Savaşın seyri, temel bir paradoksu gözler önüne sermektedir: Başlıca aktörlerin hiçbiri kesin bir zafer elde edebilecek kapasitede görünmezken, tamamı istikrarlı bir çözümü engelleyecek yeterliliği muhafaza etmektedir.
Bölgesel ve Sistemik Bir Kriz Olarak ABD/İsrail-İran Savaşı
28 Şubat’ta Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve İran arasında patlak veren savaş, ani bir kopuştan ziyade, uzun süredir biriken stratejik gerilimlerin nihai ve somut bir aşamaya evrilmesi olarak değerlendirilmelidir. Yıllardır İran’ın nükleer programı, genişleyen balistik füze kapasitesi ve Tahran tarafından “Direniş Ekseni” olarak adlandırılan devlet dışı ortaklar ağı, Washington ve Tel Aviv’deki tehdit algılarının odak noktasını oluşturmuştur. Bununla birlikte Tahran açısından bu baskılar ağırlıklı olarak söz konusu iki devletten kaynaklanan İslam Cumhuriyeti’ni kısıtlamayı ve istikrarsızlaştırmayı hedefleyen kapsamlı bir çevreleme mimarisinin parçaları olarak algılanmıştır.
Yakın zamana kadar bu gerilimler, kırılgan da olsa, diplomatik yönetimin sınırları içinde tutulabilmiştir. 6 Şubat’ta Muskat’ta ABD-İran müzakerelerinin yeniden başlaması Nisan 2025’te başlatılan önceki turların üzerine inşa edilerek her iki tarafın da müzakere yoluyla bir çözüme hâlâ kapı aralığı bıraktığını göstermiştir. Bu durum, özellikle ABD’nin İran liderliğini başta Dini Lider Ali Hamanei yönetiminde yapısal olarak uzlaşmaya direnen bir güç olarak gördüğü köklü inanç göz önüne alındığında dikkat çekicidir. Ne var ki var olan tüm diplomatik alan, 28 Şubat’ta çatışmaların başlamasıyla birlikte kesin biçimde kapanmış ve müzakere süreci aniden çökmüştür.
Haziran 2025’teki görece sınırlı on iki günlük çatışmanın aksine mevcut savaş çok daha uzun soluklu, çok boyutlu ve stratejik açıdan belirleyici bir nitelik kazanmıştır. Açılış evresi, İran’ın komuta-kontrol altyapısını, füze ve insansız hava aracı kapasitesini ve kritik askeri varlıklarını hedef alan koordineli bir ABD–İsrail harekâtıyla şekillenmiştir. İran’ın tepkisi ise başlangıçta yoğun, ancak giderek daha ölçülü bir hal alan füze ve insansız hava aracı saldırılarını, kontrolsüz tırmanmayı engellemek adına gösterilen temkinli çabayla birleştirmiştir.
Zaman içerisinde çatışma, ağırlıklı olarak askeri bir karşılaşma olmanın ötesine geçerek daha geniş bir bölgesel ve giderek sistematik bir krize dönüşmüştür. Operasyonel odak; İran topraklarına yönelik doğrudan saldırılardan, Körfez’deki enerji akışları, Hürmüz Boğazı’nın güvenliği ve deniz ticaret yollarının bütünlüğü gibi stratejik ve ekonomik boğaz noktalarının denetim altına alınmasına kaymıştır. Sonuç olarak savaşın etkileri artık yalnızca doğrudan çatışma alanıyla sınırlı kalmamakta; küresel enerji piyasaları, tedarik zincirleri ve jeopolitik ittifak yapıları üzerinde de ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Bunun yanı sıra, çatışmanın başından itibaren öne çıkan temel analitik ve politika sorularından biri, savaşın İran’da rejim değişikliğiyle sonucu olup olmayacağı meselesi olmuştur. Böyle bir sonuç yalnızca İran’ın iç siyasi yapısını kökten dönüştürmekle kalmayacak, aynı zamanda özellikle ABD, Rusya ve Çin ile sürdürdüğü dış ilişkileri de köklü biçimde yeniden şekillendirecektir.
Bu durum şu kritik soruyu gündeme taşımaktadır: Mevcut savaş İran’da rejim değişikliğiyle sonuçlanabilir mi?
Çöküşün Sınırları
Kısa vadede yanıt hayırdır. Çatışmanın ilk evrelerinde en çok dikkat çekeni Dini Lider Hamanei olmak üzere pek çok üst düzey ismin suikaste kurban gitmesine ve ağır askeri yıpranmaya karşın İran devleti şu ana kadar direncini korumuştur. Karar alma yetkisi belirgin biçimde merkezileşmiş, Devrim Muhafızları ve daha geniş askeri-güvenlik yapısının etkisi artmıştır. Bu tablonun işaret ettiği, sistematik bir çözülme değil; ideolojik esneklik yerine rejim sürekliliğini önceleyen, daha güvenlikçi ve katı bir yönetim modelidir.
