadır.

Savaşın ABD’ye maliyeti

Savaşın gidişatını anlamak için operasyonun maliyet boyutuna da bakmak gerekir. Harekâtın ilk günleri ABD açısından oldukça maliyetli geçmiş, ilk saldırılarda bölgedeki yüzey gemilerinden yüksek maliyeti Tomahawk füzeleri yoğun şekilde kullanılmıştır. Tahminlere göre savaşın ilk 100 saatinin toplam maliyeti yaklaşık 3,7 milyar dolara ulaşmış ve bunun yaklaşık 1,5 milyar doları taarruz mühimmatına harcanmıştır. Ancak savaşın dördüncü gününden itibaren hava üstünlüğünün daha geniş bir alanda ABD’nin eline geçmesi, operasyonun pahalı ve uzak mesafeden kullanılan mühimmatlardan daha düşük maliyetli hava saldırılarına kaydığını gösterdi.

Teorik olarak yaklaşık 4 milyon dolara mal olan bir Tomahawk füzesinin uzaktan fırlatılması yerine, F-35 platformundan bırakılan ve yaklaşık 80 bin dolar tutarındaki JDAM ve Hellfire türü güdümlü bombalar benzer patlayıcı etkiyi üretebilmektedir. Dolayısıyla İran’ın hava savunması baskılandıkça ABD’nin daha düşük maliyetli bir saldırı temposu oluşturabilmesi mümkün hale gelmektedir. Bu nedenle savaşın bitişinin ofansif mühimmat yetersizliğinden kaynaklanma ihtimali düşük görünmektedir.

Savaşın ilk günlerinden itibaren siyasi söylemler ve askerî açıklamalar da bazı önemli ipuçları vermektedir. ABD Başkanı Donald Trump başlangıçta operasyonu açık biçimde rejim değişikliği hedefiyle ilişkilendirmiş olsa da son günlerde söylem tonunun belirli ölçüde yumuşadığı görülmektedir. Özellikle ilk günlerde Trump’ın bölgedeki Kürt grupları mobilize etmeye çalışması, Washington’ın hava gücünün ardından kara gücü konusunda sınırlı seçeneklere sahip olduğunu ve bu alanda yeni opsiyonlar yaratmak istediğini göstermektedir.

Bununla birlikte son dönemdeki açıklamalar, sert “tam teslimiyet” söylemine rağmen Washington’ın Venezuela modeline benzer bir çözümü de değerlendirebileceğini düşündürmektedir. Bu modelde rejimin tamamen çökertilmesi yerine rejim içinden ABD ile müzakere edebilecek daha ılımlı bir figürle devam edilmesi ihtimali gündeme gelebilir. Bu söylem değişikliği, mevcut askerî saldırıların kısa vadede rejimin çökmesiyle sonuçlanmayacağının fark edildiğini göstermektedir. Bu nedenle daha gerçekçi bir değerlendirme, Washington’ın İran’ın dışa dönük füze ve dron kapasitesini minimize etmeye, rejimin ileride karşılaşabileceği toplumsal hareketleri bastırma kapasitesini zayıflatmaya ve ülkeye ekonomik zarar vermeye odaklandığını göstermektedir.

İran’ın misilleme kapasitesi

İran’ın saldırılara verdiği misilleme ise 12 günlük çatışmadaki modelden belirgin biçimde farklılaşmaktadır. Tahran bu kez yalnızca İsrail’i hedef almamış, Körfez ülkeleri ile ABD üslerini de hedef almıştır. Saldırıların büyük ölçüde Körfez’e yönelmesi, İran’ın askerî baskının yanında ekonomik maliyet üretmeyi de amaçladığını ortaya koymaktadır. Körfez savunma bakanlıklarının verilerine göre Birleşik Arap Emirlikleri ilk günlerde 196 balistik füze, 1.072 dron ve 8 seyir füzesi tespit ettiğini açıklamıştır. Katar 101 balistik füze, 39 dron ve 3 seyir füzesi bildirmiştir. Kuveyt 178 balistik füze ve 384 dron önlediğini duyururken Bahreyn 74 füze ve 123 dron imha ettiğini açıklamıştır. Bu rakamlar İran’ın ağır baskı altında dahi bölgesel maliyet üretme kapasitesini tamamen kaybetmediğini göstermektedir.

