ABD’nin İran Kıyısındaki Harekâtı ve Hedef Seçiminin Anlamı

ABD’nin İran Kıyısındaki Harekâtı ve Hedef Seçiminin Anlamı
İran kıyısında vurulan hedefler ne rastgele seçilmiştir ne de yalnızca bir misillemeden ibarettir. Eldeki veriler, en açık biçimde Hürmüz üzerindeki denetimi ele geçirmeye dönük zorlayıcı bir harekâta işaret etmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Araştırmacı Oral Toğa

7 Temmuz’dan bu yana Amerika Birleşik Devletleri, İran kıyılarına yönelik saldırılarına devam etmektedir. Harekât, Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) 6 Temmuz’da Hürmüz Boğazı’nda Katar ve Suudi Arabistan bandıralı tankerleri vurmasının ardından başlamış, birkaç gün içinde üç yüzü aşkın hedefi kapsayacak şekilde genişlemiştir. Haziran ortasında imzalanan İslamabad Mutabakatı ile tesis edilen kırılgan ateşkes, henüz bir ay dolmadan sahada fiilen sekteye uğramıştır. Ancak bu harekâtın anlamı, vurulan hedeflerin sayısından çok hedeflerin coğrafyasında ve işlevinde aranmalıdır. Zira bir ordunun seçtiği hedef seti ve sahadaki hareketliliği, niyetlerini anlamada çoğu zaman siyasi açıklamalardan daha güçlü veriler sunmaktadır. Bugün İran kıyılarında ortaya çıkan tablo, sınırlı bir misillemeden ziyade daha kapsamlı olabilecek yeni bir safhaya geçişe işaret etmektedir. Dolayısıyla asıl soru, kaç hedefin vurulduğu değil bu hedef seçiminin ne anlama geldiğidir.

ABD’nin hedef seçimleri ne anlama geliyor?

Saldırıların ağırlık merkezi, Hürmüz Boğazı’nı çevreleyen dar kıyı şeridinde yoğunlaşmaktadır. Bender Abbas, Cask, Konarak, Çabahar ve Buşehr’in yanı sıra Sirik, Kangan, Asaluye ve Mahşehr gibi liman noktaları, Keşm, Ebu Musa ve Kiş adalarıyla birlikte vurulan yerler arasında öne çıkmaktadır. ABD Merkez Komutanlığı bu hedefleri kıyı radarları, sahil gözetleme sistemleri, gemisavar füzeler, mayın döşeme kabiliyetleri, insansız hava araçları ve Devrim Muhafızları’nın hücumbot filoları olarak tanımlamaktadır. Söz konusu unsurların tamamı, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasına ve Körfez’deki deniz trafiğini kesintiye uğratmasına imkân sağlayan düzeninin parçalarıdır.

Bu hedef seçimi, bir cezalandırmadan ziyade sistemli bir erişim engelleme/kırma harekâtına işaret etmektedir. Vurulan unsurlar, İran’ın bir gemiyi tespit edip vurmasına kadar uzanan angajman zincirinin farklı halkalarını oluşturmaktadır. Kıyı radarları ve gözetleme sistemleri tespiti, komuta-kontrol ağları hedef aktarımını, gemisavar füzeler, hücumbotlar ve mayınlar ise fiilî angajmanı üstlenmektedir. ABD, bu zincirin bütün halkalarını aynı anda baskılamaktadır. Nitekim bu dalgada ilk kez tek yönlü saldırı gerçekleştiren deniz insansız araçları devreye sokulmuş, üç insansız su üstü aracının Bender Abbas Deniz Üssü’ndeki denizaltı ve gemi bakım tesisini vurduğu açıklanmış, boğaz çevresinde ise altmışı aşkın DMO hücumbotu imha edilmiştir. Seyrüsefer serbestisi gerekçesi gerçek olmasının yanında eksiktir. Çünkü bu hedef seti çift yönlü bir işleve sahiptir. Harekât, bir yandan İran’ın vurucu kapasitesini, diğer yandan bu kapasiteyi koruyan güney hava savunmasını zayıflatmaktadır. Böylece uçakların iç bölgelere erişimini de kolaylaştırmaktadır. Hava savunması ile kıyı füze savunmasının etkisizleştirildiği bir bölge, ileride düzenlenebilecek daha kapsamlı hava taarruzları için elverişli bir ortam oluşturabilir. Ancak bu durum, böyle bir taarruzun mutlaka gerçekleştirileceği anlamına gelmemekte, yalnızca önündeki önemli engellerden birinin ortadan kalktığına işaret etmektedir.

