Yalnızca bombardıman yoluyla rejimin devrilemeyeceği yönündeki değerlendirme, İsrail’de büyük ölçüde kabul görmektedir. Bu nedenle bugün tartışmalar, askerî harekâtın ardından hangi stratejinin izlenmesi gerektiği sorusu üzerinde yoğunlaşmaktadır.
İsrail Dönüşen İran Stratejisiyle Neyi Hedefliyor?
Bilindiği üzere İsrail ve ABD’nin İran’a yönelik harekâtı, en başından itibaren rejim değişikliği hedefiyle kurgulanmıştır. Temel stratejik amaç, İran’ı nükleer programından, balistik füze kapasitesinden ve bölgesel vekil ağlarından vazgeçirerek Batı’yla uyumlu bir ülkeye dönüştürmektir. Bu doğrultuda izlenen askerî yaklaşımın görece yalın bir mantığa dayandığı söylenebilir. Buna göre sistemin sıklet merkezi Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) olarak tanımlanmış, Devrim Rehberi dâhil olmak üzere üst düzey liderlik kadrosunun tasfiye edilmesi hâlinde rejimin kendi ağırlığı altında çökeceği varsayılmıştır. Nitekim gerek Haziran 2025’teki 12 günlük çatışmada gerekse 28 Şubat 2026’da başlayan ikinci harekâtta saldırıların doğrudan DMO’yu, komuta zincirini ve liderlik kademesini hedef aldığı, sistemik felç doktrininin sahada büyük ölçüde uygulandığı görülmektedir.
Özellikle ikinci harekâtta hedef seti yalnızca liderlik ve komuta kademesiyle sınırlı kalmamış, ülkedeki güvenlik kurumlarının büyük bölümüyle birlikte çok sayıda altyapı, lojistik merkez ve kritik tesis de saldırıların hedefi hâline gelmiştir. Hava savunma sistemleri ve radar ağlarından havalimanları ve hava üslerine; petrol depolama ve rafineri tesislerinden petrokimya komplekslerine; çelik fabrikaları ve elektrik santrallerinden üniversitelere; internet, iletişim ve enerji altyapısından su arıtma tesislerine kadar uzanan çok sayıda çift kullanımlı stratejik nokta bu kapsamda vurulmuştur. Bu durum, harekâtın yalnızca askerî kapasiteyi zayıflatmayı değil devletin işleyişini ve toplumsal dayanıklılığını destekleyen kritik altyapıyı da baskı altına almayı amaçlayan daha geniş ölçekli bir stratejinin parçası olduğunu göstermektedir.
Ne var ki harekâtın zamanlamasına dair son dönemde İsrail içinden yansıyan ayrıntılar, tablonun düşünüldüğünden daha karmaşık olduğunu ortaya koymaktadır. İsrail’de bazı açık kaynaklara yansıyan değerlendirmelere göre füze altyapısının onarılması gerekçesiyle ikinci savaşın esasen 2026 yazına planlandığı, ancak Aralık 2025’teki halk protestolarının ve bunların Ocak 2026’da bastırılmasının bir fırsat penceresi olarak okunmasıyla harekâtın öne çekildiği ifade edilmektedir. Eğer söz konusu iddia doğru ise 28 Şubat’ta başlayan harekât, önceden tasarlanmış bir savaş değil zaman baskısı ve belirsizlik altında gelişen bir savaş olarak ortaya çıkmıştır. Üstelik bu savaşta siyasi ve askerî kademelerin hedef konusunda ayrıştıkları da görülmektedir. Siyasi kademe en baştan rejim değişikliği gibi azami bir hedef koyarken askerî kademe daha çok kapasiteleri aşındırmaya ve gelecekteki bir siyasal değişimin koşullarını hazırlamaya odaklanmıştır.
