Mutabakat zaptı, İran sorununu çözen nihai bir uzlaşıdan çok bu dosyayı siyasi olarak yönetilebilir bir seviyeye indirme arayışının parçası olarak okunmalıdır.
Mevcut ateşkes ve zayıf mutabakat, krizi kalıcı olarak çözmekten ziyade dondurarak çatışmayı taktiksel düzeyde erteleme işlevi görmektedir.
İran, ABD’den gelecek ve sivil altyapıyı hedef alacak bir ikinci dalgadan kaçınmak isterken ABD ise savaşı daha maliyetli kılmadan Hürmüz ve nükleer meseleyi çözmek istemektedir.
Yalnızca bombardıman yoluyla rejimin devrilemeyeceği yönündeki değerlendirme, İsrail’de büyük ölçüde kabul görmektedir. Bu nedenle bugün tartışmalar, askerî harekâtın ardından hangi stratejinin izlenmesi gerektiği sorusu üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Konunun yapısal ve konjonktürel boyutlarına bir bütün olarak bakıldığında, ABD Başkanı Trump’ın tarihe “İran dosyasını kapatan lider” olarak geçme arzusunun, onu stratejik açmazlarla karşı karşıya bıraktığı görülmektedir.
Nükleer dosya, İran açısından savaş sonrası pazarlık sürecinin bir parçası hâline gelirken ABD açısından ise savaşın başlıca başarı alanlarından biri olmayı sürdürmektedir.
İran’ın silahlı Kürt örgütlere yönelik devam eden saldırıları, anlık bir tepki olmaktan ziyade uzun süredir biriken bir stratejik dönüşümün sahadaki karşılığıdır.
İran-ABD ateşkesi bugün için barışa açılan sağlam bir kapıdan ziyade, her an kapanabilecek dar ve hassas bir geçiş alanı görünümündedir. Diplomasi canlılığını korusa da bu hareketlilik tek başına iyimserlik üretmek için yeterli değildir.
Atama, dışarıdan gelen bir komutanın teşkilatın başına getirilmesi, rejim değişikliği beklentisinin kurumsal düzeyde sürdürülmesi ve İran dosyasının Başbakanlık Ofisi’nin doğrudan yönetimine geçmesi gibi unsurları bir arada barındırmaktadır.
Stratejik istihbarat başarısızlığı, geçmişe ait bir analiz hatası olarak görülmemelidir. Mevcut süreçte çatışmanın yönünü belirleyen, onu daha öngörülemez ve daha yıkıcı bir mecraya taşıyan ve nihayet çatışmanın durdurulmasına yol açan bir faktör olarak değerlendirilmelidir.
Savaşın seyri, temel bir paradoksu gözler önüne sermektedir: Başlıca aktörlerin hiçbiri kesin bir zafer elde edebilecek kapasitede görünmezken, tamamı istikrarlı bir çözümü engelleyecek yeterliliği muhafaza etmektedir.