Harekâtın sınırlı bir misillemenin ötesine geçtiğini düşündürten nokta, kıyıdan içeriye taşan hedeflerdir. Nisan’dan bu yana ilk kez, sahil hattının dışında köprüler ve demiryolları vurulmuştur. Gülistan eyaletindeki Akkale demiryolu köprüsünün hedef alınması ve Horasan-ı Rezevi’de Türbet demiryolunun kapanması, Tahran-Meşhed hattını fiilen kesmiştir. Bu hedeflerin Hürmüz’deki gemi trafiğiyle hiçbir bağı yoktur. Söz konusu köprüler, İran’ın iç ikmal hatlarını, kuvvet kaydırma kabiliyetini ve deniz ablukası döneminde Orta Asya ile Rusya’ya uzanan kuzey demiryolu koridorunu ilgilendirmektedir. Dolayısıyla bu vuruşlar, Hürmüz Boğazı’yla sınırlı bir taktiğin ötesine geçerek bir sahayı biçimlendirme çabasına işaret etmektedir. Bir gücün kıyıyı temizlerken iç hatları da kesmesi cezalandırma değil kuşatma yaklaşımının göstergesidir.

Hedef haritasının en çarpıcı yönü ise henüz vurulmayan tesislerdir. Uydu görüntüleri, Parçin’deki Talegan-2 tesisinde çatı onarımını, Natanz yakınındaki yer altı tünel kompleksinde ise yoğun araç hareketliliğini göstermektedir. Talegan-2, Batılı analistler tarafından uzun süredir nükleer silah araştırmalarıyla ilişkilendirilen bir tesistir. Buradaki onarım çalışmaları, programın en hassas bölümünün faaliyetlerini sürdürdüğünü düşündürmektedir. Buna karşılık Natanz, Fordo ve İsfahan’daki zenginleştirme tesisleri bu saldırı dalgasında hedef alınmamıştır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) sahaya erişimi bulunmadığından, bu tesislerin gerçek durumu da büyük ölçüde belirsizliğini korumaktadır. Bu tercih iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, Washington’un müzakere kapısını aralık tutmayı amaçlayan ölçülü bir yaklaşımıdır. Nitekim ABD Başkanı Donald Trump, aynı günlerde bir anlaşmanın hâlâ mümkün olduğunu ifade etmektedir. İkincisi ve daha kaygı verici olanı ise bu tercihin sonuç alıcı bir harekât sıralamasının parçası olmasıdır. Yer altındaki korunaklı hedefler vurulmadan önce hava savunması ile denizden engelleme kapasitesinin etkisizleştirilmesi, klasik bir harekât planlamasıdır. Trump’ın aynı yer altı kompleksini, yani Natanz’a yaklaşık bir mil mesafedeki Koleng Gezla Dağı’nı, daha büyük bir harekâtın muhtemel hedeflerinden biri olarak göstermesi ikinci yorumu güçlendirmektedir. Bununla birlikte bir tehdit beyanı, tek başına fiilî bir harekât hazırlığının kanıtı olarak değerlendirilemez.

Öte yandan bu hazırlık okuması, harekâtın çok daha yakın ve somut bir amacını gölgede bırakmamalıdır. ABD kıyı hedeflerini temizlerken, aynı anda boğaz üzerinde kendi denetim rejimini kurmaktadır. Gemi eskortu, 14 Temmuz’da yeniden yürürlüğe giren deniz ablukası ve Trump’ın Hürmüz’den geçen yüklere önerdiği yüzde yirmilik geçiş bedeli, bu denetimin araçlarıdır. Zaten İslamabad Mutabakatı da boğazın kimin tarafından yönetileceğine dair muğlaklık üzerine çıkmaza girmiştir. Dolayısıyla asıl mesele, Hürmüz’ün açık mı kapalı mı olduğu değildir. Çekişmenin özü, geçiş kurallarını kimin belirleyeceği, yani boğaz üzerindeki egemenliğin İran’da mı yoksa ABD’de mi kalacağıdır. İran’ın kıyıdaki denetim araçlarının hedeflenmesi tam da bu egemenliğin el değiştirmesinin ön şartıdır.

Bu çerçevede vurulan hedefler iç içe geçmiş üç işleve hizmet etmektedir. Harekât, bir yandan tanker saldırılarına karşılık vermekte, diğer yandan Hürmüz Boğazı üzerindeki denetimi fiilen artırmaktadır. Bu iki işlev, sahadaki verilerle desteklenmektedir. Üçüncü ve en tartışmalı işlev ise nükleer programın kalan unsurlarına ve elektrik altyapısına yönelik olası bir saldırının önünü açması, başka bir ifadeyle böyle bir seçeneği askerî açıdan mümkün hâle getirmesidir. Washington, harekâtı mevcut düzeyde tutma seçeneğini de daha kapsamlı bir saldırıya dönüştürme seçeneğini de aynı anda elinde bulundurmaktadır. Kıyı safhası ise her iki seçeneğin ortak zeminini oluşturmaktadır. Bu nedenle bugünkü sınırlı görünüm, yarın nasıl bir karar alınacağını tek başına belirlememektedir.

Sonuç alıcı bir saldırı ile boğazı denetim altına almaya yönelik zorlayıcı bir harekât arasındaki ayrımı, sahadaki işaretler ortaya koyacaktır. Kıyı hava savunmasına yönelik baskının kesintisiz sürmesi, uzun menzilli bombardıman uçakları ile hava ikmal unsurlarının bölgeye sevk edilmesi ve keşif ile erken ihbar uçuşlarının yoğunlaşması, yaklaşan kapsamlı bir harekâtın klasik göstergeleridir. Buna karşılık saldırıların yalnızca deniz ulaşımını güvence altına alacak ölçüde sürdürülmesi, tırmanmanın denetim ve zorlama düzeyinde tutulmak istendiğine işaret etmektedir. Bugüne kadarki tablo bu iki eğilimi aynı anda barındırmaktadır. Bir yanda köprülerin ve iç hatların hedef alınması, sahayı şekillendirmeye yönelik daha geniş kapsamlı bir harekât mantığını çağrıştırırken öte yanda nükleer tesislerin ve kritik altyapının hedef alınmaması, Washington’un henüz eşiği aşmadığını göstermektedir. Dolayısıyla önümüzdeki günlerde hangi hedeflerin listeye ekleneceği, özellikle hava savunmasına yönelik baskının kıyı hattından nükleer tesisleri ve kritik altyapıyı koruyan iç hatlara doğru genişleyip genişlemeyeceği, harekâtın gerçek istikametini bugünkü siyasi açıklamalardan çok daha net ortaya koyacaktır.

Tabloda dikkat çeken bir başka husus, harekâtın münhasıran ABD öncülüğünde yürütülmesidir. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu üçüncü bir İsrail saldırısının sinyalini verirken Washington bu dalgada İsrail’i devrede istememektedir. Bu tutum başlı başına bir mesaj taşımaktadır. ABD, tırmanmanın temposunu kendi elinde tutmayı ve nükleer koz üzerindeki denetimi Tel Aviv’e bırakmamayı hedeflemektedir. Böylece hem müzakere seçeneği korunmakta hem de olası bir vuruşun zamanlaması İsrail’in değil Washington’un takvimine bağlanmaktadır. Bu ayrım, saldırıların salt bir öfke boşalması değil denetimli bir baskı aracı olduğunu düşündürmektedir.

İran’ın hedef seçimleri ne anlama geliyor?

Buraya kadarki çözümleme ABD’nin hedeflerine odaklanmıştır. Oysa aynı yöntem İran’ın saldırıları için de geçerlidir. Onların stratejik anlamı da hedef seçiminde okunmaktadır. İran, ABD’nin hava gücüne doğrudan karşı koyamayacağını bilmektedir. Bu nedenle uçakların kendisini değil o uçakları havada tutan lojistik ve idame altyapısını hedef almaktadır. Körfez’de gerçekleştirilen saldırılar bunu açıkça göstermektedir. Kuveyt ve Ürdün’deki üslerde yakıt depoları ile mühimmat tesisleri, Bahreyn’de akaryakıt ikmal noktaları, Katar’da uçak bakım ve komuta merkezleri, Umman’da ise radar ve ikmal altyapısı hedef alınmıştır. Bu hedeflerin tamamı, Amerikan hava harekâtını mümkün kılan lojistik, ikmal ve erken ihbar kabiliyetlerine yöneliktir. İran, bu unsurları aşındırarak ABD’nin hem İran üzerinde hava gücü projeksiyonu yapma hem de Körfez’i savunma kapasitesini sınırlamayı amaçlamaktadır. Kısacası ABD, İran’ın kıyı savunmasını etkisizleştirerek iç bölgelere erişim imkânını artırmaya çalışırken İran da ABD’nin lojistik ve idame ağını hedef alarak bu erişimin sürdürülebilirliğini maliyetli hâle getirmeye çalışmaktadır. Vurulan üslerdeki hasara ilişkin iddialar çoğu zaman bağımsız kaynaklarca doğrulanamasa da hedef seçiminin niteliği bu stratejik amacı ortaya koymaktadır.

Vurulan hedeflerin Tahran’daki yansımaları, doğrudan Mutabakat etrafındaki iç siyasi çekişmeyi beslemektedir. Payidari Cephesi ve Said Celili çevresi açısından bu saldırılar, mutabakatın başından itibaren bir teslimiyet olduğu yönündeki tezi güçlendirmektedir. Bu çevrelere göre ABD, anlaşmayı hiçbir zaman uygulamayı düşünmemiştir. Bu doğrultuda Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve nükleer programın yeniden inşası, meşru bir karşılık olarak sunulmaktadır. Nitekim Devrim Muhafızları Deniz Kuvvetleri’nin boğazı tek taraflı kapattığını ilan etmesi, sertlik yanlısı kanadın sahada oldu-bitti yaratma çabasını güçlendirmektedir. Buna karşılık Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin temsil ettiği pragmatik çizgi, tam da uyardıkları senaryonun gerçekleştiğini savunmaktadır. Merkez Bankası’nın ağustos sonunda gıda ve ilaç arzında ciddi darboğazlar yaşanabileceğine ilişkin uyarıları, bu kanadı mutabakatı korumaya yöneltmektedir. Ne var ki her yeni saldırı dalgası, pragmatiklerin hareket alanını biraz daha daraltırken sertlik yanlısı söylemi güçlendirmektedir. Devrim Rehberi Mücteba Hamenei’nin bilinçli muğlaklığı ise savaş siyaseti ile diplomasi arasındaki dengeyi askıda tutmaktadır. Böylece ABD’nin hedef tercihleri, İran içindeki güç mücadelesini şekillendiren unsurlardan birine dönüşmektedir.

Sonuç olarak İran kıyısında vurulan hedefler ne rastgele seçilmiştir ne de yalnızca bir misillemeden ibarettir. Eldeki veriler, en açık biçimde Hürmüz üzerindeki denetimi ele geçirmeye dönük zorlayıcı bir harekâta işaret etmektedir. Aynı hedef seti, sertleştirilmiş nükleer tesislere ve kritik altyapıya yönelik olası bir saldırının da önünü açmaktadır. Ne var ki bu iki amacı kesin biçimde birbirinden ayıracak veri henüz bulunmamaktadır. Zira boğazı denetim altına almak için atılan adımlar ile nükleer tesislere yönelik kapsamlı bir saldırıya zemin hazırlayan hazırlıklar büyük ölçüde örtüşmektedir. Dolayısıyla mevcut hedef haritası, bir sonraki safhanın başlayacağını kanıtlamamakta, yalnızca böyle bir seçeneği askerî bakımdan mümkün kılmaktadır.

Saldırı ihtimaline ilişkin daha güçlü işaretler, hedeflerin kendisinden ziyade Trump’ın Koleng Gezla Dağı’na yönelik tehdidi gibi spesifik siyasi beyanlarda ve İran’ın nükleer tesislerini yeniden inşa etme çabalarında aranmalıdır. Kaldı ki bu adımın atılıp atılmayacağı askerî değil nihayetinde siyasi bir karardır ve Washington bu seçeneği bilinçli biçimde açık tutmaktadır. Nitekim ABD dikey biçimde hedef sayısını, coğrafyayı ve kullanılan platform çeşitliliğini artırmaktadır. İran ise yatay tırmanma stratejisi izleyerek çatışmayı Körfez’deki ev sahibi ülkelere ve ticari gemilere yaymaktadır. Bu asimetri, sahada daha fazla hedefi vuran tarafın mutlaka üstünlük sağlayacağı anlamına gelmemektedir. İran açısından ise her yeni saldırı dalgası, sertlik yanlılarının elini güçlendirmekte ve pragmatik kanadın hareket alanını daraltmaktadır. Böylece süreç, tam da İslamabad Mutabakatı’nın önlemeyi amaçladığı çatışma sarmalına yeniden yaklaşmaktadır. Nitekim Hürmüz Boğazı’ndan geçen tanker trafiği temmuz ortasında son iki ayın en düşük düzeyine gerilemiştir. Bu yönüyle bugünkü hedef haritası, hem Washington’un elindeki askerî seçeneklerin bir dökümü hem de Tahran’a yöneltilmiş sessiz bir stratejik uyarı niteliği taşımaktadır.