ABD-İran Krizinde “Çatışma-Anlaşma” Sarkacı

ABD-İran Krizinde “Çatışma-Anlaşma” Sarkacı
ABD Başkanı Donald Trump, Florida'nın Palm Beach kentindeki Mar-a-Lago'da Operation Epic Fury'yi yönetirken.
Mevcut ateşkes ve zayıf mutabakat, krizi kalıcı olarak çözmekten ziyade dondurarak çatışmayı taktiksel düzeyde erteleme işlevi görmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

8 Nisan 2026’da yürürlüğe giren ABD-İran ateşkesi, kalıcı ve sürdürülebilir bir barış zemini oluşturmaktan ziyade tarafların birbirlerini sahada sınadığı, yıpratma stratejileriyle üstünlük aradığı ve gerilimi kontrollü biçimde yönettiği kırılgan bir “ne savaş ne barış” dönemine dönüşmüştür. Bu süreçte Washington ile Tahran arasındaki ilişki, askerî tehditler ile diplomatik temaslar arasında sürekli gidip gelen bir “çatışma-anlaşma” sarkacı görünümü kazanmıştır. Diplomasi ile askerî baskının iç içe geçtiği bu belirsizlik ortamında, sarkacın en sert salınımları Donald Trump’ın söylem ve eylemlerinde gözlemlenmiştir. Trump, kriz boyunca Richard Nixon döneminden ödünç alınan ve teorik temelleri Thomas Schelling’in çalışmalarına dayanan “Deli Adam” (Madman) stratejisini benimsemiştir.

Bu strateji normal şartlarda, rakibe karşı öngörülemez ve irrasyonel görünerek tırmanma riskini suni olarak artırmayı ve böylece karşı tarafı taviz vermeye zorlamayı amaçlar. Trump’ın sosyal medya üzerinden “İran medeniyetini yok etme” tehditleri savurması ve bir gece içinde topyekûn imha mesajları vermesi, bu stratejinin bir parçası olarak okunabilir. Ancak bu strateji, inandırıcılık testini geçememiş ve Tahran yönetiminin sert direnciyle karşılaşmıştır. Washington açısından ortaya çıkan temel problem ise devlet aklı ve kurumsal yönetim yerine liderlik düzeyindeki öngörülemezliğin stratejik karar alma mekanizmalarını rehin almış olmasıdır. Trump’ın bu yaklaşımı, Dışişleri ve Pentagon gibi yerleşik kurumların rasyonel filtrelerini devre dışı bırakarak dış politikayı anlık ve sığ bir sosyal medya platformuna indirgemiş, devlet aygıtında toksik bir liderlik zafiyeti üretmiştir.

Donald Trump’ın bu yaklaşımının sahadaki en son örneği, 11 Haziran Perşembe günü yaşanmıştır. Trump’ın söz konusu günün erken saatlerinde, İran’ın tüm hava, deniz ve radar savunma kapasitesinin yok edildiğini öne sürerek ülkeyi “çok ağır bir biçimde” vuracaklarını ilan etmesi ve Hark Adası dâhil tüm kritik petrol altyapısını ele geçirerek –tıpkı Venezuela’da uygulandığı gibi– enerji piyasalarında mutlak kontrol sağlayacaklarını duyurması, ancak saatler sonra İran’ın en üst liderlik kademesiyle uzlaşıldığını ve yakında bir anlaşmanın imzalanacağını belirterek planlanan askerî harekâtı iptal etmesi, devlet aklıyla izah edilmesi güç derin bir stratejik tutarsızlığa işaret etmektedir.

Maksimalist söylemin saatler içinde terk edilerek böylesine keskin bir geri adımın atılması ve bunun Amerikan kamuoyuna sert tehditlerin bir sonucuymuş gibi büyük bir zafer olarak sunulması, ABD yönetimindeki zaafiyeti tartışmasız biçimde ortaya koymaktadır.

Trump neden geri adım atıyor?

