Savaş İran’ı Varoluşsal bir Krize mi Sürüklüyor?

Savaş İran’ı Varoluşsal bir Krize mi Sürüklüyor?
Tahran'da ABD-İsrail askerî harekâtı sırasında pazartesi günü vurulan bir polis karakolunun enkazı arasına İran bayrağı yerleştirildi, 3 Mart 2026 Salı.
Tahran, ontolojik güvenlik anlayışından taviz vermek istemese de bu süreci bazı tavizler ve yeni gerilimler olmadan sürdürmesi güç görünmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Adana Alparslan Türkeş Bilim ve Teknoloji Üniversitesi Dr. Ögretim Üyesi Murat Cingöz

ABD-İsrail ile İran arasındaki savaş, günbegün meydana gelen gelişmeler kadar İran’ın varoluşsal (ontolojik) güvenliği bağlamında da önemli bir tartışma oluşturuyor. Aktörlerin istikrarlı bir kimlik kurma ve bunu sürdürme ihtiyacını ifade eden ve tutarlı biyografik anlatılar ve yerleşik rutinler üzerinden şekillenen ontolojik güvenlik, İran’ın özellikle dış politika ve güvenlik alanlarındaki tutumunu anlamada kilit rol oynayan kavramlardan birisi durumunda. Biyografik anlatılar, devletlerin eylemlerine tarihsel süreklilik ve anlam kazandırmak amacıyla seçici biçimde kurguladıkları anlatılardır. Rutinler ise kurucu ötekilerle (significant others) kurulan ilişkilerde tekrar eden davranış kalıplarıdır. Devletler fiziksel güvenlikleriyle birlikte bu anlatı ve rutinlerin sürekliliğini de korumaya çalıştığı için ontolojik güvenlik, aktörlerin varoluşsal kaygılarını yönetmelerinde merkezî bir rol oynar.

Ortadoğu’da 2023’te başlayarak İran ekseninde içinde bulunduğumuz süreçte zirveye ulaşan kriz ve gerginlik ortamı, tarihindeki en ciddi ontolojik güvenlik krizlerinden birini yaşamakta olan İran İslam Cumhuriyeti açısından klasik bir askerî çatışmanın ötesinde anlamlar içermektedir. Geleneksel güvenlik yaklaşımları İran ile ABD-İsrail arasındaki çatışmayı caydırıcılık, güç dengesi veya jeopolitik rekabet çerçevesinde açıklamaya çalışsa da bu tür yaklaşımlar Tahran’ın ağır maddi kayıplara rağmen neden maliyetli bir çatışma sürecinde ısrar ettiğini açıklamakta yetersiz kalmaktadır. Kuşkusuz bu, İran’ın tavrı kadar belki ondan da fazla hasımlarının onun ontolojik güvenlik kaygılarını tetikleyen hamleleriyle de ilgilidir. Her halükârda ortaya çıkan görüntünün konjonktürel bir gelişmeden çok güçlü bir örüntü olduğunu dikkate almak, İran’ın kendini ve savaşı konumlandırdığı yeri görmek açısından son derece önemlidir.   

İran neye direniyor?  

İran İslam Cumhuriyeti açısından ontolojik güvenlik arayışı, devrim sonrasında kurulan yeni rejimin kimliğinin inşasıyla doğrudan bağlantılıdır. Bu kimlikte anti-emperyalizm ve anti-Siyonizm, rejimin farklılık iddiasını ve iç meşruiyetini besleyen temel ideolojik dayanaklar durumundadır. İran, on yıllar boyunca bu karşıtlıklar etrafında şekillenen bir ağ kurmuş, vekil aktörler ve ideolojik dayanışma içinde olduğu yapılar aracılığıyla biyografik anlatılar ve rutinler üretmiştir. İran ve müttefikleri tarafından “direniş ekseni” olarak adlandırılan bu ağ, dış aktörler tarafından ise sıklıkla “Şii hilali” ya da “şer ekseni” gibi kavramlarla tanımlanmış ve bölgedeki çatışma ortamını derinleştirdiği ileri sürülmüştür. Bugün İran’ın direniş paradigmasına dayanan bu rutinleri hem sorgulanmakta hem de sistematik biçimde aşınmaktadır. Bu da İran’ın ontolojik taahhütleri ile maddi kapasitesi arasındaki gerilimi daha görünür hâle getirmektedir.

İran’a göre direniş ekseni, çatışmayı İran sınırlarından uzak tutmayı ve stratejik derinlik ile caydırıcılık sağlamayı amaçlayan bir güvenlik mimarisidir. Bir dönem Tahran’dan Akdeniz’e uzanan bu ağ, İran açısından önemli bir stratejik kazanım olarak görülmüştür. Ancak bu politika İran’a ekonomik kapasitesini aşan maliyetler yüklediği ve uluslararası izolasyonu derinleştirdiği gibi ağır yaptırımların sürmesinin de gerekçelerinden birini teşkil etmiştir. Stratejik derinlik sağladığı iddia edilen bu yapı, katı rutinlere bağlılık nedeniyle İran’ı zaman zaman istemediği çatışmalara sürüklemiş ve caydırıcılık üretmekte beklenen sonucu vermemiştir. Nitekim Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısının ardından yaşanan gelişmeler, İran’ı doğrudan dâhil olmak istemediği bir savaş ortamının içine çekmiştir.

Direniş ekseni işlevini koruyor mu?

Geride kalan iki buçuk yıl ve mevcut savaş, bu ağın ciddi biçimde zayıflamasına yol açmıştır. Hizbullah’ın ağır kayıplar vermesi ve Suriye’de direniş hattının temel direklerinden biri olan Esed rejiminin çöküşü, direniş mimarisinin batı kanadını önemli ölçüde aşındırmıştır. Özellikle Suriye’deki köklü değişim, İran’ın Levant bölgesiyle kurduğu kara bağlantısını zayıflatmış ve bölgesel savunma stratejisini ciddi biçimde zorlaştırmıştır. Bir zamanlar İran’ın vekil stratejisinin en güçlü unsurlarından biri olan Hizbullah ise istihbarat açıkları, hava saldırıları, suikastler ve kara operasyonları sonucunda ağır darbe almıştır. İran artık Levant sahasında devrimci rutinlerini eskisi kadar rahat sergileyebileceği bir zemine sahip değildir.

Üstelik İsrail ile yaşanan on iki günlük çatışma sırasında İran doğrudan hedef alınarak önemli kayıplar vermişti. Sürmekte olan savaş ise bu kayıplara yenilerini ve daha ağırlarını ekleyerek Devrim Rehberi Ali Hamenei dâhil olmak üzere çok sayıda üst düzey ismin hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Buna karşılık İran, bölgedeki ABD üslerini ve İsrail’i hedef alan saldırılar düzenlemiş, bazı bölge ülkelerinin toprakları da dolaylı biçimde bu gerilimin etkisine girmiştir. Bu saldırılar sırasında ABD ve İsrail de kayıplar vermiş olsa da İran’ınki ile kıyaslandığında bu kayıplar sınırlı kalmıştır. Buna rağmen İran, ABD ve İsrail karşıtı politikasını sürdürme konusunda ısrarcı bir tutum sergilemiştir.

Trump yönetimi İran açısından ağır bir diplomatik baskı yaratmış olsa da İran, savaşı önleyebilecek bir müzakere sürecini sonuçlandırmayı başaramamıştır. İran bazı tavizler karşılığında ABD ile anlaşma arayışına girse de Washington’un tüm taleplerini kabul etme konusunda isteksiz davranmıştır. Tahran kendi pozisyonunu haklılık üzerinden kurgulasa da devam eden savaş, İran’ın diplomatik manevra alanını daraltmakta, vekil ağını zayıflatmakta ve rejimi doğrudan hedef hâline getirmektedir. Bu gelişmeler İran İslam Cumhuriyeti’ni derin bir ikilemle karşı karşıya bırakmaktadır. Tahran, direniş paradigmasını törpüleme ya da kısmen terk etme yönünde artan pragmatik baskılarla karşı karşıyadır. Böyle bir adım, rejimin anlam dünyasının temelini oluşturan anlatıların çözülmesi ve derin bir kimlik krizinin ortaya çıkması sonucunu doğurabilir. Başka bir ifadeyle, İran açısından direniş paradigmasından uzaklaşmak, ciddi bir ontolojik güvensizlik riskini beraberinde getirecektir.

İran varoluşsal krizin eşiğinde mi?

İran İslam Cumhuriyeti’nin kimliğinin başlıca anlatıcıları konumundaki çekirdek lider figürlerinin etkisiz hale getirilmesi, rejimin biyografik sürekliliğinde son derece sarsıcı bir kırılma yaratmaktadır. Liderlik hedef alındığında, kimliğin yeniden üretimini mümkün kılan istikrarlı sosyal ve maddi zemin zayıflar. Bu durum aktörleri güçlü bir varoluşsal kaygıyla karşı karşıya bırakır. Sembolik caydırıcılığın aşınması da benzer derecede önemlidir. Tahran’ın kendisine yönelik yıkıcı saldırıları engelleyememesi, uzun süredir sürdürülen rutinlerin yeterince etkili olmadığına dair ciddi bir sorgulama doğurmuştur. Rejimin kendi fiziksel çekirdeğini koruyamaması, iç ve dış meşruiyetinin merkezinde yer alan “direniş” anlatısının da aşınmasına yol açmaktadır. Bu durumda bile İran, ağır maddi kayıplarına karşın ABD ve İsrail’e yönelik misillemelerini sürdürmektedir. Çünkü Washington’un taleplerine boyun eğmek ya da temel politika hatlarında radikal bir değişimi kabul etmek, İran açısından rejim kimliğinin çözülmesi anlamına gelecek bir varoluşsal krizi tetikleyebilir.

Bu nedenledir ki İran İslam Cumhuriyeti için “direniş paradigması”, bir dış politika tercihinden öte, rejim kimliğinin omurgasını oluşturan temel bir anlatıdır. Maddi altyapı ciddi zarar görse bile rejim, anlam dünyasında oluşabilecek daha derin bir iç krizi engellemek amacıyla ABD ve İsrail karşıtı rutinlerini sürdürmektedir. Bu noktada dikkat çekici olan, “maliyetli çatışma sürecinin” stratejik etkinliğinden ziyade kimliksel zorunluluklarla devam etmesidir. Rejim, direniş paradigması olmadan kendisini nasıl yeniden tanımlayacağını henüz bilmemektedir. Çünkü bu paradigma iç düzenle doğrudan bağlantılıdır. İran yönetimi uzun yıllardır direniş anlatısını “fitne anlatısı” ile ilişkilendirerek iç muhalefeti yabancı güçlerin yönlendirdiği bir “yumuşak savaşın” parçası olarak sunmuştur. Böylece iç politikadaki sorunlar dış tehdit anlatısı üzerinden anlamlandırılmış ve devrimci kimliğin sürekliliği korunmaya çalışılmıştır.

Direnişin maliyeti ne?

İran’da rejimin söylemleri ile toplumun refah beklentileri ve kimliksel aidiyetleri arasında giderek derinleşen bir ontolojik uyumsuzluk olduğu görülmektedir. Devlet bir zamanlar vaat ettiği fiziksel güvenliği ve ideolojik ihtişamı sağlayamadıkça bu gerilimin görünürlüğü artmaktadır. Dahası mevcut savaş ortamı bu meşruiyet krizini daha da keskinleştirmiştir. İran İslam Cumhuriyeti bugün devrim sonrasında kurduğu kimliğe ve bu kimliği taşıyan anlatı ve rutinlere sıkı biçimde bağlı kalmanın yarattığı bir sıkışmışlıkla karşı karşıyadır. 28 Şubat’ta başlayan savaş, direniş paradigmasının artık bir güç kaynağı olmaktan ziyade devlet kapasitesini zorlayan ağır bir yük haline geldiğini göstermiştir.

Uzun vadeli istikrar ve bölgesel barış için yalnızca uluslararası diplomasinin yeniden canlandırılması yeterli olmayacaktır. İran’ın biyografik anlatıları ve rutinleri üzerinde kapsamlı bir revizyon yapması da gerekecektir. Bu, artık maddi gerçeklikle uyumlu olmayan anlatıların kademeli biçimde terk edilmesi ve iç ve dış politikada daha pragmatik bir stratejik yaklaşımın benimsenmesi anlamına gelmektedir. Buna karşılık rejim mevcut rutinlere katı biçimde bağlı kalmaya devam ederse, devletin içeride ve dışarıda tehdit olarak gördüğü dinamikler daha da güçlenebilir. Mevcut savaş ortamı İran’ın ontolojik güvensizlik duygusunu derinleştirmektedir çünkü biyografik anlatıların ve rutinlerin maddi olarak sürdürülebilir olmadığı giderek daha açık hale gelmektedir.

İçeride devam eden sosyal, ekonomik ve siyasal krizler de devlet söyleminin inandırıcılığını ciddi biçimde aşındırmaktadır. Bu durum İran’ı hem iç hem de dış düzlemde kimliğinin sorgulandığı bir ontolojik güvenlik ikilemiyle karşı karşıya bırakmıştır. İran’ın karar alıcılarını zor bir süreç beklemektedir. Tahran, ontolojik güvenlik anlayışından taviz vermek istemese de bu süreci bazı tavizler ve yeni gerilimler olmadan sürdürmesi güç görünmektedir. İran İslam Cumhuriyeti’nin geleceği, kimliğini koruma refleksi ile değişen maddi koşullara uyum sağlama zorunluluğu arasındaki bu hassas dengeyi kurup kuramayacağına bağlıdır.

Murat Cingöz

Adana Alparslan Türkeş Bilim ve Teknoloji Üniversitesi Dr. Ögretim Üyesi