Washington ve Tel Aviv’in beklediği iç parçalanmanın yaşanmaması da en az bunun kadar önemlidir. Toplumsal hoşnutsuzluk varlığını sürdürmekle birlikte, varoluşsal bir dış tehdit algısı en azından kısa vadede belli ölçüde iç konsolidasyonu güçlendirmiştir. Bu bağlamda İran’ın savaş stratejisi, kesin bir zafer elde etmekten ziyade stratejik yenilgiden kaçınmaya ve rejimin varlığını sürdürmesine odaklanmış görünmektedir.
Ancak bu denge yapısal olarak kırılgandır. Savaşın birikimli baskıları İran’ı nükleer eşiğe daha hızlı yaklaştırabilir; bu da daha oynak ve öngörülemez bir caydırıcılık ortamının doğmasına zemin hazırlayabilir. Böyle bir koşulda çatışmanın sonuçları, rejim çöküşü çerçevesiyle değil; baskı altında yaşanan iç yeniden kalibrasyonun ve dış aktörlerin gelişen tepkilerinin birlikte şekillendireceği bir rejim dönüşümü çerçevesiyle anlamlandırılmalıdır.
Bölgesel Yansımalar ve Sistematik Sarsıntılar
Bölgesel düzeyde savaş, zaten kırılgan olan Orta Doğu güç dengesini daha da sarsmış; mevcut fay hatlarını hızlandırırken yeni çöküntü katmanları da eklemiştir. İran’ın operasyonel duruşu İsrail’in ötesine geçerek ABD askeri varlıklarını ve bazı Körfez ülkelerindeki askeri ile sivil hedefleri kapsayacak biçimde genişleyen çatışmanın coğrafi ve stratejik boyutunu fiilen genişletmiştir. Enerji altyapısına ve kritik deniz yollarına yönelik hedefleme ya da bu doğrultudaki inandırıcı tehditler, bölgesel aktörleri artan belirsizlik koşullarında güvenlik doktrinlerini yeniden gözden geçirmeye zorlamaktadır.
Belki de daha büyük sonuçlar doğurabilecek olan husus şudur: İran’ın devlet kapasitesindeki herhangi bir kalıcı zayıflama, istenmeyen ikincil etkiler doğurma riskini barındırmaktadır. Bu risklerin başında, İran’ın bağlantılı devlet dışı aktörler ağı üzerindeki merkezi denetimin gevşemesi gelmektedir. Daha az koordinasyonla ancak sürdürülebilir kapasiteyle hareket eden daha özerk bir vekil güçler ağı, Irak’tan Suriye’ye uzanan geniş bir hatta yerel güvenlik boşlukları yaratabilir. Sonuç, İran etkisinin doğrusal biçimde zayıflaması değil; daha parçalı ve öngörülemez biçimlere dağılması olacaktır bu da bölgesel düzenin paramiliter karakterini daha da derinleştirecektir.
Küresel düzeyde ise savaşın etkisi en belirgin biçimde enerji güvenliği ve ekonomik istikrar alanlarında hissedilmektedir. Hürmuz Boğazı çevresinde tırmanan gerilim küresel enerji akışlarındaki kritik bir boğaz noktası olarak petrol ve doğalgaz piyasalarına yeniden oynaklık sokmuştur. Aynı anda deniz güvenliğindeki aksamalar, zaten kırılgan olan tedarik zincirlerini zorlamakta, enflasyonist baskıları artırmakta ve sistematik ekonomik riskleri derinleştirmektedir. Bu bağlamda bölgesel bir askeri çatışma olarak başlayan süreç, giderek daha geniş bir sistematik krizin görünümünü almaktadır.
ABD açısından çatışma, kalıcı bir stratejik ikilemi bir kez daha gün yüzüne çıkarmıştır: ezici askeri üstünlük, kalıcı siyasi sonuçlara kolayca dönüşemez. İran’ın asimetrik maliyetler dayatma kapasitesi füze saldırıları, drone savaşı ve bölgesel ağları aracılığıyla ABD müttefiklerinin temkinli ve zaman zaman muğlak tutumlarıyla birleşerek çatışmanın hem seyrini hem de olası sonucunu derin bir belirsizliğe sürüklemiştir. Ortaya çıkan tablo, tırmanma üstünlüğü ile stratejik etkinlik arasındaki tanıdık ama çözümsüz gerilimi yansıtmaktadır.
Bu gelişen risk ortamı, İran’ın komşuları için özellikle İran ile karmaşık ilişkileri olan ve bölge genelinde aktif bir rol üstlenen Türkiye açısından yüksek düzeyde belirsizlik ve güvenlik riski oluşturmaktadır. Peki Ankara bu savaşta nerede durmaktadır?
Türkiye’nin Hesaplı Dengesi
Türkiye başından itibaren çatışmanın hem ekonomik hem de güvenlik boyutlarını yakından izleyen, uyanık ve meşgul bir gözlemci olarak konumlanmıştır. Ankara’nın ilk tepkisi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından bu “anlamsız, hukuksuz ve gereksiz savaşa” yönelik bir ret olarak dile getirilen krizi normatif olduğu kadar stratejik bir çerçevede de ele almış; savaşın daha geniş insani ve sistematik maliyetlerini ön plana çıkarmıştır. Çatışmaların başlamasından önce Türkiye, Washington ile Tahran arasındaki gerilimlere ilişkin köklü tutumuna paralel olarak diplomatik girişimler aracılığıyla tırmanmayı hafifletmeye çalışmıştı.
