ABD’nin Kasım 2025’te açıkladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi, Trump yönetiminin Ortadoğu tasavvurunu, ittifak mimarisine bakışını, İran’a atfettiği yeri ve çok kutupluluk tartışmaları bağlamında ABD’nin liderliğini nasıl kurguladığını son derece berrak biçimde ortaya koyuyor.
ABD’nin Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisinde İran ve Ortadoğu
Trump yönetiminin Kasım 2025’te açıkladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi (National Security Strategy, NSS), Washington’da yalnızca rutin bir bürokratik yükümlülüğün yerine getirilmesi olarak değil, yeni dönemin dış politika manifestosu olarak okunabilir. 1986 tarihli Goldwater–Nichols Savunma Bakanlığı Yeniden Yapılanma Yasası’nın 603. maddesi uyarınca Başkan’ın Kongre’ye sunmakla yükümlü olduğu bu belge, teorik olarak her yıl hazırlanması öngörülen, pratikte ise kimi zaman geciken, kimi zaman da hiç yayımlanmayan strateji belgeleri silsilesinin son halkasını oluşturmaktadır.
NSS, yürütme organının ulusal güvenlik vizyonunu yasama organına resmî biçimde ilettiği bir çerçeve metindir. ABD’nin hangi tehditleri önceliklendirdiğini, hangi coğrafyalara ne ölçüde güç tahsis edeceğini, askerî kapasiteden diplomasiye, ekonomik araçlardan ittifak sistemine kadar sahip olduğu tüm enstrümanları nasıl kullanmayı tasarladığını ortaya koyar. Kâğıt üzerinde Kongre’ye dönük ve iç politika saikleriyle kaleme alınmış gibi görünse de her NSS aynı zamanda Washington’un müttefiklerine ve hasımlarına gönderdiği kapsamlı bir siyasi mesaj niteliği taşır.
Rapor İran konusunda ne söylüyor?
Yeni NSS’de İran yalnızca üç kez anılmaktadır. Bu atıfların ikisi doğrudan nükleer program ve vekil ağlara referansla yapılmakta, ayrıca Tahran, Ortadoğu’nun “başlıca istikrarsızlaştırıcı unsuru” olarak etiketlenmektedir –ki bu ifade önceki strateji belgelerinden devralınmış bir nitelemedir. Metinde asıl dikkat çekici unsur ise içerikten ziyade ton değişimidir. İsrail’in 7 Ekim sonrasındaki askerî operasyonları, 12 günlük çatışma ve “Gece Yarısı Çekici Operasyonu” sonrasında İran’ın nükleer kapasitesi ile bölgesel manevra alanının “ciddi biçimde zayıflatıldığı” özellikle vurgulanmaktadır.
Bu anlatı, önceki NSS metinleriyle karşılaştırıldığında belirgin bir kırılmaya işaret etmektedir. 2017’deki ilk Trump NSS’sinde İran, Kuzey Kore ile birlikte “haydut rejimler” kategorisinde konumlandırılmış, ABD için başlıca tehditlerden biri olarak tanımlanmış ve Amerikan güvenliğine, hatta doğrudan “homeland”e yönelen bir risk olarak çerçevelenmişti. Söz konusu belgede İran’a 17 kez atıf yapılması, bu merkezî konumu açık biçimde yansıtmaktaydı. 2022’deki Biden NSS’si ise İran dosyasını “diplomasi ile caydırıcılık” dengesi ve liberal uluslararası düzen söylemi üzerinden ele almıştı.
Kasım 2025’te açıklanan yeni belge ise bu iki yaklaşımı da gölgede bırakan farklı bir çizgi sunmaktadır. İran artık merkeze alınması gereken sistemik bir meydan okumadan ziyade, çevrelenmiş, kapasitesi kısmen tahrip edilmiş ve dolayısıyla etkisi azaltılmış bir tehdit olarak resmedilmektedir. Washington’un İran dosyasını yönetilmesi gereken bir riskten çok, büyük ölçüde “halledilmiş” bir güvenlik sorunu olarak rafa kaldırdığı izlenimi güçlenmektedir.
