ABD-İran Mutabakatı Ankara’nın Beklentilerini Karşılıyor mu?

ABD-İran Mutabakatı Ankara’nın Beklentilerini Karşılıyor mu?
Cumhurbaşkanlığı Kabinesi, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında toplandı. 15.06.2026
Ankara, mutabakat zaptını süreci tamamlayan bir belge olarak değil yeni müzakerelere zemin hazırlayan bir adım olarak görmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

ABD Başkanı Donald Trump ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan tarafından 17 Haziran’da imzalanan mutabakat zaptı, Ankara’nın ABD, İsrail ve İran arasındaki savaşa ilişkin öncelikli hedefini büyük ölçüde karşılıyor: ateşkesi korumak ve çatışmanın daha geniş bir bölgesel savaşa dönüşmesini önlemek. Mutabakatın, Türkiye’nin 7-8 Temmuz tarihlerinde NATO 2026 Zirvesi’ne ev sahipliği yapmaya hazırlandığı bir süreçte gelmesinin ayrıca memnuniyetle karşılandığı söylenebilir. Zira bölgede geniş çaplı bir çatışma riskinin devam etmesi söz konusu zirvenin daha zorlu koşullar altında gerçekleşmesine neden olabilirdi.

28 Şubat’ta başlayan savaş ve hatta 8 Nisan’da ilan edilen kırılgan ateşkes boyunca Ankara’nın en kritik gündemi, potansiyel bir müzakere sürecinin ayrıntılarını netleştirmekten çok çatışmanın Ortadoğu’yu istikrarsızlaştırarak bölgede neden olabileceği siyasi, ekonomik ve güvenlik risklerinin önüne geçmek oldu. Nitekim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, savaşın ilk günlerinde Türkiye’nin önceliğini savaşı “büyümeden, bölgeyi tamamen ateşe atmadan” durdurmak olarak ifade etmişti.

Bu nedenle Türk yetkililer, mutabakat zaptını bu tür bir istikrarsızlığın önüne geçecek önemli bir adım olarak karşıladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan 15 Haziran’daki Kabine Toplantısı’nın ardından yaptığı açıklamada, anlaşmadan duyduğu memnuniyeti dile getirdi, Türkiye’nin diplomatik sürece katkısını vurguladı ve bunun “bölgemizde kalıcı barış ve istikrarın tesisine giden yolu ardına kadar açmasını ümit ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Benzer mesajlar, 18 Haziran’da Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) yaptığı açıklamada da yer aldı. Söz konusu mutabakattan duyulan memnuniyetin dile getirildiği açıklamada, sürecin akamete uğratılmamasının önemine dikkat çekilerek Türkiye’nin, bölgede kalıcı barış ve istikrarın sağlanması yönündeki çabalara etkin katkı sunmayı sürdüreceği belirtildi.

Ancak açıklamalar bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Türkiye’nin mutabakat zaptına ihtiyatlı yaklaştığını da belirtmek gerekmektedir. Nitekim Ankara, mutabakat zaptını süreci tamamlayan bir belge olarak değil yeni müzakerelere zemin hazırlayan bir adım olarak görmektedir. 15 Haziran’da Milli İstihbarat Akademisi (MİA) tarafından düzenlenen bir panelde konuşan Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın, mutabakatı memnuniyetle karşılayan Türkiye’nin “temkinli bir iyimserlik” içinde olduğuna vurgu yaptı ve en zorlu aşamanın henüz başladığını kaydetti. Kalın, “Önümüzdeki günler ve haftalar, müzakerelerde asıl konuların ele alındığı, tartışıldığı ve müzakere edildiği zorlu bir süreç olacak” ifadelerini kullandı.

Türkiye’nin ihtiyatlı tutumu, mutabakat için atılan imzaların sembolik önemine rağmen sürecin henüz kırılgan bir zeminde ilerlediği değerlendirmesine dayanmaktadır. Ankara, tarafların geniş kapsamlı taahhütleri uygulanabilir bir formata dönüştürmesinin iniş çıkışlı bir müzakere süreci gerektireceğini düşünmektedir. Nitekim Türk yetkililerin açıklamalarında da sürecin sabote edilme riskine yönelik uyarılar dikkat çekmektedir.

16 Haziran’da Moskova’da Rus mevkidaşı Sergey Lavrov ile düzenlediği ortak basın toplantısında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, mutabakat zaptına Türkiye’nin desteğini yineleyerek maddelerin kesintisiz uygulanmasının önemini vurguladı. İsrail’in istikrarsızlaştırıcı ve sabote edici bir rol oynama olasılığının bulunup bulunmadığına ilişkin bir soruya verdiği cevapta Fidan, böyle bir olasılığın göz ardı edilemeyeceğini ifade etti. Fidan ayrıca, Ankara’nın İsrail’in bölgesel politikalarına yönelik uzun süredir devam eden eleştirilerini hatırlattıktan sonra “İsrail’in bölgedeki tavırları sadece birkaç ülkenin sorunu değil bütün dünyanın sorunu ve bütün dünya bunun farkında” ifadelerini kullandı.

