Yüksek enflasyon, genç işsizliği ve altyapı için gerekli devasa finansman ihtiyacı, Tahran’ın dış politikasını “ekonomik oksijen” arayışına bağımlı kılmaktadır. Ancak bu oksijen kanalları artık çok daha sınırlıdır. İran, yakın vadede büyük stratejik revizyonlardan ziyade yaptırımların basıncını hafifletecek küçük açılımlara odaklanacaktır.
Dış Politika ve Ekonomi Kıskacındaki İran Tetik Mekanizmasına Çözüm Arıyor
İran ekonomisi uzun süredir yaptırımların baskısı altında kırılgan bir seyir izlemektedir. Özellikle 2018’de ABD’nin resmî adı Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) olan nükleer anlaşmadan çekilmesi ve yaptırımları daha sert biçimde uygulamaya koyması, ülke ekonomisini derin bir türbülansa sürüklemiştir. Bu gelişme yalnızca Amerikan yaptırımlarını geri getirmekle kalmamış ve ikincil yaptırımların gölgesi, Avrupa’daki bankalar ve şirketlerin yaptırımlardan kaçınmak amacıyla İran’dan çekilmesine yol açmıştır. Avrupa başkentleri siyasi düzeyde anlaşmayı savunmuş olsa da büyük Avrupalı firmalar “ABD finansal sistemine erişim” ve “ikincil yaptırım” risklerini göz ardı edememiştir. Bu nedenle 2018 sonrasında enerji, otomotiv, nakliye ve yüksek teknoloji gibi alanlarda Avrupalı şirketler hızla İran’dan çekilmiştir. Avrupa’nın finansal alanda geliştirdiği INSTEX adlı alternatif mekanizma ise finansal aracılıkta yetersiz kalmıştır.
Yaptırımlar konusunun tarihsel bağlamını kavrayabilmek için 2018 öncesi dönemi anlamak önemlidir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK), 2006’dan itibaren İran’ın nükleer programı nedeniyle 1737, 1747, 1803 ve 1929 sayılı kararlarla bir dizi yaptırım uygulamıştır. Bu kararlar; teknoloji transferi yasakları, silah ambargosu, belirli kişi ve kurumların mal varlıklarının dondurulması ve bankacılık kısıtlamalarını kapsamaktadır. Yüksek seyreden petrol fiyatları ve yaptırımların uygulanmasındaki görece esneklik nedeniyle İran bu dönemde yaptırımlardan ekonomik açıdan ciddi zarar görmemiştir.
Bununla birlikte esas kırılma 2012’de yaşanmıştır. Avrupa Birliği (AB), İran’dan petrol ithalatını yasaklamış ve İran bankalarını SWIFT sisteminden çıkarmıştır. Böylece ülkenin döviz kanalları tıkanmış ve ekonomi hızla küçülmeye başlamıştır. ABD yaptırımlarına alışmış bir düzen varken AB’nin sisteme katılması, İran için asıl kırılma noktası olmuştur. Bu baskı, İran’ı P5+1 ülkeleri (ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya) ile bir orta yol bulmaya zorlamış ve KOEP Temmuz 2015’te imzalanarak Ocak 2016’da yürürlüğe girmiştir.
İran ekonomisi, 2012’de 644 milyar dolarlık GSYİH ile zirveye ulaştıktan sonra birkaç yıl içinde 500 milyar doların altına inmiştir. 2016’da KOEP sonrası kısmi bir toparlanma gözlense de 2018’de ABD’nin anlaşmadan çekilmesiyle ekonomi yeniden gerilemiştir. 2020’de pandemiyle birleşen yaptırım baskısı GSYİH’yi 262 milyar dolara kadar düşürmüştür. 2024’te ise 437 milyar dolara ulaşılmış olsa da ekonomi hâlen 2012 seviyesinden oldukça uzaktır. Bu tablo, yaptırımların İran’ın ekonomik kapasitesini uzun vadeli olarak daralttığını ve geçici diplomatik rahatlamaların yapısal toparlanma için yetersiz kaldığını göstermektedir.
