İran’ın Ensarullah’ı Hizbullahlaştırma Stratejisi

İran’ın Ensarullah’ı Hizbullahlaştırma Stratejisi
Şimdiden birçok yerde Husiler “Yemenliler” veya “Yemenli Milisler” olarak zikredilmeye ve Yemen’in tek sahibiymişçesine bir algı yaratılmaya başlanmıştır.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Araştırmacı Oral Toğa

Jean-Paul Kauffmann, Michel Seurat ve Marcel Carton adlı üç Fransız, Mayıs 1985'te İran destekli milisler tarafından Lübnan'da kaçırılmıştır. Lübnan’da insanları kaçırıp rehin almak, o dönemde İran destekli milisler tarafından sıklıkla başvurulan bir yöntem olmuştur. Ancak bu olay, Fransa’da büyük etki yaratmış ve rehinelerin kurtarılması için girişimlerde bulunulmuştur. BBC’nin 2009 yılında İslam Devrimi’nin 30. yılı sebebiyle hazırladığı Iran and The West belgeselinde bu konu, birinci ağızlar tarafından aktarılmıştır. Dönemin Fransız Dışişleri Bakanı Ronald Dumas “Biz aptal değiliz. Biz Irak’a destek veriyoruz diye İran bunları (Hizbullah’ı) destekliyor. Dolayısıyla bizim (Hizbullah yerine) İran’la anlaşmamız lazım.” diyerek İran’la arka kapı diplomasisi için girişimlerde bulunmuştur. Dönemin Fransız Cumhurbaşkanı François Mitterrand “Fransızların hayatlarıyla kumar oynayamayız diye düşündüm.” demiş ve dönemin Devrim Muhafızları Bakanı (1989’da bu Bakanlık kaldırılmıştır.) Muhsin Refikdust’la bir bağlantı üzerinden irtibat kurmayı başararak rehinelerin serbest bırakılmasını istemiştir. Belgeselde bizzat kendisinin de belirttiği üzere Muhsin Refikdust “İyi de ben ne yapabilirim?” cevabını vermiş ve “Bizim onlar üzerinde bir nüfuzumuz yok.” demiştir. Fransız muhatabı “Belki düşündüğünüzden fazla nüfuzunuz vardır. İran hükûmeti Fransızların serbest bırakılmasını talep edebilir.” deyince Refikdust gülümseyerek “Evet, bizim orada dostlarımız var. Eğer biz rehineleri getirirsek Fransa karşılığında bize ne verecek?” diye sormuş ve devamında “Fransa, Saddam’a neden hâlâ silah satıyor?” diyerek pazarlıktaki niyetini belli etmiştir. Fransız muhatabı “Bu konu tartışmaya kapalı.” deyince Refikdust “İyi de siz bize hiçbir şey vermeden, bir şey istiyorsunuz. Bu olmaz!” demiştir. Nihayetinde İran’a para teklif edilerek anlaşmaya varılmış; Kauffmann ve Carton Mayıs 1988'de serbest bırakılmıştır. Rehinelerden ikisi ertesi gün Fransa'ya dönmüş ancak Seurat, 1986’da rehin tutulduğu sırada hayatını kaybetmiştir.

Birleşik Krallık Savunma Bakanı Grant Shapps, 13 Ocak’ta The Telegraph’a verdiği röportajında, İran’ın Yemen’deki faaliyetleri hakkında mesajlar vermiştir. Shapps, “Husi haydutlarınıza karşı sabrımız tükeniyor!” diyerek doğrudan İran’ı hedef alan açıklamalarda bulunmuştur. Shapps özetle “Husiler aracılığıyla ne yaptığınızı görüyoruz.” demiş ve doğrudan İran’a bu faaliyetlerine bir son vermesini söylemiştir. Bu röportajın ertesi gününde Keyhan gazetesi, ilgili röportajı haberleştirmiş ve Shapps’ın sözlerini çarpıtarak “İngiltere'den İran'a Yemen Konusunda Ara Buluculuk Talebi” başlığını atmıştır. Haberin metninde “Ensarullah (Husiler), bağımsız olarak karar aldığını defalarca açıklamasına rağmen İngiltere Savunma Bakanı, İran İslam Cumhuriyeti’nden ara bulucu olarak hareket etmesini istedi.” ifadesi yer almaktadır.