Bu İran okuması, belgenin Ortadoğu bölümünün genel mimarisinden bağımsız değildir; aksine, bölgenin ABD’nin stratejik öncelik sırasındaki düşüşünü mümkün kılan temel dayanaklardan birini oluşturmaktadır. Metin, Ortadoğu’nun Washington gözündeki eski merkezî konumunun açık biçimde gerilediğini kayda geçirmektedir. Bölge, üç çekirdek başlık –İsrail’in güvenliği, enerji arzının sürekliliği ve stratejik deniz ticaret hatlarının açık tutulması– dışında artık ABD dış politikasının ana odağı değildir. NSS, Ortadoğu’da sınırlı ve seçici müdahale anlayışıyla hareket edileceğini ifade etmektedir. Bölüme verilen başlıktan da anlaşılacağı üzere Washington, bu coğrafyadaki güvenlik “yükünü” giderek daha fazla müttefiklerinin omuzlarına devretme iddiasındadır. Güvenlik üretme işini İsrail’e, Körfez monarşilerine ve kısmen Türkiye’ye bırakan ABD, kendisini daha çok diplomatik mimar, teknoloji ve silah sağlayıcısı rolüne yerleştiren bir çerçeve çizmektedir.
İran’ı “çevrelenmiş ve zayıflatılmış” bir dosya olarak tanımlayan bu yeni anlatı, tam da bu nedenle kritiktir. Zira ancak İran tehdidinin kontrol altına alındığı varsayımıyla Ortadoğu, Amerikan siyasetinde başlıca kriz sahası olmaktan çıkarılabilmekte; yönetilebilir riskler ve kârlı yatırım alanlarından oluşan bir havuz olarak yeniden tanımlanabilmektedir.
Belge Tahran’da nasıl okundu?
İran’ın resmî söylemi, strateji belgesini ABD’nin bölgeyi İsrail ve enerji hatları ekseninde okuyan çıkar odaklı bir metin olarak çerçevelemektedir. Güvenlik ve istihbarat çevrelerine yakın medya organları ise NSS’yi, ABD’nin yıllardır “değerler” söylemini araçsallaştırdığının tarihsel bir itirafı olarak yorumlama eğilimindedir. Bu bağlamda insan hakları ve demokrasi vurgusunun geri plana itilmesi, “Batı’nın ikiyüzlülüğünün ifşası” şeklinde sunulmakta; Filistin meselesine neredeyse hiç yer verilmemesi ise Washington’un İsrail güvenliği dışında bütüncül bir bölgesel vizyonunun kalmadığının kanıtı olarak işlenmektedir.
Reformcu çevreler ve diaspora medyası ise belgeyi farklı bir yerden okumaktadır. Bu çevrelere göre ABD, İran’ı artık ne masaya oturtulacak kilit bir aktör ne de acilen dizginlenmesi gereken varoluşsal bir tehdit olarak görmektedir. Aksine İran, İsrail’in askerî müdahaleleriyle büyük ölçüde kontrol altına alınmış bir güvenlik sorunu olarak paketlenmektedir. Bu tablo, rejim açısından oyunun dışına itilme ve kaderinin başta İsrail olmak üzere başka aktörler tarafından belirlenmesi riskini ve endişesini artırmaktadır.
ABD sonrası Ortadoğu: Riskler ve fırsatlar
Bu belgenin Trump yönetiminin önümüzdeki üç yılda birebir izleyeceği bir yol haritası olarak okunması elbette tartışmalıdır. Strateji belgeleri çoğu zaman sahadaki dalgalanmalara göre esner, bazı başlıklar tamamen rafa kaldırılabilir. Bununla birlikte, tüm bu esneklik payına rağmen ABD’nin Kasım 2025’te açıkladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi, Trump yönetiminin Ortadoğu tasavvurunu, ittifak mimarisine bakışını, İran’a atfettiği yeri ve çok kutupluluk tartışmaları bağlamında Amerikan liderliğini nasıl kurguladığını son derece berrak biçimde ortaya koyuyor.