Savaşın başlamasıyla birlikte Ankara, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan tarafından dile getirilen açık hedefler doğrultusunda bu yaklaşımı hayata geçirmiştir: çatışmayı sona erdirmek, bölgesel yayılmayı önlemek, diplomatik bir yol açık tutmak ve doğrudan çatışmaya dahil olmaktan kaçınmak. Bu hedefler doğrultusunda Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan dahil kilit bölgesel aktörlerle etkileşimini yoğunlaştırırken Washington ile Tahran arasındaki dolaylı iletişim kanallarının korunmasına da katkı sağlamıştır.
Aynı zamanda Ankara’nın perspektifinden savaş, uluslararası sistemin ve özellikle Birleşmiş Milletler’in yüksek yoğunluklu devletlerarası çatışmaları yönetmedeki yapısal kısıtlarını bir kez daha gözler önüne sermiştir. Türkiye, bu kurumsal boşluğa kısmi bir düzeltici unsur olmak amacıyla daha proaktif ve bölgesel düzeyde koordineli bir diplomatik tutum benimsemiştir. Bununla birlikte bu aktivizm, açık uçlu değil, hesaplanmış bir nitelik taşımaktadır. Ankara; olası bir gerilim tırmanmasının, özellikle de ABD’nin bir kara harekâtına girişme ihtimalinin, mevcut diplomatik tutumdan daha güvenlik odaklı bir yaklaşıma geçişi zorunlu kılabileceğinin tam olarak farkındadır.
Türkiye açısından temel kırmızı çizgi, çatışmanın bölgeselleşmesi ve İran’ın etnik ya da mezhepsel hatlar üzerinden iç istikrarsızlığa sürüklenmesi ihtimalidir. Böyle bir senaryo yalnızca savaşı uzatmakla kalmayacak, Türkiye’nin kendi güvenlik ortamı üzerinde doğrudan sonuçlar doğuracak yayılma etkileri de yaratacaktır. Bu çerçevede Ankara, gerginliği azaltma ve diplomatik angajmanı önceliklendirmeyi sürdürürken, çatışmanın bu kritik eşikleri aşması halinde tutumunu yeniden kalibre etmeye hazır olduğunu da işaret etmektedir.
Tüm bu arka plan çerçevesinde ve Donald Trump’tan giderek çelişkili sinyaller gelmeye devam ederken; diplomasiye yönelik retorik açıklık ile gerilimin daha fazla tırmanmasına yönelik somut hazırlıklar arasında gidip gelen bu aşamada asıl mesele, yalnızca savaşın sürüp sürmeyeceği değil, hangi yöne evrileceğidir.
İtibarı Kurtaracak Bir Çözüm Arayışı
Bir bütün olarak değerlendirildiğinde savaşın seyri, temel bir paradoksu gözler önüne sermektedir: Başlıca aktörlerin hiçbiri kesin bir zafer elde edebilecek kapasitede görünmezken, tamamı istikrarlı bir çözümü engelleyecek yeterliliği muhafaza etmektedir. Ortaya çıkan tablo; zaman zaman şiddetlenen ancak işlevsel bir diplomatik yolun yokluğunda tam anlamıyla sistematik bir kopuşa da ulaşmayan, yönetilen bir gerilim tırmanması çerçevesinde sürmesi muhtemel bir çatışmayı yansıtmaktadır.
İran açısından savaş bir çöküş değil; daha güvenlikçi, daha merkeziyetçi ve risk toleransı daha yüksek bir devlete doğru sertleşen bir dönüşüm üretmektedir. ABD ve İsrail açısından ise zorluk, taktik ve operasyonel kazanımları sürdürülebilir bir siyasi sonuca dönüştürmekte yatmaktadır; zira bu görevin gerçekleştirilmesi güç bir hedef olduğu defalarca kanıtlanmıştır. Türkiye dahil bölgesel aktörler açısından ise, gerilimin tırmanması, caydırıcılık ve istem dışı yayılma arasındaki sınırların gitgide bulanıklaştığı bu oldukça akışkan coğrafyada yol bulmak bir zorunluluktur.
Nihayetinde bu çatışma, yalnızca Orta Doğu’daki güç dengesini değil, bu dengenin nasıl mücadele edildiğini de yeniden tanımlamaktadır. İster sekteye uğrayan enerji akışları ister değişen ittifak yapıları ister yüksek yoğunluklu çatışmanın giderek normalleşmesi yoluyla olsun, bu çatışmanın etkileri çoktan bölgenin sınırlarını aşmıştır. Bu nedenle asıl mesele savaşın nasıl sona ereceği değil; ardından nasıl bir bölgesel düzenin ortaya çıkacağı ve bunun küresel boyutlarının ne olacağıdır.
Bu yazı ilk olarak WALD E-NEWSLETTER Mart 2026 sayısında yaymlanmıştır.