İran’ın Hürmüz Boğazı Yönetim Planı Neyi Değiştiriyor?

İran’ın Hürmüz Boğazı Yönetim Planı Neyi Değiştiriyor?
Hürmüz Boğazı Yönetim Planı, 1982’den bu yana transit geçiş rejimine yöneltilmiş en kapsamlı ve somut itiraz niteliği taşımaktadır. Bu adımla birlikte boğazın kontrolüne ilişkin yaklaşım ilk kez iç hukuk düzlemine taşınmış, Tahran’ın savaş sonrasına yönelik daha kalıcı bir statü arayışı açık biçimde görünür hale gelmiştir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Araştırmacı Oral Toğa

İran onlarca yıldır Hürmüz Boğazı’nı kapatma tehdidini gündemde tutmuştur. 1980’lerdeki Tanker Savaşı sırasında, 2012 yaptırım krizinde ve 2019’daki tanker el koyma olaylarında benzer söylemler tekrar edilmiş, bu söylemler her defasında tehdit düzeyinde kalmıştır.

Mart 2026’da İran’ın yasama organı olan İslami Şûra Meclisi tarafından kabul edilen “Hürmüz Boğazı Yönetim Planı” ise önceki örneklerden niteliksel olarak ayrışmaktadır. Söz konusu düzenleme, boğaz üzerinde egemenlik, denetim ve gözetim iddiası ortaya koymakta, geçiş ücreti uygulamasını öngörmekte ve belirli ülkelere ait gemilere yönelik kısıtlamalar getirmektedir.

Bu adımla birlikte boğazın kontrolüne ilişkin yaklaşım ilk kez iç hukuk düzlemine taşınmış, Tahran’ın savaş sonrasına yönelik daha kalıcı bir statü arayışı açık biçimde görünür hale gelmiştir.

Hürmüz rejimi hangi hukuki zemin üzerine kurulu?

Uluslararası boğazlardan geçiş hakkının temel referans noktası Korfu Kanalı Davası’dır. Uluslararası Adalet Divanı bu kararında, barış zamanında devletlerin savaş gemilerinin uluslararası seyrüseferde kullanılan boğazlardan kıyı devletinin ön iznini almaksızın geçebileceğini hükme bağlamıştır. Geçişin “masum” nitelikte olması yeterli kabul edilmiştir. Kıyı devletinin bu geçişi engelleme ya da askıya alma yetkisi bulunmamaktadır. 1958 tarihli Cenevre Karasuları Sözleşmesi de 16. maddesinin 4. fıkrasında uluslararası boğazlardaki masum geçişin askıya alınamayacağını açıkça düzenlemiştir.

Karasularının genişletilmesi bu alanda kritik bir eşik oluşturmuştur. İran’ın 1959’da, Umman’ın 1972’de karasularını 12 deniz miline çıkarmasıyla Hürmüz Boğazı’ndaki açık deniz koridoru ortadan kalkmış ve boğaz bütünüyle örtüşen karasuları içinde kalmıştır. UNCLOS III Müzakereleri bu soruna “transit geçiş” formülüyle yanıt üretmiştir.

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 37-44. maddeleri arasında düzenlenen bu rejim, masum geçişten yapısal olarak ayrılmaktadır. 44. madde, transit geçişin hiçbir koşulda askıya alınamayacağını açık biçimde hükme bağlamaktadır. Bu kapsamda hava araçları boğaz üzerinden uçabilir, denizaltılar batık seyir gerçekleştirebilir. Kıyı devletinin ön izin şartı getirmesi veya ücret talep etmesi mümkün değildir. Düzenleme yetkisi ise deniz güvenliği, çevre koruma, balıkçılık ve gümrük gibi sınırlı alanlarla tanımlanmıştır.

Bu çerçevede Hürmüz Boğazı, münhasır ekonomik bölgeleri birbirine bağlayan ve uluslararası seyrüseferde kullanılan bir boğaz niteliği taşımaktadır. Dünya deniz ticaretine konu petrolün yaklaşık dörtte birini ve küresel LNG ticaretinin beşte birini taşıyan bu dar suyolu, transit geçiş rejiminin en kritik uygulama alanlarından biri olarak öne çıkmaktadır.

İran neden transit geçişi tanımıyor?

İran’ın transit geçiş rejimine itirazı ne yeni ne de yüzeyseldir. Tahran, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni 10 Aralık 1982’de imzalarken eş zamanlı bir beyan yayımlamış, transit geçişin örf ve adet hukukunu yansıtmadığını, yalnızca sözleşmeye taraf devletlerin bu haktan yararlanabileceğini açıkça ifade etmiştir. Sözleşme ise hiçbir zaman onaylanmamıştır.

İç hukuk bu tutumla uyum içindedir. 1993 tarihli İran İslam Cumhuriyeti Deniz Alanları Kanunu, transit geçiş kavramına yer vermemektedir. 5. madde yabancı gemilerin geçişini yalnızca masum geçiş kapsamında tanımaktadır. 9. madde savaş gemileri, nükleer güçle çalışan gemiler ve tehlikeli madde taşıyan gemiler için ön izin şartı getirmektedir. 8. madde ise hükümete masum geçişi askıya alma yetkisi tanımaktadır. Bu hükümler, UNCLOS’un transit geçiş rejimiyle açık bir karşıtlık içindedir.

