Hizbullah’a yaklaşmak caydırıcılık kapasitesini beslerken doğrudan saldırıya maruz kalma riskini artırmakta; Hizbullah’tan kaçınmak ise güvenlik maliyetini azaltırken bölgesel etki alanını daraltmaktadır.
Yalnızca bombardıman yoluyla rejimin devrilemeyeceği yönündeki değerlendirme, İsrail’de büyük ölçüde kabul görmektedir. Bu nedenle bugün tartışmalar, askerî harekâtın ardından hangi stratejinin izlenmesi gerektiği sorusu üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Pakistan’ın 28 Şubat sonrası diplomatik duruşu, bir tercih olduğu kadar kuşatılmışlık hissinin dayattığı stratejik bir zorunluluk niteliği taşımaktadır.
Konunun yapısal ve konjonktürel boyutlarına bir bütün olarak bakıldığında, ABD Başkanı Trump’ın tarihe “İran dosyasını kapatan lider” olarak geçme arzusunun, onu stratejik açmazlarla karşı karşıya bıraktığı görülmektedir.
Özellikle ideolojik olarak daha sert bir çizgide duran ve başta parlamento ile medya alanında etkili olan Payidari Cephesi gibi radikal unsurların kamuoyu üzerindeki yönlendirici etkisi, yönetim açısından dikkatle idare edilmesi gereken bir iç faktör olmaya devam etmektedir.
Geriye dönüp bakıldığında, askerî üstünlüğe sahip olan ABD ve İsrail’in bu savaşın mutlak bir galibi olduğunu söylemek güçtür.
Stratejik istihbarat başarısızlığı, geçmişe ait bir analiz hatası olarak görülmemelidir. Mevcut süreçte çatışmanın yönünü belirleyen, onu daha öngörülemez ve daha yıkıcı bir mecraya taşıyan ve nihayet çatışmanın durdurulmasına yol açan bir faktör olarak değerlendirilmelidir.
Savaşın seyri, temel bir paradoksu gözler önüne sermektedir: Başlıca aktörlerin hiçbiri kesin bir zafer elde edebilecek kapasitede görünmezken, tamamı istikrarlı bir çözümü engelleyecek yeterliliği muhafaza etmektedir.
Hürmüz Boğazı Yönetim Planı, 1982’den bu yana transit geçiş rejimine yöneltilmiş en kapsamlı ve somut itiraz niteliği taşımaktadır.