Milli gelir dışındaki diğer birçok ekonomik gösterge de benzer biçimde olumsuz bir seyir izlemektedir. 2024’te tüketici enflasyonu Dünya Bankası verilerine göre yüzde 32’nin üzerindeyken 2025 yazında bu oran yüzde 40’ı geçmiştir. Genç işsizliği de kronikleşmiştir; 15-24 yaş grubunda oran yüzde 22-23 bandında seyrederken genç kadınlarda bu oran daha da yüksektir. Yüksek enflasyon, düşük büyüme ve genç işsizliği üçlüsü toplumsal beklentilerle ekonomik gerçeklik arasındaki farkı derinleştirmektedir. Bu durum beyin göçünü hızlandırmakta, umutsuzluğu artırmakta ve periyodik sokak gösterileri aracılığıyla siyasi baskıyı yoğunlaştırmaktadır.
Toplumsal alanda, özellikle eğitimli genç nüfusun beklentileri karşılanmadıkça yönetim üzerindeki baskı artmaktadır. Üniversite mezunlarının iş bulamaması, yüksek vasıflı kadınların işgücüne katılımındaki sınırlılıklar ve kronik barınma sorunları, devletin meşruiyetini sorgulatan bir arka plan yaratmaktadır. Tahran yönetimi bu baskıları bastırmak için zaman zaman güvenlikçi yöntemlere başvurmaktadır. Ancak ekonomik gerçeklikten kaynaklanan huzursuzluk, uzun vadede yalnızca baskı politikalarıyla kontrol edilmesi giderek zorlaşacak bir dinamik oluşturmaktadır.
Altyapı ve kamu maliyesi de ciddi sorunlarla karşı karşıyadır. Öncelikle ülkede büyük ölçekte kamu altyapı yatırımlarına ihtiyaç duyulmaktadır. Ancak devletin bu yatırımları gerçekleştirecek düzeyde kamu gelirine sahip olmadığı görülmektedir. Özellikle enerji santralleri ve petrol kuyularının modernizasyonu birincil derecede öncelikli alanlar arasında yer almaktadır. Yaz aylarında yaşanan elektrik kesintileri yalnızca sanayi üretimini değil, sıcak bölgelerde halkın günlük yaşamını da doğrudan etkilemektedir. Enerji iletim hatlarından ulaştırmaya, limanlardan sanayi tesislerine kadar birçok alanda yenileme ihtiyacı birikmiş durumdadır. Bu ihtiyacın büyüklüğünün yüz milyarlarca dolar seviyesinde olduğu tahmin edilmektedir. Geçtiğimiz yıllarda yalnızca mevcut altyapıyı yenilemek için 150-200 milyar dolar fon gerektiği belirtilirken 12 günlük İran-İsrail çatışması sonrasında ortaya çıkan ilave altyapı hasarı nedeniyle bu rakamın 500 milyar dolara kadar yükselmiş olabileceği dile getirilmektedir.
Grafik: 2000-2024 İran Gayri Safi Yurtiçi Hasılası-GSYİH (milyar USD).
Kaynak: Dünya Bankası.
Avrupa’nın Yeni Hamlesi
2025 yazında Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya (E3) tetik mekanizmasını resmen başlattı. E3 ülkeleri, İran’ın Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (UAEA) erişimi yeniden sağlaması, zenginleştirme stoklarını düşürmesi ve ABD ile yeniden müzakereye dönmesi hâlinde sürecin altı aya kadar ötelenebileceğini açıkladı. Bu gelişme, Avrupa’nın yalnızca siyaseten değil hukuken de 2015 öncesi yaptırım zeminine dönmeye hazır olduğunu göstermektedir.
