İran’a yönelik askerî müdahalelerin stratejik sonuç üretmesi kara, hava ve deniz unsurlarının birlikte kullanıldığı kapsamlı bir müşterek harekât gerektirir. Ancak böyle bir operasyon ABD ve İsrail açısından uygulanabilir görünmemektedir.
YPG deneyiminin ortaya koyduğu sonuçlar, Kürt örgütlere, İran’da oluşabilecek bir istikrarsızlık ve kaos ortamından yararlanma ya da dış müdahale ve dış destekle kazanım elde etme stratejisinin gerçekçi ve sürdürülebilir olmadığını açık biçimde göstermişt
Moskova, Tahran’da statükonun korunmasını alternatifsiz bir senaryo olarak görmektedir. Zira İran’da Batı yanlısı bir yönetimin iş başına gelmesi, Rusya’nın bölgedeki projeleri için varoluşsal riskler doğuracaktır.
İran diasporası 28 Aralık protestolarına hızlı ve çok yönlü tepki vermiştir. Rıza Pehlevi, Batı medyasında en görünür muhalif ses olarak öne çıkmıştır. Ancak diaspora içindeki derin bölünmeler ortak bir liderlik oluşmasını engellemiştir.
8 Aralık, İran’ın bölgesel rolünün “merkezi güç”ten “sınırlandırılmış aktöre” doğru evrildiği daha uzun soluklu bir dönüşümün ara durağı olarak okunmalı. Bu dönüşümün nihai şeklini ise yalnızca Tahran’daki tercihler değil, Ankara’dan Riyad’a, Washington’d
İsrail Başbakanı Netanyahu’nın taktiklerinin, mevcut koşullarda İran’da rejim değişikliğine yol açacak kadar güçlü ve örgütlü bir hareket ortaya çıkarması mümkün görünmüyor.
12 günlük çatışma sonunda gerçekçi, ölçülebilir ve sahaya dayalı bir tehdit değerlendirmesinin esas alınmaması, İran’ı mevcut güvenlik mimarisiyle gelecekte daha büyük kırılganlıklara sürükleyebilir.
İbrahim Reisi tarafından ekonomiden sorumlu cumhurbaşkanı yardımcısı olarak atanan Muhsin Rızai, Reisi’nin ekonomi ekibi ile anlaşmazlık yaşadığı için çok kısa sürede Ekonomi Komisyonundan çıkartılmıştı.
İran’ın son dönemlerde attığı ilgi çekici dış politika adımlarında, ABD ile küresel boyutta sorunlar yaşayan Çin ve Rusya gibi ülkelerin uzlaştırıcı ya da çatıştırıcı etkilerini görebilmek mümkün.