İsrail’in yanılgısı
Özellikle İsrail siyasi kanadının yıllardır savunduğu ve ABD’lileri de ikna ettiği bu hesaplamada temel bir eksiklik olduğu, her şeyden önce İran’ın siyasal kültürünün yeterince iyi okunmadığı söylenebilir. İran milliyetçiliğinin; hükümet-devlet ayrımı üzerinden hükümet karşıtlığı ile devlet karşıtlığının ayrı şeyler olduğunun; özellikle muhafazakâr kesim için Kerbela ve şehitlik anlatısının sistemi ayakta tutan bir bağ oluşturduğunun; keza İranlı karar alıcıların zaten tam da böylesi bir saldırı beklentisi içinde olup hazırlıklarını buna göre yaptıklarının hesaba katılmadığı görülüyor.
Daha güçlü bir hasım karşısında ölümün yenilgi değil meşruiyet kaynağı sayıldığı bir kültürde, öldürülen komutanların ve hedef alınan liderliğin yeni kahramanlara dönüştüğü, İran’ı tanıyanlar için bilinen bir gerçektir. Altyapıya yönelik saldırıların, azınlıklar arasında ayrılıkçılığın teşvik edilmesinin ve ülkenin medeniyetini yok etmeye dönük tehditlerin ise beklenenin tersine, rejim muhaliflerini de içine alacak biçimde milli ve vatansever bir refleksi körüklediği görülmektedir.
Sonuç olarak, askerî üstünlüğün siyasal sonuca dönüştürülemediği ve sahadaki üstünlüğün masada stratejik başarıya tahvil edilemediği bir “taktik zafer tuzağı”nın ortaya çıktığı söylenebilir. Bu çerçevede liderliğin hedef alınmasına dayanan strateji açısından Mücteba Hamenei kritik bir figür olarak öne çıkmaktadır. DMO üzerindeki etkisinin yüksek olması, siyasi kanatla güçlü ilişkilere sahip bulunması ve yaklaşık yirmi beş yıldır babasının yanında devlet yönetimi tecrübesi edinmiş olması nedeniyle, fakihlik niteliği tartışmalı olsa da yeni bir düzende toparlayıcı bir lider rolü üstlenebilecek ve siyasi-askerî ayrışmaların önüne geçebilecek isimlerden biri olarak değerlendirilmektedir. Bu nedenle Mücteba Hamenei, İsrail açısından potansiyel bir hedef konumundadır. Zira amaçlanan ayrışmaları derinleştirmek ve dekapitasyon stratejisinin sonuç üretmesini sağlamak için sistemi yeniden toparlayabilecek güçlü bir lider figürünün ortaya çıkmaması gerekmektedir.
Bütün bu tablo, İran’ın gerçekte iki ayrı savaş verdiğini göstermektedir. Bunlardan ilki, cephede devam eden ve devlet yapısının ayakta kalması sayesinde kazanılma ihtimali yüksek görünen askerî savaştır. Ancak asıl belirleyici olan ikinci savaş, bombardımanların sona ermesinin ardından başlayacaktır. Yıkılan altyapının yol açacağı ekonomik, sosyal ve kurumsal maliyetlerle şekillenecek bu süreç, İran açısından çok daha uzun soluklu ve karmaşık bir mücadele alanı yaratacaktır. Bu nedenle İran’ın esas sınavı, askerî çatışmanın değil savaş sonrasında ortaya çıkacak ekonomik ve toplumsal krizin yönetilmesi aşamasında başlayacaktır.
İsrail’in yeni strateji arayışı
İsrail’deki güvenlik elitleri de bu gerçeğin farkındadır. Nitekim yalnızca bombardıman yoluyla rejimin devrilemeyeceği yönündeki değerlendirme, İsrail’de büyük ölçüde kabul görmektedir. Bu nedenle bugün tartışmalar, askerî harekâtın ardından hangi stratejinin izlenmesi gerektiği sorusu üzerinde yoğunlaşmaktadır. Dahası, bu tartışmaların içeriği rejim değişikliği hedefinden vazgeçilmediğini, ancak bu hedefe ulaşmak için yeni yöntemler arandığını göstermektedir. Bu açıdan bakıldığında İsrail’deki tartışma, rejim değişikliğine yönelik yeni bir yaklaşımın ipuçlarını vermektedir. Tartışmanın genel hatlarıyla iki temel yaklaşım etrafında şekillendiği söylenebilir.
