İran’da Devletle Fars Milliyetçileri Arasında Sıkışan Türkçe

Umut Başar Kıdemli Uzman, Kültür ve Toplum

Türkçenin yükselişinin, deyim yerindeyse Farsçaya büyük kutsiyet atfeden milliyetçilerin tahammül sınırlarını zorladığı anlaşılmaktadır.

İran’da Türkçe, Kaçarlar’ın (1769-1925) çöküşünden sonra Pehlevi rejiminin İslam öncesi İran’dan ilhamla ulus-devlet inşasına girişmesiyle birlikte statü ve prestij kaybına uğramıştır. Kendilerini azınlık değil de İran’ın asli unsurlarından biri addeden Azerbaycan Türkleri, Pehleviler Dönemi’ndeki (1925-1979) asimilasyona varan devlet politikalarının etkisiyle “İran Şehinşahlığıyla” duygusal bağlarını kısa sürede koparmış ve İran İslam Devrimi’ne (1979) evrilen süreçte Tebriz’de Azerbaycan Türkleri tarafından başlatılan ayaklanmalar, Devrim tarihine geçmiştir. Devrim’den sonra yaşanan göreceli özgürlük ortamında sayılamayacak kadar çok Türkçe neşriyatın birden piyasaya sürülmesi, Türklerin yarım asırdan fazla süren suskunluğu telafi etmeye çalıştığını göstermektedir.
Devrim’den sonraki süreçte İran İslam Cumhuriyeti’nin başta anayasa gibi kurucu metinlerinde ana dili öğrenme hakkı (15. madde) kanuni güvence altına alındığı gibi toplumsal hayatta ana dili kullanmaya ilişkin kısıtlamalar da kaldırılmıştır. Bunun bir getirisi olarak hâlihazırda İran’da Türkçe, başkent Tahran da dâhil olmak üzere birçok şehirde sanat, edebiyat, folklor ve müzik alanında İran’daki diğer diller gibi kendini göstermektedir. Yani eskiden olduğu gibi devlet tarafından sistematik bir inkâr politikası güdülmemektedir. Örneğin İran’da Türkçe konserler düzenlenmekte, tiyatro oyunları sergilenmekte, kitap ve süreli yayın neşri yapılmakta ve son zamanlarda artan bir şekilde kısa ve uzun metrajlı filmler çekilmektedir. Nitekim Türkçe sadece Tebriz, Erdebil, Urmiye ve Zencan gibi Türklerin nüfus bakımından çoğunluğu oluşturduğu şehirlerde değil başkent Tahran’da dahi gerek kamusal gerekse toplumsal hayatta oldukça görünür vaziyettedir. Muharrem ayında bizzat Devrim Rehberi Hamenei’nin iştirak ettiği matem merasimlerinde Türkçe mersiyelerin okunması, devlet mekanizmasının zirvesinde de Türkçeye karşı bir taassubun olmadığını göstermektedir. Fakat geçtiğimiz günlerde Tahran’daki Türkçe kitap basan iki yayınevinin kapatılmasına ilişkin haberlerin basında yer alması, kamuoyunun dikkatini çekmiştir. Bilindiği kadarıyla kesin bir şekilde kapısına kilit vurulan ve sahibi cezaevine alınan “Tekderaht Yayınevi’nin” kapatılma gerekçesi, Türkçe basım-yayından ziyade İran’daki heterodoks tasavvufi akımlarla olan yakın ilişkisinden kaynaklanmaktadır. Haberlere konu diğer yayınevi olan “Endişeyi Nov’un” faaliyetleriyse geçici bir süreliğine durdurulmuştur.

Bu hadisenin üzerinden çok geçmeden 38. Fecr Film Festivali’nde yarışmaya hak kazanan Türkçe “Atabay” filminin gösteriminden sonra düzenlenen basın toplantısında yaşanan tartışma, Türkçenin İran’daki konumunu yeniden gündeme taşımıştır. Filmin senaristi Hadi Hicazifer’le yapımcı ve yönetmeni Niki Kerimi’nin seyirciyle buluştuğu toplantıda bir gazeteci, “İran’ın resmî dili Farsçadır (Parsi). Bu nasıl bir yapımdır ki İranlı muhataplar, İran filmini Farsça (Parsi) altyazıyla izlemek zorunda kalıyor?” şeklinde bir soru sorunca hem Kerimi’den hem de Hicaziferden tepki aldı. Gazetecinin ülkenin resmî dilini vurgularken “Farsi” yerine milliyetçilere özgü bir deyiş olan “Parsi”yi tercih edişine, Hizacifer’in İran Anayasası’na göndermede bulunduktan sonra “[Ülkede] ortaya çıkan ayrılıkçı fikirler bu bakış açısının ürünüdür.” diyerek karşılık vermesi oldukça manidardır. Esasen gerek Fecr gerekse de İran’daki diğer küçük çaplı film festivallerinde kısa ve uzun metrajlı Türkçe filmlerin boy göstermesi yeni bir gelişme değildir. Dahası İran sinemasındaki filmlerde Türkçe replikler eksik olmamaktadır. Hâl böyleyken “Atabay” filmine gelen tepkiyi nasıl yorumlamak gerekir?
Bir süredir İran’da Türkçenin kültür-sanat dili olarak kullanılmasıyla ortaya konan üretim gerek kemiyet gerekse de keyfiyet açısından bir hayli yükselmiştir. Daha somut bir ifadeyle Türkçe sahne sanatları (Zeynep Paşa Tiyatrosu, Şehriyar Müzikali vb.) göz doldurmaya başlamış, Türkçe süreli yayınların (Bayram, Buta, Ana Varlık, Aydın Gelecek, Ban, Işık vb.) tasarım ve baskı kalitesi yükselmiş, Türkçe kitap basımında artış kaydedilmiş özellikle kısa metrajlı Türkçe film sayısı çoğalmış ve nesir türünde Türkçe eserler verilmeye başlanmıştır. Yani Türkçe, İran İslam Cumhuriyeti Dönemi’nde şiir ve müzik dili olmanın ötesine geçerek sanatın muhtelif kollarında kuvvetlenmeye başlamıştır. Bu durumda iki husus etkilidir. İlki İran İslam Cumhuriyeti’ndeki siyasi elitlerin bir kısmının Türk kökenli olması hasebiyle -siyasallaşmadığı müddetçe- Türkçe kültür-sanat faaliyetlerinin kısıtlanmamasıdır. Diğeri ise Türkler arasında kimlik bilincinin yükselişe geçmesidir. Dil ise kimliğin en önemli bileşenlerinden biri olduğundan ana dil konusunda bilinç artmıştır.

Türkçe sanatsal faaliyetlerin İran’da kültürel zenginliğe katkı sağladığı kesindir. Fakat Türkçenin yükselişinin, deyim yerindeyse Farsçaya büyük kutsiyet atfeden milliyetçilerin tahammül sınırlarını zorladığı anlaşılmaktadır. Zira İran’da son yıllarda yükselişe geçen seküler milliyetçiliğin (Bastangerayi), Arap karşıtlığı kadar Türk karşıtlığından da beslendiği görülmektedir. Pehlevilerin etnik gruplara uyguladığı “güvenlikçi” konsepti tevarüs eden milliyetçilerin tek dil konusundaki ısrarı, ülkedeki etnik grupları İran’la bütünleştirmek yerine toplumsal fay hatlarını tetikleyebilir. Diğer yandan Farsçayı ülkenin varlığı ve birliğiyle eşitleyerek Farsçadan taviz verilmesi (!) durumunda; millî kimliğin zayıflayacağını, etnik sınıflar arasında çözülmenin başlayacağını velhasıl İran’ın paramparça olacağını düşünmek, 20. yüzyılın başlarındaki siyasilere özgü obsesif bir bozukluk hâlidir. İran, tarihten günümüze çok dilli ve kültürlü bir coğrafya olarak tebarüz etmiştir. Bu çok dilli ve kültürlü görünüm, İran’da kültürel bir harmoni ve ahenk yaratmıştır. Pehleviler Dönemi’nde söz konusu ahenk otoriter bir modernleşme yoluyla “tek bir renge” büründürülmek istenmişse de bu uğraş, İran İslam Devrimi’ne giden toplumsal motivasyonları oluşturmaktan başka bir işe yaramamıştır.

Öte yandan sosyolengüistik bir perspektiften bakıldığında İran’da Farsça dışındaki diğer diller gerek yaygınlık gerekse de konuşur sayısı bakımından endişeye mahal vermeyecek derecede geridedir. Ayrıca İran İslam Cumhuriyeti Dönemi’nde, okullaşma artıp eğitim seviyesi yükseldiğinden Farsça konuşur ve okuryazar sayısı İran tarihinin en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Bunun yanı sıra Farsça; resmî dil olması hasebiyle politika ve planlamalarla da desteklenmekte ve korunmaktadır. Yani son tahlilde ne Türkçenin ne de başka bir dilin Farsçaya meydan okuması veya ileri sürüldüğü üzere alternatif teşkil etmesi söz konusu değildir. Sosyolojik ve bilimsel gerçekler bu savı doğrulamaktadır. Bu durumda Türkçeyi veya başka bir dili ötekileştirmek devlet eliyle bir istismar alanı yaratmak anlamına gelir. İstismara açık bir mesele ise İran’ı dünya kamuoyu nezdinde köşeye sıkıştırmak isteyen herkes tarafından kolaylıkla kullanılabilir. Örneğin Amerika gibi İran’a muhasım devletler, istismar alanını bulunca Türkçü muhalefete ileriye matuf yatırım yapmaya başlayabilir. Bu sebeple özellikle kişisel hak ve özgürlükler konusunda sıkça eleştiri aldığı göz önünde bulundurulduğunda zaten uzun olan listeye bir de Türkçenin eklenmesi İran açısından pek de istenen bir durum olmasa gerek.