Muğlaklık avantaja dönüşür mü? 

ABD ile İran arasındaki mutabakatın iki konuda özellikle güçlü olduğu görülüyor: savaşı sona erdirmek ve Hürmüz Boğazı’ndan geçişi yeniden sağlamak. Her iki madde de Ankara’nın savaşın başından beri vurgu yaptığı temel hedefler arasında yer alıyor. Buna göre savaş, Lübnan dâhil olmak üzere tüm cephelerde sona erecek. Ancak bu noktada İsrail’in süreci rayından çıkarma riski varlığını koruyor. Diğer yandan İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan ticari geçişlerin yeniden önünü açmasına karşılık ABD’nin İran’a karşı uyguladığı deniz ablukasını kaldırması da mutabakatta öne çıkan bir diğer husus.

Ancak bu noktaların dışındaki hususlarda, mutabakat metninin çok da spesifik hükümler içermediği görülmektedir. ABD’nin “bölgedeki ortaklarıyla birlikte” İran için en az 300 milyar dolarlık bir yeniden yapılanma ve ekonomik kalkınma fonu oluşturma taahhüdü, yaptırımların kaldırılması, İran’ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması ve nükleer anlaşmanın çerçevesi, bekleneceği üzere bu aşamada ayrıntılı hükümlere bağlanmamış, yalnızca genel hatlarıyla ifade edilmiştir. Yine de bu noktada Trump yönetiminin, İran’ın nükleer programına ilişkin uzun süredir dile getirdiği sıfır uranyum zenginleştirme ısrarını metne yansıtmamış olması olumlu bir adım olarak değerlendirilebilir.

Aslında mutabakat zaptındaki bu belirsizlikler, bir zaaftan ziyade gerçekçi bir yaklaşımın tezahürü olarak görülmelidir. Neredeyse elli yıldır süren bir husumetin ve tarafların birbirini sert biçimde hedef aldığı bir askerî çatışmanın ardından, Washington ve Tahran’ın her tartışmalı konuyu tek bir belgede çözmesi beklenemezdi. Bu nedenle mutabakatın imzalanmasını mümkün kılan etken büyük ölçüde bu muğlaklığın kendisidir. Bu sayede ihtilafa neden olan ayrıntılar ertelenip ortak bir siyasi zemin oluşturularak her iki tarafın da başlangıçta temel pozisyonlarından vazgeçmesini gerektirmeden müzakerelerin devam etmesi için gerekli ortam sağlanmıştır.

Türkiye açısından bakıldığında da bu muğlaklık, avantaj sağlayan bir esnekliğe dönüşebilir. Ankara başından itibaren sağlıklı bir diplomatik süreç yürütmek ve uygulanabilir bir nihai anlaşmaya varmak için bölgesel kaygı ve çıkarların dikkate alınması gerektiğini savunmuştur. Bu durum, Ankara’nın tüm süreç boyunca korumaya çalıştığı dengeli pozisyon göz önüne alındığında özellikle önemlidir. Türkiye, savaşın başından itibaren İran’a yönelik saldırıları kınadığı gibi İran’ın bölge ülkelerine yönelik saldırıları karşısında da eleştirel bir tutum takınmıştır. Bölgede benzer güvenlik krizlerinin tekrar yaşanmaması için ABD ile İran arasında varılacak nihai anlaşmanın bölgesel güvenlik boyutunu da içermesi gerekmektedir. Mutabakat zaptındaki muğlaklıklar, takip eden müzakerelerde bölge devletlerinin sürece dâhil olmasına kapı aralayarak bölgesel aktörlerin daha kalıcı bir çözüm arayışına katkıda bulunmaları için fırsat sağlayabilir.

Bu nedenle Ankara, mutabakat zaptını nihai bir çözümden ziyade bir fırsat penceresi olarak görmektedir. Hem bölgedeki savaşın sona erdirilmesi hem de diplomasiye alan açılması, Türkiye’nin stratejik çıkarlarıyla yakından örtüşmektedir. Ancak bu fırsatın kalıcı bir siyasi çözüme dönüşüp dönüşmeyeceği, müteakip müzakere sürecinde geçmiş deneyimlerden (Nisan 2025 ve Şubat 2026’daki müzakereler) kaynaklanan sorunların aşılmasına, sürecin baltalanmasına izin verilmemesine ve nihai anlaşmanın sorun alanlarını mümkün olduğunca kapsayıcı bir biçimde ele almasına bağlıdır.