AB’nin bu hamlesi, İran için esasen daha fazla diplomatik daralma anlamına gelmektedir. ABD yaptırımlarının ana araçları hâlihazırda devrede olduğundan, ekonomik açıdan yeni baskının yükünün sınırlı olacağı tahmin edilmektedir. Ancak bu adımın hukuki meşruiyet boyutunun çok daha güçlü olacağı değerlendirilmektedir. AB’nin yaptırımları yeniden devreye sokması, küresel şirketlerin uyum davranışını sertleştirecek ve ikincil yaptırım riskini büyütecektir. Sürecin olumsuz şekilde tamamlanması hâlinde üç önemli sonuç doğacaktır:
-
BM yaptırımlarının yeniden ihdas edilmesi durumunda Avrupa’nın kendi çerçevesinde uyguladığı yaptırımlar da devreye girecek ve hatta daha da sertleştirilecektir. AB’de mukim şirketlerin İran’la kalan sınırlı ticari bağlarının neredeyse sıfırlanacağı öngörülmektedir.
-
Hukuki “şemsiyenin” güçlenmesi, Rusya ve Çin’deki büyük şirketlerin dahi ikincil yaptırımlardan daha fazla çekinmesine yol açacaktır. Hükümetleri siyasi olarak itiraz etse de şirketlerin uyum birimleri daha ihtiyatlı davranacaktır.
-
Kararın psikolojik ve finansal etkisi navlun, sigorta ve ödeme kanallarındaki maliyetleri artıracaktır. Bu da ekonomik açıdan büyük bir çöküş olmasa da “kalınlaşan sürtünme” olarak tanımlanabilecek ek maliyetler yaratacaktır.
Bu üç sonucun birleşimi, İran’ın diplomatik manevra alanını belirgin biçimde daraltacaktır.
Daralan Manevra Alanı
İran ekonomisinin son yirmi yılı, yaptırımların ve özellikle uluslararası konsensüsün ne kadar dönüştürücü bir etki yaratabileceğini göstermektedir. 2012’de AB’nin yaptırımlara katılmasıyla başlayan ekonomik gerileme süreci, 2018’de ABD’nin ikincil yaptırımları uygulamaya koymasıyla daha da derinleşmiştir. Avrupa, siyasi düzeyde nükleer anlaşmayı savunsa da şirketlerin risk hesapları ağır basmış ve İran ile ekonomik bağlar büyük ölçüde kopmuştur. E3’ün tetik mekanizmasını resmen başlatmış olması, Avrupa’nın hukuken de 2015 öncesi yaptırım çizgisine dönmeye hazırlandığını göstermekte ve bu, AB-İran hattında kalan zayıf bağların dahi kopma noktasına geldiği anlamı taşımaktadır.
Halihazırda uygulanmakta olan yaptırımlar zaten maksimum seviyede olduğu için ekonomik açıdan yeni baskının yükünün sınırlı kalması muhtemeldir. Çin ve Rusya’nın, BMGK kararlarına rağmen İran ile belirli ölçüde ticareti sürdürmeleri beklenmektedir. Ancak şirket düzeyinde ikincil yaptırım riski belirleyici olmaya devam edeceği için bu işbirliği Tahran’a mutlak bir çıkış kapısı sunmamaktadır. Burada asıl değişim, meşruiyet alanında ortaya çıkmaktadır. Zira ABD’nin İran’a uyguladığı yaptırımlar, BM şemsiyesi altında daha güçlü bir zemine oturmaktadır. Bu gelişme, Washington’un diplomatik baskı kapasitesini artıracak ve de facto olarak ABD’nin elini güçlendirecektir.
Sonuç olarak bu gelişmeler, İran’ın diplomatik ve ekonomik manevra alanını giderek daraltmaktadır. Yüksek enflasyon, genç işsizliği ve altyapı için gerekli devasa finansman ihtiyacı, Tahran’ın dış politikasını “ekonomik oksijen” arayışına bağımlı kılmaktadır. Ancak gelinen noktada bu oksijen kanalları son yıllarda olduğundan bile daha sınırlıdır. Bu nedenle İran, yakın vadede büyük stratejik revizyonlardan ziyade yaptırımları hafifletecek küçük açılımlara odaklanacaktır. Ne var ki Çin ve Rusya’nın desteği bu tabloyu köklü biçimde değiştirmeye yetmeyeceği gibi ekonomi belirleyici olmaya devam edecek olsa da stratejik sınırlar yine güvenlik öncelikleri tarafından tayin edilecektir.
Murat Aslan, Prof. Dr., Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi.