Sistan-Beluçistan’daki şiddetin seyri, büyük ölçüde İran’ın bölgesel tehdit değerlendirmelerine bağlı olacaktır. ABD ve İsrail ile yeni bir çatışma ihtimali gündemde kaldığı sürece Tahran’ın ön alıcı operasyonlarını sürdürmesi, silahlı Beluç grupların da bu operasyonlara misilleme saldırılarıyla karşılık vermesi beklenebilir.
Sistan-Beluçistan’da Tırmanan Şiddet ve İran’ın Tali Cephe Kaygısı
Eylül ayının başından itibaren İran’ın güneydoğusundaki Sistan-Beluçistan eyaletinde güvenlik güçleri ile silahlı Beluç gruplar arasındaki çatışmalar belirgin bir ivme kazanmıştır. Eyalet merkezi Zahidan başta olmak üzere Sarevan, İranşehr ve Rask gibi bölgenin önemli şehirlerinde yaşanan şiddetli çatışmalar, eyaletteki güvenlik denkleminin yeni bir evreye girdiğine işaret etmektedir. Bu tırmanışı salt yerel bir asayiş sorunu olarak okumak, olgunun stratejik derinliğini gözden kaçırma riski taşımaktadır. Zira Sistan-Beluçistan’daki şiddet sarmalı, İran’ın bölgesel tehdit algısında yaşanan dönüşümün iç güvenlik alanındaki yansımasıdır.
Eylül ve Ekim aylarındaki çatışmalarda silahlı Beluç gruplar ağır kayıplar vermiştir. İran güvenlik güçlerinin kayıplarındaki dikkat çeken husus ise kayıpların sayısından ziyade niteliğidir. Bölgenin en önemli iç güvenlik birimlerinden biri olan Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Şehid Seccad Karargâhı Komutanı Tuğgeneral Hüseyin Zarifi ile aynı karargâhta istihbarat sorumlusu olarak görev yapan Binbaşı Ahmet Herati Zerati’nin yanı sıra Zahidan emniyet müdür yardımcılarından Nusret İftihari ve Besic teşkilatının yerel kadın birimi komutanlarından Efsane Akila bu süreçte hayatını kaybetmiştir. Söz konusu isimlerin DMO’nun bölgesel komuta ve istihbarat yapısından emniyet teşkilatına, oradan da Besic’in yerel örgütlenmesine uzanan farklı birimlere mensup olması, şiddetin güvenlik mimarisinin bütününe yayıldığını göstermektedir. Bu tablo, bölgedeki çatışma ve şiddet yoğunluğunun ulaştığı düzeyi açık biçimde ortaya koymaktadır.
Tırmanışın arka planı
Söz konusu üst düzey kayıplar, aynı zamanda şiddetin Eylül ayından itibaren neden yoğunlaştığına dair önemli ipuçları sunmaktadır. Tırmanışın arka planındaki temel etken, İran güvenlik güçlerinin Ağustos ayının sonlarından itibaren bölgede yoğunlaştırdığı iç güvenlik operasyonlarıdır. Bu operasyonların bizzat yerel üst düzey komutanlar ve yetkililer tarafından sevk ve idare edilmesi, kayıpların niteliğini de açıklamaktadır. Nitekim Tuğgeneral Zarifi ve Binbaşı Zerati, yürütülen bir iç güvenlik operasyonu sırasında çıkan çatışmada hayatını kaybetmiştir. Dolayısıyla üst düzey kayıplar, silahlı grupların kendiliğinden geliştirdiği bir hedefleme stratejisinden çok güvenlik aygıtının sahada üstlendiği doğrudan ve inisiyatif alıcı rolün bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Grafik 1: Aylara göre çatışma ve silahlı eylemlerdeki artış.
Komuta kademesinin operasyon sahasına bu denli yakın konumlanması ise Tahran’ın bölgeye atfettiği aciliyetin somut bir göstergesidir. Bu yönüyle kayıplar, bir zafiyet göstergesi olmanın ötesinde, güvenlik aygıtının bölgede üstlendiği yüksek riskli ve saldırgan duruşun da bir diğer çıktısıdır. Başka bir deyişle sahadaki şiddet düzeyi, tarafların karşılıklı angajman yoğunluğunun artışıyla doğru orantılı biçimde yükselmektedir.
Tehdit algısı ve ön alıcı güvenlik mantığı
İç güvenlik operasyonlarındaki bu yoğunlaşma, Ağustos ayının son döneminde İran’ın tehdit algısında yaşanan yükselişle doğrudan ilişkilidir. Yeni bir ABD ve İsrail saldırısı ihtimali, Tahran’ı güvenlik alanında daha aktif ve önleyici adımlar atmaya yöneltmiştir. Bu yaklaşımın temel amacı, olası ikinci bir saldırı ve savaş sürecinde Sistan-Beluçistan’da silahlı Beluç gruplar aracılığıyla ortaya çıkabilecek istikrarsızlık riskini önceden asgari düzeye indirmektir. Bölgenin bu denli öncelikli hâle gelmesinin nedeni, ABD’nin Hürmüz Boğazı odaklı olarak gerçekleştirebileceği yeni bir operasyon açısından taşıdığı kritik konumdur. Bu jeostratejik gerçeklik, Tahran’ı tehdidin somutlaşmasını beklemek yerine onu kaynağında etkisizleştirmeye yönelik ön alıcı bir tutuma sevk etmektedir.