Yukarıdaki hikâye 1980’li yılların ortasına, hemen altındaki haber ise 2024 yılına aittir. İngiliz ve Fransız Bakanların sözleri ve konuyu ele alış biçimleri ise neredeyse bire bir aynıdır. Keza İranlıların cevapları da bire bir örtüşmektedir. Bunlara ek olarak Aksa Tufanı Operasyonu sonrası İranlı makamların ısrarla belirttiği “Direniş cephesi kararlarını kendi alır, bizim bir etkimiz yok.” söylemi de bu noktada hatırlanmalıdır. Özetle bu tavır, 1980’lerden beri İran’ın gösterdiği bir tavırdır ve analistler tarafından genellikle bu söylemlerin esas sebebi olarak “hukuki sonuçlardan kaçınmak” gösterilmektedir. Bu yorum yanlış değildir. Ancak eksiktir.

Yukarıda da değinildiği üzere burada İran’ın, vekil güç konseptinin merkezinde yer alan ve “müttefiklerimizin” de ülkemize karşı sıklıkla başvurduğu “inkâr edilebilirlik” ilkesinden faydalandığı görülmektedir. Bu ilke, büyük güçlerin vekil güçler üzerinden gerçekleştirdikleri faaliyetleri gizli tutmalarını ve bu faaliyetlerin varlığını veya kapsamını inkâr edebilmelerini sağlar. Böylece büyük güçler, uluslararası tepkilere veya yükümlülüklere maruz kalmadan stratejik hedeflerine ulaşma şansı bulur. Ancak aynı zamanda bu yaklaşım, kontrol zorlukları ve itibar riskleri gibi olumsuz sonuçlarını da içinde barındırmaktadır. Ne var ki İran gibi uluslararası sistem ve itibar noktasında çekinceleri olmayan bir ülke için bu çok geçerli bir durum değildir. İran’ın inkârının arkasında, itibarını korumanın ötesinde üç farklı sebep bulunmaktadır:

  1. Hukuki yaptırımlardan kaçınmak
  2. Kendini sahaya/bölgeye hâkim gösterip caydırıcılık katsayısını artırmak
  3. Kendi vekil güçlerini bir aktör olarak uluslararası sisteme bir şekilde dâhil etmek

Hizbullah’ın dün “adam kaçırıp fidye alan” bir örgütten bugün Lübnan’ın tek meşru temsilcisiymişçesine kamuoyunda yarattığı algının gelişim süreci iyi tahlil edildiğinde, bugün Ensarullah’ın (Husilerin) hangi yolu yürümek istediği ve hangi amaçla kapasite gösterme gayretinde olduğu net bir şekilde görülebilir. Öyle ki Lübnan’ın İsrail’le deniz sınırı anlaşmasında Hizbullah en önemli muhataplardan biri olarak görülmüş, “devlet dışı” bir aktör olarak devletlerle anlaşma yapabilecek bir duruma gelmiştir. Başka bir deyişle Hizbullah, literatüre göre “devlet dışı” bir aktördür. Ancak fiiliyatta durum farklıdır.