Bir uçta daha iddialı bir yaklaşım öne çıkmaktadır. Özellikle istihbarat çevrelerinde karşılık bulan bu görüşe göre rejim değişikliği hâlâ ulaşılabilir, hatta yakın vadeli bir hedef olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşımın temelinde, ekonomik yük altında ezilen ve rejimden hoşnutsuz geniş bir toplumsal kesimin, esas olarak korku nedeniyle sokağa çıkmadığı varsayımı yer almaktadır. Buna göre rejim, yıllar içinde dokunulmaz ve her şeyi kontrol edebilen bir aygıt görüntüsü oluşturarak güçlü bir korku duvarı inşa etmiştir. Dolayısıyla bu yaklaşımın öncelikli amacı, söz konusu korku duvarını yıkmak, rejimin yenilmezlik algısını aşındırmak ve devlet aygıtının aslında nüfuz edilebilir olduğunu topluma göstermektir.
Ülke içinde serbestçe hareket eden ajan görüntülerinin servis edilmesi ve iç güvenlik merkezlerinin hedef alındığına ilişkin bilgilerin yaygınlaştırılması da bu stratejinin bir parçası olarak değerlendirilmektedir. Bu noktada şiddet temelli yöntemlerin yerini giderek daha fazla etki operasyonlarının aldığı görülmektedir. Örneğin bazı değerlendirmelere göre üst düzey isimleri fiziksel olarak tasfiye etmek yerine, geçmişlerine ilişkin itibar zedeleyici bilgilerin sızdırılması ve bu yolla görevlerinden uzaklaştırılmaları hem daha düşük maliyetli hem de daha etkili bir yöntem olarak görülmektedir. Bu tür faaliyetlere sahte hesaplar ve yapay zekâ destekli figürler üzerinden yürütülen kampanyalar da eşlik etmektedir.
Nitekim bu kampanyalarda, özellikle savaş öncesi dönemde, Rıza Pehlevi’nin öne çıkarılmaya çalışıldığı görülmüştür. Savaşın seyriyle birlikte bu başlık bugün geri planda kalmış görünse de gelecekte Rıza Pehlevi ya da başka bir figür üzerinden benzer çalışmaların yürütülmesi ihtimal dâhilindedir. Bu yaklaşımı benimseyen çevrelerin vardığı temel sonuç, İran’a bir anlaşma yoluyla ekonomik nefes alma imkânı tanınmaması ve mevcut baskı rejiminin sürdürülmesi hâlinde rejimin 2026 yılı sonuna kadar ciddi bir çözülme sürecine gireceği yönündedir. Bu çevrelere göre rejim, son savaş uçağının bölgeden ayrıldığı anda değil, ekonomik ve siyasi kuşatma sürdüğü ölçüde zayıflayacak ve nihayetinde çökecektir. Bu nedenle gerek ilk gerekse ikinci harekât, nihai sonucu doğuracak süreçten ziyade, rejimin çözülmesine giden yolda birer ara aşama olarak değerlendirilmektedir.
Öteki uçta ise çok daha temkinli bir değerlendirme yer almaktadır. Bu görüşe göre rejim değişikliği bir varsayım ya da politika ön kabulü olarak benimsenmemelidir. Zira İran sisteminin, üst kademe ve komuta zincirine yönelik ağır darbelere rağmen kurumsallaşmış, çok katmanlı ve dayanıklı bir yapı olarak işlevsel sürekliliğini koruyabildiği görülmüştür. Bu yaklaşımı savunanlar, ekonomik baskının rejimi çökerteceği ya da en azından teslim olmaya zorlayacağı yönündeki varsayımın da sınırlı kaldığını belirtmektedir. Onlara göre bu değerlendirme, rejimin mevcut durumu varoluşsal bir mücadele olarak gördüğünü ve bu nedenle son derece ağır maliyetlere katlanmaya hazır olduğunu yeterince dikkate almamaktadır.