Tablo: Eylül-Ekim döneminde yaşanan başlıca olaylar.
Söz konusu yaklaşımın sahadaki yansımaları üç düzlemde izlenebilmektedir. İlk olarak, Fatımiyyun milislerinin bölgeye daha yoğun biçimde sevk edilmesi, Tahran’ın yerel güvenlik kapasitesini vekil unsurlarla tahkim etme eğilimini yansıtmaktadır. İkinci olarak, İran Kara Kuvvetleri Komutanı Ali Cihanşahi’nin Mekran kıyılarına özel kuvvetler, hızlı müdahale ve topçu birliklerinden oluşan on tugayın konuşlandırıldığını açıklaması, kıyı savunmasının konvansiyonel boyutunun güçlendirildiğini göstermektedir. Son olarak, İran genelinde sürdürülen “Canfeda” seferberlik kampanyasının Sistan-Beluçistan’da Besic aracılığıyla yoğunlaştırılması, toplumsal seferberlik araçlarının da bu güvenlik mantığına eklemlendiğini ortaya koymaktadır. Vekil milis, konvansiyonel askerî güç ve toplumsal seferberlik unsurlarının eş zamanlı olarak devreye sokulması, Tahran’ın bölgeyi tek boyutlu bir asayiş sahası olarak değil çok boyutlu bir savunma derinliği olarak kurguladığını göstermektedir. Bu bütüncül yaklaşım, kıyı hattındaki konvansiyonel hazırlık ile iç kesimlerdeki iç güvenlik operasyonlarının aynı stratejik hedefin tamamlayıcı bileşenleri olduğunu da teyit etmektedir.
Cephe gerisi kaygısı ve tehdit algısının sınırları
Bu yaklaşımın merkezinde, bölgeye yönelik olası bir hava harekâtı ya da amfibi harekât girişimi durumunda cephe gerisinin güvence altına alınması yer almaktadır. Tahran, kıyı bölgelerinin ötesinde, Sistan-Beluçistan’ın iç ve merkez kesimlerinde istikrarsızlık potansiyelini sınırlandırmayı hedeflemektedir. Ancak bu tehdit algısının kapsamını doğru tanımlamak önem taşımaktadır. İran’ın, ABD’nin olası bir amfibi çıkarma harekâtında silahlı Beluç gruplarla doğrudan iş birliğine yöneleceğine ya da hava harekâtının yaratacağı zayıflık ortamında bu grupların halk desteğini arkalarına alarak etnik bir ayaklanma başlatacağına dair bir tehdit algısı bulunmamaktadır. ABD’den gelen sinyaller de benzer biçimde böyle bir hazırlığa veya hedefe işaret eden herhangi bir emare içermemektedir.
Grafik 2: Çatışmaların ve silahlı eylemlerin yoğunlaştığı il ve ilçeler.
Bu noktada İran’ın tehdit algısının özü, bir isyan senaryosundan ziyade dikkat dağıtma ve kaynak aşındırma riskine dayanmaktadır. Tahran açısından asıl kaygı, olası bir ABD ve İsrail savaşında ülke savunmasına ve misillemeye odaklanılacağı bir dönemde, silahlı Beluç grupların odak, enerji ve kaynakların kanalize edilmesini zorunlu kılacak ülke içi tali cepheler oluşturmasıdır. Başka bir ifadeyle sorun, bu grupların savaşın sonucunu belirleme kapasitesi değil savaşın yönetimini zorlaştırma potansiyelidir. Bu ayrım, Tahran’ın tehdidi stratejik bir varoluş meselesinden ziyade operasyonel bir yük olarak tanımladığını göstermekte ve hedefli, ön alıcı operasyonları neden tercih ettiğini de açıklamaktadır.
İran’ın ön alıcı iç güvenlik operasyonlarına karşı silahlı Beluç grupların güvenlik güçlerini hedef alan misilleme saldırılarını artırması, bölgede şiddeti tırmandıran bir etki-tepki sarmalı yaratmaktadır. Bu süreç, dikkat çekici bir paradoksu da beraberinde getirmektedir. Tahran’ın savaş koşullarında açılabilecek tali bir cepheyi önlemek amacıyla yürüttüğü operasyonlar, kısa vadede tam da engellemeyi hedeflediği cephenin henüz savaş başlamadan hareketlenmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla ulusal ölçekte şekillenen tehdit algısı, yerel düzeyde yeni güvenlik riskleri üretmektedir. Önümüzdeki dönemde Sistan-Beluçistan’daki şiddetin seyri, büyük ölçüde İran’ın bölgesel tehdit değerlendirmelerine bağlı olacaktır. ABD ve İsrail ile yeni bir çatışma ihtimali gündemde kaldığı sürece Tahran’ın ön alıcı operasyonlarını sürdürmesi, silahlı Beluç grupların da bu operasyonlara misilleme saldırılarıyla karşılık vermesi beklenebilir. Böylece olası bir bölgesel savaşa yönelik hazırlıklar, Sistan-Beluçistan’da düşük yoğunluklu çatışmaların süreklilik kazanmasına zemin hazırlayabilir.