İran’ın hukuki savunmasının en güçlü dayanaklarından biri “ısrarlı itiraz eden devlet” (persistent objector) doktrinidir. Transit geçiş kavramı UNCLOS çerçevesinde şekillenmeden önce itiraz edilmiş, imza aşamasında resmî beyanla kayıt altına alınmış, 1993’te iç hukuka yansıtılmış ve kırk yılı aşkın süredir tutarlı bir devlet politikası olarak sürdürülmüştür.

Buna karşılık ileri sürülen karşı argüman da güçlüdür. İran, uzun yıllar boyunca fiilen transit geçişe izin vermiştir. ABD donanmasının Hürmüz Boğazı’ndan düzenli geçişleri devam etmiş, ticari deniz trafiği engellenmemiştir. ABD’nin 1979’dan bu yana yürüttüğü Seyrüsefer Özgürlüğü Programı da bu geçişleri sistematik biçimde icra etmiş ve kayıt altına almıştır. Bu fiilî durumun, İran’ın ısrarlı itiraz iddiasını zayıflattığı ileri sürülmektedir.

Bununla birlikte tartışma akademik düzlemde kesin bir sonuca ulaşmış değildir. Uluslararası Adalet Divanı’nın 1969 tarihli Kuzey Denizi Kıta Sahanlığı Davası kararında ortaya koyduğu ölçüte göre örf ve adet hukukunun oluşumunda “çıkarları özel olarak etkilenen devletlerin” uygulaması belirleyici kabul edilmektedir. Hürmüz bağlamında bu devletler İran ve Umman’dır ve her iki ülke de iç hukuklarında transit geçiş rejimine yer vermemiştir. Buna karşılık dünyanın en kritik deniz boğazlarından biri olan bu alanda, başlıca taraflardan İran ile ABD’nin UNCLOS’a taraf olmaması dikkat çekici bir paradoks ortaya çıkarmaktadır.

Yeni yasa ne getiriyor?

Hürmüz Boğazı Yönetim Planı’nın içeriği dört başlıkta toplanabilir. Birincisi, düzenleme boğaz üzerinde İran’ın egemenlik, denetim ve gözetim iddiasını açık biçimde ortaya koymaktadır. İkincisi, İran Riyali bazlı bir geçiş ücreti öngörülmektedir. Basına yansıyan bilgilere göre büyük tonajlı gemiler için yaklaşık iki milyon dolar seviyesinde bir tutar söz konusudur. Üçüncüsü, ABD, İsrail ve İran’a yaptırım uygulayan ülkelerin gemilerine geçiş yasağı getirilirken Çin, Rusya, Hindistan ve Pakistan bayraklı gemilere seçici geçiş imkânı tanınmaktadır. Dördüncüsü, düzenleme Umman ile ortak bir deniz protokolü hazırlanmasını öngörmektedir.

Fiilî uygulama yasa kabul edilmeden önce başlamıştır. Kişm Adası ile Larak Adası arasında, Devrim Muhafızları Ordusu ile bağlantılı aracılar tarafından işletilen bir kontrol noktası kurulmuş, gemilere rota kodu verilmiş ve ödeme tahsil edilmeye başlanmıştır. Bazı ödemelerin Çin Yuanı üzerinden yapıldığı da raporlanmıştır.

Bu düzenlemeyi önceki tehditlerden ayıran temel unsur, savaş sonrasına yönelik stratejik konumlanmadır. İran, savaşı sonlandırmaya yönelik ileri sürdüğü beş koşuldan biri olarak Hürmüz üzerindeki egemenliğinin tanınmasını gündeme getirmiştir. Bu durum, boğaz kontrolünün taktik bir araç olmanın ötesine geçerek kalıcı bir devlet talebine dönüştüğünü göstermektedir.

Uluslararası tepki sert olmuştur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 11 Mart 2026 tarihli 2817 sayılı kararıyla (Çin ve Rusya çekimser kalmıştır) İran’ın Körfez ülkelerine yönelik saldırılarını kınamış, Hürmüz Boğazı’nda transit geçişin engellenmesini uluslararası barış ve güvenliğe yönelik bir tehdit olarak tanımlamıştır. G7 ise güvenli ve ücretsiz seyrüseferin zorunluluğunu vurgulamıştır.

Hukuk çevrelerinde hâkim görüş, geçiş ücreti uygulamasının uluslararası hukukta bir karşılığı bulunmadığı yönündedir. Bununla birlikte bazı değerlendirmeler, transit geçiş rejiminin doktriner düzeyde güçlü biçimde korunduğunu, ancak kıyı devletinin bu kuralları ihlal etmeye hazır olduğu durumlarda uygulamada ciddi zorluklar ortaya çıkabildiğini göstermektedir.

Umman denklemi neden kritik?