Taraflar arasında sahada kesin bir zaferin mümkün olmadığı anlaşıldığında, sarkaç mecburen diplomasiye kaymıştır. ABD yönetimini, Trump’ın maksimalist söylemlerine rağmen yakında imzalanacağı duyurulan sınırlı bir anlaşmaya iten temel faktör, eşzamanlı olarak daralan siyasi, ekonomik ve askerî hareket alanıdır. Öncelikle çatışmanın uzaması, Amerikan iç siyasetinde sürdürülebilir bir meşruiyet zemini bulamamaktadır. Yakın tarihli anketlerin halkın %70’inin savaşın derhâl sona erdirilmesini talep ettiğini göstermesi, Temsilciler Meclisi’nde bazı Cumhuriyetçilerin de Demokratlara katılarak Savaş Yetkileri Kararı’nı (War Powers Resolution) devreye sokmak için oy kullanması ve yaklaşan ara seçimler, Trump yönetimi üzerindeki siyasi baskıyı artırmıştır. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatmasının küresel enerji piyasalarında yarattığı sarsıntı da oldukça büyüktür. ABD’de artan benzin fiyatları ve küresel enflasyonist baskılar yönetimi zor durumda bırakmıştır. Enerji şirketleri, depolanan arzın tükenmesiyle birlikte yaklaşan fiziksel tedarik krizi ve keskin fiyat artışları konusunda ciddi uyarılarda bulunmuştur. Borsalarda yaşanan belirsizlik de Trump’ın finansal piyasaların baskısıyla geri adım atmasına zemin hazırlamıştır.

Tüm bu siyasal ve ekonomik daralmaya ek olarak, sahadaki operasyonel sürdürülebilirliğin tehlikeye girmesi de sürecin askerî sınırlarını belirlemektedir. Ayrıca gerçek şu ki, ABD’nin Ortadoğu’da yeni bir kara savaşına girme iradesi sınırlıdır. Dolayısıyla ABD’nin füze savunma stoklarında yaşanan tehlikeli düzeydeki azalma, ordunun sahadaki manevra alanını daraltmakta ve uzun erimli bir askerî angajman seçeneğini maddi açıdan sürdürülemez hâle getirmektedir. Karşı tarafta ise İran, maruz kaldığı ağır altyapısal tahribata rağmen rejimin saldırıları absorbe etme kapasitesini sergilemiş, ulusal güvenlik doktrinini, rasyonel bir varoluş refleksiyle doğrudan kendi coğrafyasına ve fiziksel alan savunmasına odaklayarak beklenenin aksine sert bir direnç göstermiştir.

İslamabad Anlaşması neleri kapsıyor?

ABD ile İran arasında yakında imzalanacağı duyurulan Mutabakat Zaptı’nın (MoU) yalnızca genel bir stratejik çerçeve çizdiği, atılacak somut nükleer adımların ise şartları daha ayrıntılı biçimde kurgulanacak ikinci bir aşamaya bırakıldığı görülmektedir. Bu açıdan İran’ın müzakereleri aşamalara yayma taktiğinin başarılı olduğu söylenebilir. İslamabad Anlaşması olarak adlandırılan bu uzlaşı, özünde kalıcı bir barış anlaşması değil “iç içe geçmiş müzakereler” silsilesinin yalnızca ilk adımıdır.

Anlaşmanın detaylarına ilişkin ortaya çıkan çelişkili sızıntılar, her iki tarafın da kendi iç kamuoylarına bir “zafer” satma çabasının ürünüdür. ABD tarafının anlatısına göre anlaşma, İran’ın nükleer programını tasfiye etmesini, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumun seyreltilerek ülkeden çıkarılmasını ve Hürmüz Boğazı’nın derhâl ücretsiz ulaşıma açılmasını sağlamaktadır. ABD’li yetkililer, dondurulmuş fonların ancak İran yükümlülüklerini yerine getirdikten sonra aşamalı olarak (performansa dayalı biçimde) serbest bırakılacağını iddia etmektedir.

Buna karşın İran devlet medyası, Tahran’ın uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçmediğini, Hürmüz Boğazı’ndaki kontrolünü devretmediğini, 24 milyar dolarlık bloke edilmiş fonun ön koşulsuz olarak serbest bırakılacağını (başlangıçta yarısının) ve ABD’nin savaş tazminatı kapsamında 300 milyar dolarlık bir yeniden inşa programını finanse edeceğini duyurmuştur. Bu sızıntılar, Başkan Trump’ı, “İran’ın sızdırdığı sahte haberlerin gerçekle alakası yok” şeklinde öfkeli açıklamalar yapmaya zorlamıştır.