Aynı çevreler, dışarıdan rejim değişikliği yaratma kapasitesinin oldukça sınırlı olduğunu, sürgündeki Batı yanlısı gruplara aşırı anlam yüklemenin hatalı bir yaklaşım teşkil ettiğini ve gerçek bir dönüşümün ancak İranlı aktörlerin kendi içlerinden geniş tabanlı bir koalisyon oluşturmasıyla mümkün olabileceğini savunmaktadır. Hatta dışarıdan yürütülen açık etki kampanyalarının ters sonuçlar doğurduğu, Batı’nın İran’a bir “kukla yönetim” dayatmak istediği yönündeki resmî söylemi güçlendirdiği de bu çevreler tarafından dile getirilmektedir.
Bu yaklaşıma göre nükleer meselede rejim değişikliği beklentisine dayanarak politika üretmek gerçekçi değildir. Dolayısıyla kısmi de olsa bir siyasi uzlaşının ortaya çıkması, rejime belirli ölçüde ekonomik rahatlama sağlayacak olsa bile desteklenmelidir. Bu perspektif, nihai hedefi rejimin değişmesi olarak görmekten ziyade, nükleer programın sınırlandırılması ve bölgesel istikrarın korunması gibi daha somut ve ulaşılabilir hedeflere odaklanmayı önermektedir.
İki yaklaşımın ortaklaştığı nokta belirleyicidir. Askerî savaşın tek başına sonuç getirmediğinin kabul edilmesiyle birlikte mesele, artık askerî, siyasi, ekonomik ve örtülü araçları birleştiren sürekli bir mücadele olarak yeniden tanımlanmaktadır. Savaşta gelinen noktada artık genel kanaat rejim değişikliğinin, eğer gelecekse içeriden gelmek zorunda olduğu yönünde. Dışarıdan yapılabilecek olansa bu sürece zemin hazırlamaktan fazlası olamaz. Bu çerçevede gündeme getirilen araçların hayli somut olduğu göze çarpıyor. İnternet engellerini aşma imkânları, grevdeki göstericilere destek fonları, sivil toplumun güçlendirilmesi ve yeni bir protesto dalgasında güvenlik güçlerinin bastırma kapasitesini zayıflatacak siber ve bilişsel yetenekler bunların başında geliyor. Füze ve nükleer kapasitenin onarımını geciktirmeye dönük örtülü operasyonların süreceği de aynı mantığın bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Bütün bunlardan çıkarılabilecek sonuç, ateşkes ilan edilse, müzakere masası kurulsa ve savaş resmen bitse dahi İran’a yönelik İsrail operasyonlarının bitmeyeceği yönündedir. Bombardıman bir aşamadan ibaret olarak okunmalıdır. Bundan sonrası ise ülkenin kırılganlıklarına oynayarak orta vadede içeriden bir dönüşüm yaratmaya dönük örtülü, ekonomik ve bilişsel bir kampanya olacaktır. İran’ın asıl sınavının kalenin düşmemesiyle değil kuşatma kalktıktan sonra başlayacağı, İsrail’in de sıklet merkezini artık açıkça bu zemine, savaş sonrası ekonomik ve toplumsal hesaplaşmaya kaydırdığı söylenebilir.
Yine de bu yolun başarısının hiç de garanti olmadığı, üstelik bunun İsrail içinde de kabul edildiği görülüyor. İlk hesabı boşa çıkaran temel sorun burada da geçerlidir. Zira korku eşiği de ekonomik çöküş de iki ucu keskin bıçak gibidir. Ağırlaşan yoksunluğun bir noktada büyük bir toplumsal patlamayı tetikleyebileceği gibi güvenlik aygıtını daha da merkezîleştirip milliyetçi refleksi besleyerek rejimi tahkim etmesi de ihtimal dışı değildir. Bu noktadan sonra gelişecek her türlü toplumsal olay olabildiğince sert bir şekilde bastırılacaktır. Dahası, İran toplumunu birden çok kez yanlış okuyan bir aklın, aynı toplumun korkusunu ve öfkesini bir kez daha doğru hesaplayacağının da bir teminatı bulunmamaktadır. Sonuçta rejimin kaderini cephedeki üstünlük değil bu ikinci savaşın seyri belirleyecektir. İsrail’in bütün dikkatini şimdi tam da oraya yöneltmiş olması da bundandır.