Ayrıca Rusya’nın İran’a sınırlı ölçüde istihbarat desteği sağlamaya başlaması, Tahran’ın bölgesel hedeflere yönelik saldırı kapasitesini belirli ölçüde koruduğunu göstermektedir. Bundan hareketle İran’ın asıl kozunun ABD ve müttefiklerine maliyet yükleme kapasitesi olduğu görülmektedir. Savaş riskinin deniz ticaret maliyetlerini yükseltmesi ve Hürmüz Boğazı üzerindeki baskının artması, çatışmanın maliyetini Pentagon bütçesinin ötesine taşıyabilecek bir potansiyel yaratmaktadır. Artan petrol fiyatları bu eğilimin ilk göstergeleridir.

Sonuç olarak savaşın askerî tablosu iki temel gerçeği aynı anda ortaya koymaktadır. İran, ABD’nin mutlak askerî üstünlüğü karşısında zayıflamış olsa da bölgedeki kritik ekonomik hatlara zarar verebilecek kapasitesini tamamen kaybetmiş değildir. ABD ise İran üzerinde hava üstünlüğü sağlayarak operasyon maliyetini düşürmeyi başarmıştır. Buna rağmen mevcut tablo rejimin kısa vadede çökeceği varsayımını desteklememektedir. Bu nedenle Washington’daki karar alıcılar açısından savaşın devamına ilişkin temel belirleyici unsur, İran’ın elinde kalan füze ve dron kapasitesinin yaratabileceği ekonomik ve bölgesel maliyetin büyüklüğü olacaktır.

ABD kamuoyunun Trump yönetimine baskısı

İç siyasette Trump yönetimi, kendisinden önceki başkanların izlediği çizgiyi takip ederek savaşı başlatmak için Kongre’den ön onay alma yoluna gitmemiştir. Mevcut Amerikan mevzuatı bu konuda zaten önemli ölçüde muğlaklıklar barındırmaktadır. ABD Kongresi, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana resmî bir savaş ilanında bulunmamış, buna rağmen ABD, Kore, Vietnam, Irak ve Afganistan gibi tam ölçekli çatışmalara girmiştir. Bu tarihsel pratik, yürütmenin savaş başlatma kapasitesinin çoğu zaman hukuki sınırlardan ziyade siyasi dengeler tarafından belirlendiğini göstermiştir. Bununla birlikte üç temel dinamiğin belirleyici olduğunu söylemek mümkündür.

İlk olarak 1973’te kabul edilen Savaş Yetkileri Yasası (War Powers Resolution) teoride başkanın yetkilerini sınırlayan bir çerçeve sunsa da uygulamada bu sınırlama oldukça zayıf kalmaktadır. Yasaya göre başkan, kuvvet kullanımından sonra 48 saat içinde Kongre’ye rapor sunmak zorundadır. Kongre açık bir yetki vermezse 60 gün içinde harekâtın sonlandırılması ve en fazla 30 günlük ek sürenin güvenli çekilme için kullanılması gerekir. Mevcut tabloda Kongre’nin iki kanadında da Cumhuriyetçilerin güçlü olduğu görülmektedir.

Buna rağmen Trump’ı sınırlamaya yönelik bir irade oluştuğu varsayılsa bile başkanın bu yasayı çeşitli yollarla aşması mümkündür. Tarihsel örnekler bu konuda geniş bir hareket alanı sunmaktadır. Trump, Barack Obama’nın 2011’de Libya operasyonunda yaptığı gibi söz konusu faaliyetlerin “savaş” değil yalnızca hava kuvvetlerinin kullanıldığı sınırlı bir askerî operasyon olduğunu ileri sürebilir. Nitekim İran’a yönelik saldırıların Savunma Bakanlığı tarafından “savaş” yerine “askerî operasyon” olarak tanımlanması bu tür bir yoruma zemin hazırlamaktadır. Alternatif olarak, 2019’da Yemen’deki operasyonları sınırlamayı amaçlayan yasa tasarısını veto ettiği örnekte olduğu gibi Kongre’nin girişimlerini veto ederek süreci bloke edebilir. Bu nedenle War Powers Resolution hukuki açıdan önemli bir çerçeve sunmakla birlikte, başkanı fiilen otomatik olarak durduran bir mekanizma üretmemektedir.

Bu zayıflığın mevcut siyasi tabloda da karşılığı bulunmaktadır. Trump’ın karşısındaki siyasal koalisyon henüz onu geri adım atmaya zorlayacak ölçüde güçlü görünmemektedir. Nitekim Senato, Tim Kaine öncülüğündeki savaşı sınırlama girişimini 47’ye karşı 53 oyla reddetmiştir. Temsilciler Meclisi ise benzer bir girişimi 212’ye karşı 219 oyla geri çevirmiştir. Bu sonuçlar Trump’ın savaş kararına yönelik kayda değer bir rahatsızlığın bulunduğunu göstermektedir,ancak bu rahatsızlık henüz bağlayıcı bir Kongre iradesine dönüşmüş değildir.