Umman, Müsendem Yarımadası üzerinden Hürmüz Boğazı’nın güney kıyısını kontrol etmektedir. Uluslararası Denizcilik Örgütü tarafından belirlenen trafik ayırım şeması, boğazın en dar noktasında Umman karasularından geçmektedir. Bu durum, Umman’ı olası bir yeni rejim tartışmasında vazgeçilmez bir aktör haline getirmektedir. İran’ın tek başına boğazı hukuken düzenlemesi mümkün görünmemektedir.

Umman’ın pozisyonu ise dikkat çekici bir ikili yapı sergilemektedir. 1989’da Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ni onaylamış olmasına rağmen 1981 tarihli Kraliyet Kararnamesi yalnızca masum geçişi tanımakta ve savaş gemileri için ön izin şartı öngörmektedir. Bir UNCLOS tarafının kendi sözleşmesiyle uyumlu olmayan bir iç hukuk uygulamasını sürdürmesi, Hürmüz’deki hukuki belirsizliğin boyutunu ortaya koymaktadır. İki ülke arasındaki ilişkiler derindir. 1974 tarihli kıta sahanlığı anlaşması karşılıklı devriye haklarını da içermektedir.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Nisan başındaki açıklamasında “savaş sonrasında Hürmüz düzenlemeleri İran ile Umman arasında bir meseledir” ifadesini kullanması, bu dinamiği açık biçimde yansıtmaktadır. Bu yaklaşım, UNCLOS’un çok taraflı yapısıyla uyumlu bir çerçeve sunmamaktadır.

Umman ise “stratejik sessizlik” politikasını sürdürmektedir. Maskat’ta ABD-İran temaslarına ev sahipliği yaparken İran’ın egemenlik iddiasına ilişkin açık bir pozisyon ortaya koymamaktadır.

Tablo ne anlatıyor?

Gidişata ilişkin üç temel senaryo öne çıkmaktadır. Birincisi, boğazın askerî yöntemlerle yeniden açılmasıdır. ABD donanması çatışmanın ilk haftalarında çok sayıda İran deniz unsurunu etkisiz hale getirmiştir. Buna rağmen kıyıya yakın alanlardaki mayın tehdidi, kıyı savunma füzeleri ve dar suyolunda tırmanma ihtimali bu seçeneği yüksek maliyetli hale getirmektedir. İkinci senaryo, savaş öncesi statükoya geri dönülmesidir. Bu ihtimal, İran’ın yürürlüğe koyduğu düzenlemeyi geri çekmesini gerektirir. Kapsamlı bir barış anlaşması olmaksızın bu senaryonun gerçekleşmesi zor görünmektedir. Üçüncü ve daha olası görülen senaryo, İran’ın kontrol mekanizmasını bir kaldıraç olarak sürdürmesi ve sürecin müzakereler yoluyla yeni bir düzenlemeye evrilmesidir. İran-Umman hattında gündeme gelen ikili protokol bu eğilimin ilk işaretleri arasında değerlendirilmektedir.

Asıl dikkat çeken husus, söz konusu düzenlemenin yaratabileceği emsal etkisidir. Bir kıyı devletinin doğal bir uluslararası boğazı tek taraflı biçimde ücretlendirmesi ve seçici geçiş uygulaması, Babülmendep Boğazı’ndan Malakka Boğazı’na kadar diğer kritik geçiş noktalarında benzer taleplerin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilir. Bu durum, küresel güçler arasında yeni gerilim alanları doğurabilecek bir etki taşımaktadır.

İran’ın Süveyş Kanalı’nı örnek göstermesi ise hukukî açıdan geçerli bir karşılaştırma değildir. Süveyş yapay ve belirli bir devlete ait suyoludur. Doğal bir uluslararası boğazla aynı kategoride değerlendirilmesi mümkün değildir. Buna rağmen emsal etkisi, hukukî tutarlılıktan bağımsız biçimde ortaya çıkabilmektedir. Öte yandan Türk Boğazları, Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile düzenlenen kendine özgü bir statüye sahiptir. Türkiye’nin egemenliği ve düzenleme yetkisi uluslararası bir antlaşmayla tanındığı için İran’ın tek taraflı adımlarından doğrudan etkilenmemektedir.

Hürmüz Boğazı Yönetim Planı, 1982’den bu yana transit geçiş rejimine yöneltilmiş en kapsamlı ve somut itiraz niteliği taşımaktadır. Önceki krizlerde bağlayıcı bir metin bulunmaması, gerilim sona erdiğinde eski düzene dönüşü kolaylaştırıyordu. Bugün ise yürürlükte bulunan bir yasa, durumu önceki örneklerden ayırmaktadır. Üstelik bu düzenleme, İran’ın barış şartları arasında yer verdiği taleplerden birinin hukukî zeminini oluşturmaktadır. Bu nedenle savaşın sona ermesi, yasanın ortadan kalkacağı anlamına gelmemektedir. Düzenleme yürürlükte kaldığı sürece boğazın hukukî statüsü tartışmalı olmaya devam edecektir.