İran’ın Silahlı Kürt Örgütlere Yönelik Saldırılarında Veriler Ne Söylüyor?

İran’ın Silahlı Kürt Örgütlere Yönelik Saldırılarında Veriler Ne Söylüyor?
İran’ın silahlı Kürt örgütlere yönelik kuvvet kullanımı, İKDP, Komala ve PAK’a karşı sınır ötesi hassas vuruş ve sürekli baskıya, PJAK’a karşı ise İran topraklarındaki doğrudan güvenlik operasyonlarına dayanan farklılaşmış bir nitelik taşımaktadır.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Araştırmacı Çağatay Balcı

İran’ın, Nisan ayında ABD/İsrail ile sağlanan ateşkese rağmen Irak’ta konuşlu silahlı Kürt örgütlere yönelik saldırılarını sürdürmesi, bu politikanın nasıl anlamlandırılması gerektiği konusunda önemli bir belirsizlik ortaya çıkarmıştır. Bu çerçevede, İran’ın ABD/İsrail savaşından bağımsız olarak silahlı Kürt örgütlerin oluşturduğu tehdide karşı yeni bir stratejiye yöneldiği değerlendirmeleri öne çıkarken söz konusu saldırıların ABD ve İsrail’in elinde tutmaya çalıştığı koza karşı sürekli baskı oluşturma amacı taşıdığı da ileri sürülmektedir. Temmuz ayı içindeki saldırılara ilişkin veriler ise İran’ın Irak’ta konuşlu silahlı Kürt örgütlere yönelik yeni yaklaşımının konjonktürel ya da yalnızca taktik düzeyde şekillenen bir politikadan ibaret olmadığını, aksine belirli önceliklere dayanan sistematik bir caydırıcılık stratejisine tekabül ettiğini göstermektedir.

Hedef tercihlerinin anlamı

İncelenen veri setinde toplam 27 saldırı olayı yer almakta, bazı saldırıların aynı anda birden fazla örgütü hedef alması nedeniyle örgüt bazındaki toplam hedeflenme sayısı 32’ye ulaşmaktadır. Benzer biçimde, bazı saldırılarda birden fazla silah sisteminin eş zamanlı olarak kullanılması, toplam silah kullanım sayısının 35’e çıkmasına yol açmıştır. Bu tablo, İran’ın operasyonlarını tek boyutlu bir mantıktan ziyade eş zamanlı ve çok boyutlu bir baskı stratejisi çerçevesinde yürüttüğüne işaret etmektedir.

Veriler, ilk etapta İran’ın temel güvenlik önceliğinin sınır ötesindeki silahlı Kürt örgütleri fiziksel olarak bütünüyle tasfiye etmek olmadığını düşündürmektedir. Doğrudan kara operasyonunu gerektiren böylesi bir amacın aksine söz konusu saldırılar, örgütlerin hareket kabiliyetini sınırlandırmayı, güvenli barınma alanlarını ortadan kaldırmayı ve bu yapıları sürekli baskı altında tutmayı hedefleyen bir “kalıcı caydırıcılık” yaklaşımına işaret etmektedir. Bu bağlamda saldırıların anlamı, yalnızca askerî başarı ekseninde değil İran’ın tehdit algısını yönetme biçimi üzerinden de okunmalıdır.

Verilerin en dikkat çekici bulgularından birini hedef dağılımı oluşturmaktadır. İncelenen dönemde saldırıların %50’si İran Kürdistan Demokrat Partisi’ni (İKDP), %25’i Komala’yı ve %25’i PAK’ı hedef almıştır. Bu dağılım, İran’ın söz konusu örgütler arasındaki tehdit önceliklendirmesine ilişkin önemli bir gösterge sunmaktadır. İKDP’nin açık ara en yoğun hedeflenen örgüt konumunda bulunması, Tahran’ın bu yapıyı gerek örgütsel kapasitesi gerekse sürekliliği, siyasi görünürlüğü ve İran Kürtleri üzerindeki tarihsel etkisi bakımından daha öncelikli bir tehdit olarak değerlendirdiğini düşündürmektedir.

Buna karşın Komala ve PAK’ın yaklaşık olarak eşit düzeyde hedef alınmış olması, İran’ın tehdit algısının yalnızca örgüt büyüklüğü değişkeniyle açıklanamayacağını göstermektedir. Komala’nın ideolojik geçmişi ve İran içindeki tarihsel örgütlenme deneyimi ile PAK’ın özellikle son yıllarda geliştirdiği askerî yapılanma ve propaganda stratejisi birlikte değerlendirildiğinde, İran’ın farklı nitelikteki tehditleri benzer yoğunlukta bir baskı altında tutmaya çalıştığı görülmektedir. Bu durum, Tahran’ın örgütler arasındaki farklılıkları gözeten ancak belirli bir örgütün hareket alanını genişletmesine imkân vermemeyi amaçlayan dengeleyici bir baskı stratejisi izlediğine işaret etmektedir.

Operasyonel tercihlerin anlamı

İran’ın söz konusu süreçte kullandığı silah ve saldırı tiplerine ilişkin veriler ise operasyonel tercihlerinin anlaşılması bakımından önemli göstergeler sunmaktadır. Saldırılarda kullanılan silahların yaklaşık %66’sını dronlar oluşturmaktadır. Buna karşılık füze ve balistik füze sistemlerinin toplam payı yaklaşık üçte bire ulaşırken suikast yöntemine yalnızca tek bir olayda başvurulmuştur. Bu dağılım, İran’ın sınır ötesi operasyonlarında dron temelli hassas vuruş kapasitesine belirgin biçimde ağırlık verdiğini göstermektedir.

İnsansız hava aracı kullanımının bu denli baskın hâle gelmesi, İran’ın klasik kara operasyonlarından uzaklaşarak düşük maliyetli, sürekliliği sağlanabilir ve siyasi maliyeti görece düşük operasyon modellerine yöneldiği şeklinde yorumlanabilir. İnsansız hava araçları sayesinde İran, Irak merkezî hükümetiyle doğrudan çatışma riskini sınırlandırarak hedeflerine yönelik saldırılar düzenleyebilmekte, operasyon maliyetlerini azaltabilmekte ve personel kaybı riskini asgari düzeyde tutabilmektedir. Bu durum aynı zamanda İran’ın silahlı Kürt örgütlere yönelik caydırıcılık yaklaşımının giderek daha teknoloji merkezli bir karaktere büründüğü izlenimi vermektedir.

Füze ve balistik füze kullanım oranı ise farklı bir stratejik mesaj taşımaktadır. Bu sistemlere daha çok yüksek görünürlüğe sahip operasyonlarda başvurulması, söz konusu saldırıların psikolojik etki üretmeyi amaçladığını da düşündürmektedir. İran’ın zaman zaman balistik füzelere başvurması, hedef örgütlere olduğu kadar Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne ve bölgedeki diğer aktörlere yönelik bir güç gösterisi olarak da değerlendirilebilir. Bu nedenle füze saldırılarını hem taktik bir eylem hem de stratejik bir iletişim aracı olarak değerlendirmek mümkündür.

Coğrafi dağılımın anlamı

Diğer yandan saldırıların coğrafi dağılımına ilişkin veriler de İran’ın tehdit haritasının anlaşılmasına önemli katkı sunmaktadır. Saldırıların %77,5’inin Erbil, %22,5’inin ise Süleymaniye vilayetinde gerçekleşmiş olması dikkat çekicidir. Özellikle Erbil çevresindeki Köysancak, Degala, Bahirka ve Daraşakran gibi alanların sık aralıklarla hedef alınması, İran’ın operasyonlarını rastgele gerçekleştirmediğini, aksine örgütlerin konuşlanma alanları ile lojistik ve eğitim altyapısına odaklanan belirli bir hedefleme örüntüsü izlediğini düşündürmektedir.

Köysancak’ın tek başına yedi kez hedef alınmış olması bu açıdan dikkat çekicidir. Söz konusu bölgenin silahlı Kürt örgütler tarafından uzun yıllardır yerleşim ve eğitim alanı olarak kullanılması, buradaki saldırı yoğunluğunu açıklayan başlıca unsurlardan biridir. Benzer biçimde Surdaş, Degala ve Balisan gibi noktaların tekrar tekrar hedef alınması, İran’ın söz konusu grupların belirli coğrafyalardaki varlık ve faaliyetlerini süreklilik arz eden bir tehdit olarak değerlendirdiğini düşündürmektedir. Başka bir ifadeyle, İran’ın saldırılarının yalnızca olay odaklı değil aynı zamanda mekân odaklı bir güvenlik anlayışı çerçevesinde şekillendiği anlaşılmaktadır.

Can kaybı verilerinin anlamı

Can kayıplarına ilişkin veriler de operasyonların niteliğine dair önemli ipuçları sunmaktadır. Örgüt bazında toplam kayıplar incelendiğinde İKDP’nin 44, Komala’nın 16 ve PAK’ın 14 zayiat verdiği görülmektedir. Bununla birlikte daha dikkat çekici olan husus, ölü ve yaralı sayıları arasındaki farklılıktır. İKDP’de yaralı sayısının ölü sayısına kıyasla belirgin biçimde yüksek olması, bu örgüte yönelik saldırıların ölümcül sonuç üretmekten ziyade operasyonel kapasiteyi aşındırıcı bir etki ortaya çıkardığını düşündürmektedir. Buna karşılık Komala’da ölü sayısının yaralı sayısını aşması, bu örgüte yönelik bazı saldırıların daha yüksek öldürücülük düzeyine ulaştığı biçiminde yorumlanabilir.

Bu farklılıklar, İran’ın her örgüte yönelik özdeş bir operasyonel yaklaşım benimsemediğini düşündürmektedir. Hedef örgütün yapısı ve konuşlandığı bölgenin yanı sıra istihbarat imkânları ve operasyonel maliyetler gibi değişkenlerin de başvurulan kuvvet düzeyinin belirlenmesinde etkili olduğu değerlendirilmektedir. Dolayısıyla İran’ın saldırı stratejisi, standart bir modelden ziyade hedefe ve koşullara göre farklılaşan esnek bir askerî planlama anlayışına işaret etmektedir.

Verilerin genelinde dikkat çeken bir diğer unsur, saldırıların sürekliliğidir. İncelenen dört aylık dönemde saldırılar belirli kriz anlarıyla sınırlı kalmamış, aksine düzenli aralıklarla devam etmiştir. Bu durum, İran’ın yakın geçmişten farklı olarak yalnızca misilleme anlayışıyla hareket etmediğini düşündürmektedir. Söz konusu saldırılar, sınır ötesinde sürekli baskı oluşturarak örgütlerin yeniden yapılanma kapasitesini sınırlandırmayı amaçlayan daha uzun vadeli bir güvenlik politikasının parçası olarak değerlendirilebilir. Bu baskı, örgütlerin güvenli üs bölgeleri oluşturmasını, eğitim faaliyetlerini sürdürmesini ve insan kaynağı temin etmesini güçleştirmektedir.

Bu yolla Tahran, tehdidin kendi sınırlarına ulaşmasını beklemek yerine sınır ötesinde baskı altına alınmasına dayanan bir güvenlik yaklaşımı izlemektedir. Irak Kürdistan Bölgesi, bu çerçevede İran açısından ulusal güvenliğin sınır ötesindeki dış kuşaklarından biri olarak değerlendirilmektedir. Dolayısıyla söz konusu saldırılar, klasik sınır güvenliği operasyonlarının ötesine geçen ve tehditleri İran topraklarına ulaşmadan sınır ötesinde baskılamayı amaçlayan bir ileri savunma anlayışının yansıması olarak okunabilir.

Söz konusu veriler, İran’ın silahlı Kürt örgütlere yönelik saldırılarının rastlantısal ya da yalnızca taktik gerekçelerle açıklanamayacağını düşündürmektedir. Hedef seçimindeki öncelikler, insansız hava aracı ağırlıklı operasyon anlayışı, belirli coğrafi alanlarda yoğunlaşan saldırılar ve örgütlere göre farklılaşan kuvvet kullanımı bir arada değerlendirildiğinde, İran’ın sistematik ve uzun vadeli bir sınır ötesi baskı stratejisi izlediği görülmektedir. Bu stratejinin, örgütleri tamamen tasfiye etmekten ziyade hareket serbestilerini daraltmaya, örgütsel kapasitelerini aşındırmaya ve sürekli bir caydırıcılık ortamı oluşturmaya yönelik olduğu değerlendirilmektedir.