İkinci olarak Trump’ı Kongre karşısında daha kırılgan hâle getirebilecek başlıca unsur savaşın maliyetidir. ABD’de diğer birçok ülkeden farklı olarak bütçenin kontrolü Kongre’dedir. Kongre yalnızca bütçeyi onaylamakla kalmaz, aynı zamanda ödenekleri de belirler. Trump’ın savaşın maliyetini karşılamak için ek ödenek talep etmesi gerektiğinde Kongre’nin etkisi artacaktır. Savaşın ilk 100 saatinde toplam maliyetin yaklaşık 3,7 milyar dolara ulaştığı düşünüldüğünde ve İran’ın yaratabileceği zararlarla bu maliyetin daha da artabileceği hesaba katıldığında yürütmenin bir noktada ek finansman arayışına girmesi muhtemeldir. Bu maliyetin yaklaşık 200 milyon dolarlık kısmının önceden bütçelendirilmiş olduğu bilinmektedir. Geri kalan yaklaşık 3,5 milyar dolarlık bölüm olağan bütçe sınırlarının dışına çıkmıştır. Dolayısıyla Trump’ın savaşın maliyetini karşılayabilmek için Kongre’den ek ödenek talep etmesi ve bu süreçte Demokratların desteğine ihtiyaç duyması olasıdır.

Üçüncü olarak kamuoyu baskısı da Trump üzerinde iç siyasi bir sınır oluşturabilir. Şu aşamada Amerikan kamuoyu yekpare bir savaş karşıtı çizgiye geçmiş değildir. Ancak zaman ilerledikçe petrol fiyatlarının ve enflasyon etkisinin daha görünür hale gelmesi bu tabloyu değiştirebilir. Özellikle Demokratların görece avantajlı olduğu Kasım 2026 ara seçimleri yaklaştıkça savaşın ekonomik maliyeti iç siyasette daha belirleyici bir konu haline gelebilir. Buna ek olarak Amerikan askerlerinin kayıplarında artış yaşanması kamuoyunda ciddi tepkiler doğurabilir. Başka bir ifadeyle çatışma Amerikan seçmeni için gündelik hayat pahalılığına ve uzun süreli belirsizliğe dönüşürse bugün sınırlı olan siyasi itiraz daha örgütlü bir baskıya evrilebilir.

Bu çerçevede ABD açısından savaşın nihai hedefinin Tahran’da rejim değişikliği olduğu varsayımı gerçekçi görünmemektedir. Daha muhtemel olan senaryo, İran’ın askerî kapasitesinin ciddi ölçüde sınırlandırılması, rejimin içeride oluşabilecek protesto dalgalarını bastırma kapasitesinin zayıflatılması ve ekonomik baskının artırılmasıdır. Amaç, rejimi dış politikadan çok iç ekonomik ve siyasi sorunlarla meşgul olacağı bir denkleme sürüklemektir.

Bununla birlikte Trump’ın uzun ve maliyetli savaşlardan kaçınmak istediği bilinmektedir. Bu nedenle erken bir çıkış seçeneği oluşturma arayışı güçlüdür. Bununla birlikte askerî açıdan Washington’ın zafer ilan edebileceği bir zemin şimdiden oluşmuş durumdadır. Rejimin kilit isimlerinin öldürülmüş olması ve İran’ın askerî kapasitesinin önemli ölçüde aşındırılması, ABD açısından bir çıkış anlatısı üretmek için yeterli görülebilir. Kısa vadede rejime karşı büyük bir protesto dalgası oluşmaz ya da etnik gruplar üzerinden yeni bir iç cephe açılmazsa Trump, İran rejiminin yeterince zayıflatıldığını ve bundan sonrasının İran toplumunun meselesi olduğunu söyleyerek savaşı siyasi bir zafer hikâyesiyle sonlandırmaya çalışabilir. Buna karşılık askerî baskının sürdürülmesi tercih edilirse ABD, uzun süredir uzaklaşmak istediği Ortadoğu’da kendisini daha derin bir angajmanın içinde bulabilir.

Yasir Atalan

Dr. Yasir Atalan, Center for Strategic and International Studies bünyesindeki Futures Lab’de direktör yardımcısıdır. Çalışmaları teknoloji ve uluslararası güvenlik alanına odaklanmakta, özellikle yapay zekânın çatışma dinamiklerini nasıl dönüştürdüğünü incelemektedir. Dr. Atalan, yapay zeka ajanlarının savunma ve dış politika sistemlerine sorumlu biçimde nasıl entegre edilebileceğini araştırmaktadır.