İran Türkleri arasındaki kültürel elitlerin ana dillerine olan hassasiyeti ve ana dili öğretimine ilişkin talepleri konunun ilgililerinin malumudur. Siyasiler de bu talepleri özellikle de anayasanın 15. maddesinin yürürlüğe girmesini zaman zaman meclis kürsüsünde dile getirmektedir. Bu doğrultuda İran’da muhtelif adımlar atılmaktadır. Öyle ki geçen güz dönemi başında Doğu Azerbaycan eyaletindeki okullarda haftalık iki, yıllık ise 60 saat olmak koşuyla ilkokullarda Azerbaycan Türkçesinin öğretimine pilot uygulamayla başlanacağı duyurulmuştu. Bu gelişmeden sonra Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin seçim vaatleri arasında olan Türkçeye ilişkin araştırmalar yürütecek bir devlet kurumunun (Ferhengistan-i Zeban-i Torki) kurulmasına dair beklenti yükselmişse de bu doğrultuda henüz bir adım atılmamıştır. Ancak Ruhani hükûmetinin sadece Türkçe konusunda değil genel olarak İran’daki etnik grupların ana diline ilişkin talepleri konusunda somut adımlar atmaya niyetli olduğu gözlemlenmektedir. Nitekim Ruhani Dönemi’nde hararetli tartışmalara rağmen Tebriz Üniversitesi bünyesinde Azerbaycan Dili ve Edebiyatı Bölümü kurulmuş ve gene Tebriz merkezli Şehriyar Araştırmaları Merkezi faaliyete geçmiştir. Ancak özellikle ana dili öğretimine ilişkin isteklere oldukça ihtiyatla yaklaşan hükûmet, görev süresi dolmaya yaklaşırken görünen o ki müesses nizam içerisinde etkili milliyetçi grupların tepkisini çekmek istememektedir. Hükûmet nezdinde endişe yaratan bir diğer husus ise Türklerin dil konusunda elde ettiği kazanımların diğer etnik gruplara örnek teşkil edebileceğidir. Henüz buna hazırlıklı olmayan İran devlet mekanizması açıkçası işi yavaştan almaktadır.

Bir taraftan Hamenei ebeveynleri, çocuklarına Türkçe öğretmeye teşvik etmekte ve kendisinin temsilci konumunda olan cuma imamları da Türkçenin ne denli asil bir dil olduğundan bahsetmektedir. Öte yandan ise ülkenin en prestijli sinema organizasyonunda bir gazeteci, Farsça dışında başka bir dilde film çekilmesine sert tepki göstermektedir. Pehleviler Dönemi’nde ortaya atılan Azerbaycanlıların gerçekte Türk kökenli olmadığına dair teorinin hâlâ tamamıyla terk edilememesi; geniş kitleler tarafından Türkçe içselleştirilmişken Fecr Film Festivali hadisesindeki gibi basın önünde tepkilerin sürmesi; kültürel talepler söz konusu olunca İran’da bir grubun meseleyi İran’ın millî güvenliğine bağlaması birbiriyle çelişen durumlardır. Bu çelişkili vaziyet İran’da Türkçenin devlet, milliyetçiler ve halk arasında savrulan trajik konumunu gözler önüne sermektedir. Mevcut durumun sürdürülebilir olup olmadığı başka bir tartışma konusudur ancak kısa vadede İran’da Türkçenin bir yandan devlet katında itibar görmeye diğer yandan ise bazı direnç odaklarını rahatsız etmeye devam edeceği anlaşılmaktadır.

İran, Azerbaycan Türkçesi, İran Türkleri, Milliyetçiler

İran’da İslami Feminizm Hareketi

Umut Başar

İslam Devrimi’nden sonra ülkedeki kadın hareketleri farklı bir mecraya girmiş ve Devrim’den sonra girişilen İslami toplum inşa sürecinde, doğal olarak kadının toplumdaki rol ve sorumluluklarına bakış değişmiştir.

Franklin Yayınevinin Tahran Şubesi ve İran Kültür Hayatına Katkısı

Umut Başar

İran’ın hızla Batılılaştığı bir zaman aralığında Franklin Yayınevi Tahran Şubesi, Amerikan kültürünün geniş kitleler tarafından tanınmasına kapı aralamıştır.