Bu noktada söz konusu saldırı stratejisinin PJAK’ı büyük ölçüde kapsam dışında bırakması, İran’ın silahlı Kürt örgütlere yönelik yaklaşımının örgütlerin konuşlanma biçimine ve faaliyet sahasına göre farklılaştığına işaret etmektedir. İKDP, Komala ve PAK’a ait kamp ve yerleşim alanlarının büyük bölümünün Irak Kürdistan Bölgesi’nde, Erbil ve Süleymaniye çevresinde yoğunlaşması, bu örgütleri İran’ın sınır ötesi hassas vuruşlarının doğrudan hedefi hâline getirmektedir. Buna karşılık PJAK’ın örgütsel varlığının önemli bir bölümünü İran topraklarında ve dağlık sınır bölgelerinde sürdürmesi, bu örgütü söz konusu sınır ötesi saldırı örüntüsünün büyük ölçüde dışında bırakırken İran güvenlik güçleriyle doğrudan saha çatışmalarının tarafı hâline getirmektedir.

Nitekim Temmuz 2026’da Piranşehr, Bane ve çevresinde yaşanan çatışmalar bu ayrışmayı somutlaştırmaktadır. 1-2 Temmuz gecesi Piranşehr’de İKDP mensupları ile İran güvenlik güçleri arasında yaşanan çatışmada altı İKDP mensubu hayatını kaybetmiştir. Aynı dönemde İran’ın Kürdistan eyaletine bağlı Bane kırsalında güvenlik güçlerinin, aralarında PJAK’ın önde gelen isimlerinden birinin de bulunduğu örgüt mensuplarını taşıyan bir araca müdahalesi sonucunda dört örgüt üyesi hayatını kaybetmiştir. Mahabad’da da PJAK ile Devrim Muhafızları arasında ayrı bir çatışma yaşanmış; Paveh ve Bane’deki saldırılarda ise en az dört güvenlik görevlisi hayatını kaybetmiştir.

Bu gelişmeler, PJAK’ın saldırılardan tamamen muaf tutulduğu yönündeki basitleştirici okumanın gözden geçirilmesini gerektirmektedir. Temmuz ayı verileri, PJAK’ın da doğrudan çatışmalara maruz kaldığını, bununla birlikte İran’ın bu örgüte yönelik angajmanının İKDP, Komala ve PAK’a yönelik sınır ötesi ve altyapı odaklı vuruşlardan farklı olarak, İran topraklarında gerçekleştirilen nokta operasyonları ve pusu temelli müdahaleler biçiminde şekillendiğini göstermektedir. Başka bir ifadeyle İran’ın silahlı Kürt örgütlere yönelik yaklaşımı, örgütlerin coğrafi konumlanışı, örgütsel yapısı ve İran’la tarihsel çatışma biçimlerine göre farklılaşmaktadır. Bu çerçevede İKDP, kurumsal ve örgütsel kapasitesinin yanı sıra Irak Kürdistan Bölgesi’ndeki yerleşik varlığı nedeniyle sınır ötesi hassas vuruşların öncelikli hedefi hâline gelirken, PJAK’ın daha dağınık ve mobil yapısı örgütü İran topraklarında doğrudan güvenlik operasyonları ve saha çatışmalarının hedefi hâline getirmektedir.

Sonuç olarak mevcut eğilimlerin sürmesi hâlinde İran’ın özellikle İKDP merkezli, ancak Komala ve PAK’ı da kapsayan baskı politikasını devam ettirmesi beklenebilir. İnsansız hava araçlarına dayalı hassas vuruş kapasitesinin bu politikanın başlıca araçlarından biri olmayı sürdürmesi ve Erbil ile Süleymaniye çevresindeki kritik örgütlenme alanlarının öncelikli hedefler arasında kalması muhtemeldir. Buna karşılık PJAK’a yönelik angajmanın İran topraklarında yürütülen güvenlik operasyonları ve nokta çatışmalar biçiminde, düşük yoğunluklu ancak süreklilik gösteren bir baskı hattı üzerinden ilerlemesi beklenmektedir. Bu çerçevede İran’ın silahlı Kürt örgütlere yönelik kuvvet kullanımı, İKDP, Komala ve PAK’a karşı sınır ötesi hassas vuruş ve sürekli baskıya, PJAK’a karşı ise İran topraklarındaki doğrudan güvenlik operasyonlarına dayanan farklılaşmış bir nitelik taşımaktadır.