Bu pencere İran ekseninden okunduğunda ortaya çıkan ilk sonuç şudur: Washington’un İran’la kapsamlı bir anlaşma arayışında olmadığı açıktır. Metinde ne yeni bir nükleer mutabakata giden yol haritası çizilmekte ne de büyük bir pazarlığa kapı aralanmaktadır. Nükleer altyapının kritik unsurlarının “yok edildiği”, bölgede istikrarsızlık ve tehdit üreten direniş ekseninin ise artık ciddi bir tehdit üretmeyecek ölçüde zayıflatıldığı varsayımına yaslanan ABD, adeta “İran dosyasını” kapatmış gibi davranmaktadır. Geriye, İran’ın çevrelenmiş hâlde tutulmasına hizmet eden ağır ekonomik yaptırımlar, gerektiğinde doğrudan ve sınırlı müdahaleler ve başta İsrail olmak üzere müttefiklerin sürekli baskısı kalmaktadır. Bu tablo, Tahran’ı ne açık savaş ne de gerçek bir barış anlamına gelen, uzun ve yıpratıcı bir “stratejik bekleme odasına” mahkûm etmektedir.
İran dışındaki aktörler açısından bakıldığında ise Trump’ın bölgedeki büyük güçlere “kendi çevrelerinde daha fazla sorumluluk almaları” çağrısı, stratejik profillerini yükseltmeleri için kayda değer fırsatlar sunmaktadır. Ancak bu fırsatlar, ABD dış politikasının pratik işleyişi dikkate alındığında ciddi riskler barındırmaktadır. Egemenlik ve içişlerine karışmama vurgusu Ortadoğu’dan bakıldığında kâğıt üzerinde cazip görünse de bölge Washington’un başkalarının dosyalarına müdahil olma konusundaki yapısal eğilimini yakından tanımaktadır. Trump söylem düzeyinde müdahale etmeme ve yerel aktörlere daha fazla otonomi devretme iddiasında bulunsa da hegemonik güçlerin temel refleksi değişmemektedir: Hegemon müdahale eder, zira buna muktedirdir ve muktedir kalmak için müdahale etmesi gerektiğini bilir.
Bu bağlamda belgede yer alan “Amerika Birleşik Devletleri, hiçbir ülkenin çıkarlarımızı tehdit edecek kadar baskın hâle gelmesine izin veremez” ifadesi, NSS’nin en çıplak gerçekliğini ele vermektedir. Metin bir yandan “her dosyaya girmeyeceğiz” diyerek ABD’nin jandarma rolünden çekildiği izlenimini yaratmakta, diğer yandan dünya çapında güç piramidinin en tepesinde kalma hakkını kendisine saklamaktadır. Bu durum, uygun görülen her koşulda sahaya inme, ittifakları mobilize etme ve güç dağılımını yeniden ayarlama refleksinin canlı kalacağı anlamına gelmektedir.
Sonuç olarak, İsrail’in merkeze alındığı, İran’ın zayıflatılmış bir tehdit olarak paketlendiği ve ABD’nin küresel önceliklerini Asya-Pasifik’e kaydırdığı bir denklemde, bölge ülkeleri için en makul seçenek kendi güvenliklerini bölgesel işbirliği ve güvenlik ortaklıkları üzerinden üretmektir. Ulusal kapasiteleri güçlendirmek, ABD’ye bağımlılığı azaltacak şekilde ortaklık ağlarını çeşitlendirmek ve esnek bölgesel koalisyonlar kurmak artık bir tercih değil, zorunluluktur. Nitekim NSS, Washington’un arzu ettiği yük paylaşımı ağını desteklemek üzere ticaret, teknoloji paylaşımı ve savunma tedarikinde daha elverişli koşullar vadeden bir çerçeve de sunmaktadır. Bu çerçeve doğru okunduğu takdirde, Ortadoğu başkentleri için aynı zamanda bir fırsat penceresi anlamına gelebilir.