Gerçekte ise bu anlaşma, İran açısından ekonomik çöküşü engelleyecek bir finansal can simidi, ABD açısından ise küresel piyasaları rahatlatmak amacıyla Hürmüz Boğazı’nı açarak petrol akışını garanti altına alma hamlesidir. Nitekim bu mutabakat, mevcut konjonktürde ABD ve İsrail’in stratejik önceliklerinin (küresel istikrar ile rejim değişikliği) nasıl ayrıştığını da net biçimde ortaya koymuştur.

Kalıcı bir anlaşma mimarisinin şartları

İran ile tesis edilecek olası bir nükleer mutabakatın kalıcı ve işlevsel olabilmesi için “Deli Adam” stratejisi gibi Tahran yönetimi üzerinde sonuç üretmeyen hamleler yerine, bütünüyle sonuç odaklı karar alma mekanizmalarına ve rasyonel devlet aklına (raison d’état) dayanan kesintisiz bir doğrudan angajman gereklidir. Bu süreç, iç siyasi baskıların, güvensizliğin veya anlık bölgesel krizlerin diplomatik ivmeyi sabote etmesine mahal vermeden yürütülmelidir. Stratejik aklın bir gereği olarak müzakere mimarisi, yalnızca nükleer kapasite üzerine inşa edilmeli, İran’ın “ileri savunma” doktrini kapsamındaki vekil unsurları, balistik füze programı veya Lübnan, Gazze ve Yemen gibi tali bölgesel krizler bu dosyaya dâhil edilmemelidir. Amerikan karar alıcıları, maksimalist teslimiyet illüzyonlarını terk ederek net sınırları çizilmiş gerçekçi hedeflerle masaya oturmalı ve İran yönetiminin kırmızı çizgilerini doğru şekilde okumalıdır. Nitekim İran’ın nükleer altyapısını koruma ve uranyum zenginleştirme hakkından vazgeçmeme konusundaki kırmızı çizgileri, savaş öncesine kıyasla değişmemiştir.

Bu denklemde İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesi bütünüyle yok sayılamaz. Sıkı bir uluslararası denetim altında bu hakkın sınırlı bir biçimde tanınması, sürdürülebilir bir anlaşmanın temel şartlarından biridir. Süreç yalnızca siyasi figürlerle değil teknik uzmanların ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) doğrudan katılımıyla yönetilmelidir. Başka bir ifadeyle İran nükleer krizinin yönetimi hamasi söylemlerden arındırılmış stratejik bir sabrı, teknik titizliği ve pragmatik hedeflere dayanan soğukkanlı bir devlet aklını zorunlu kılmaktadır. Bu nedenle tarafların zihniyeti göz önüne alındığında, bir mutabakat zaptı imzalasalar bile sonraki aşamanın kolayca ulaşılabilir olacağı şüphelidir. Kişisel kanaatim ise Trump yönetimi süresince ABD ile İran arasında bir “büyük uzlaşının” mümkün olmadığı yönündedir.

Son tahlilde, ABD ile İran arasında cereyan eden bu askerî tırmanma sarmalının mutlak bir kazananı olmamış, her iki aktör de kendi yapısal sınırlılıklarına çarparak ağır maliyetlerle yüzleşmek zorunda kalmıştır. Mevcut ateşkes ve zayıf mutabakat ise krizi kalıcı olarak çözmekten ziyade dondurarak çatışmayı taktiksel düzeyde erteleme işlevi görmektedir. Tarafların kırmızı çizgileri göz önüne alındığında, nükleer dosya üzerinde nihai ve işlevsel bir anlaşmaya varılabilmesi son derece zorlu bir süreç olmaya devam etmektedir. İran, çatışmanın jeopolitik ve makroekonomik maliyetlerini doğrudan komşu Körfez ülkelerine ve küresel enerji piyasalarına transfer ederek “kabul edilemez maliyetler dayatma” stratejisini operasyonelleştirmiş ve bu yolla bölgesel güvenlik denkleminde yeni bir “örtük caydırıcılık” (implicit deterrence) inşa etmiş olsa da dondurulmuş olarak bırakılan sorun alanları ve İsrail’in bölgede yeni bir statüko kurma yönündeki çabaları, Trump yönetiminin önümüzdeki yıl içerisinde yeniden kinetik bir çatışma sarmalına çekilmesi ihtimalini güçlendirmektedir.

İsmail Sarı

Doç. Dr. İsmail Sarı, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğretim üyesidir.