Ensarullah’ın Meşruiyet Arayışı

Ensarullah’ı, Lübnan Hizbullahı’ndan ayıran birçok tarihî ve konjonktürel konu varsa da izlenilen stratejiler uyuşmaktadır. Ensarullah, ilk adım olarak kırılgan devletler indeksinde yıllardır ilk üçte olan ve kıtlık başta olmak üzere birçok insani trajedinin yaşandığı Yemen’in batı ucunda belli bir bölgede tutunmuş ve orada kökleşmeyi başarmıştır. Aksa Tufanı Operasyonu’na kadar geçen süreçte İran, bu bölgedeki milislere birçok konuda destek sağlamış, askerî kapasitelerini yükseltmiştir. Böylece bölgede kalıcılığını artırmıştır. Kalıcılığa ek olarak İran, milislerin caydırıcılığını artırmak suretiyle Suudi Arabistan’ın baskıları başta olmak üzere Husiler üzerindeki birçok baskının önünü keserek sahada, savaşın ilk günlerine kıyasla stabil bir durum yaratmıştır. Aksa Tufanı Operasyonu ve sonrasında yaşanan İsrail saldırıları; Husilere, İsrail-Lübnan mücadelesinin Hizbullah’a verdiğine benzer tarihî bir fırsat vermiştir. Böylece Husiler, askerî ve politik güçlerini Yemen’in belli bir bölgesinden dışarı çıkararak doğrudan bölgeye yayma ve gösterme şansı yakalamıştır. Bu bağlamda Husiler, ellerindeki askerî kapasiteyi test edebilmiş, sergileyebilmiş ve caydırıcılık için araçsallaştırabilmiştir. Bunun için önce İsrail’e uzun menzilli füzeler göndermiş, ardından Babülmendep Boğazı üzerinden uluslararası ticareti baltalayarak terörize etmiştir. Bu, yürütülen stratejinin dördüncü ayağıdır.

Ensarullah’ı, İran’ın Irak veya Suriye’deki vekil güçlerinden farklı kılan şey, üzerinde durduğu toprak parçasının jeopolitik konumudur. İran’ın sağladığı askerî kapasite; bu jeopolitik konumla birleştiğinde, büyük bir çarpan işlevi görmektedir. Keza Husilerin tutundukları coğrafya, bölgesel güçlerin konuşlandığı ve şiddetli çatışmaların yaşandığı bölgelerden görece uzak kalmakta ve belli bir izolasyon sağlamaktadır. İran’ın diğer vekil güçlerinin böylesi bir pozisyonu bulunmamaktadır.

Daha Büyük Bir Stratejinin İlk Adımı Olarak Yemen’de Statünün Gerekliliği

Donald Trump yönetiminin son günlerinde terör listesine alınan ancak Joe Biden yönetiminin göreve gelmesiyle yaşanan insani kriz gerekçesiyle bu statüden kısa sürede düşürülen Ensarullah’ın Yemen’de, tıpkı Hizbullah gibi kendi başına bağımsız bir aktör olarak tanımlanması, İran açısından stratejik olarak önem arz etmektedir. Burada yapılan her eylem küresel çapta ses getirmektedir ve yapılacak her faaliyetin İran’la ilişkilendirilmesi zamanla İran’ın aleyhine olacaktır. Dolayısıyla İran, burada da tıpkı Lübnan’da olduğu gibi yönetebileceği ama sorumlu tutulmayacağı bir yapı oluşturma arzusundadır.

Öte yandan İranlı makamların ısrarla tekrarladığı “Bizim bir etkimiz yok.”, “Bizden bağımsız karar alınıyor.” ve “ara buluculuk” ifadeleri; İran İslam Devrimi’nin tarihi kadar eskidir. Bu sözlere karşın olan bitenler göz önüne alındığında, İran açısından iki olası hedef ortaya çıkmaktadır ve her iki hedef de birbiriyle doğrudan bağlantılıdır. Bunlardan birincisi, birçok yaptırımla köşeye sıkıştırılmış İran’ın el güçlendirmek suretiyle küresel aktörlerle pazarlık arayışıdır. İkincisi ise Ensarullah’ın meşrulaştırılma sürecinin tamamlanarak Hizbullah benzeri bir statüye taşınmasıdır. Daha şimdiden birçok yerde Husiler “Yemenliler” veya “Yemenli Milisler” olarak zikredilmeye ve Yemen’in tek sahibiymişçesine bir algı yaratılmaya başlanmıştır. Öte yandan Ensarullah’ın Yemen’de meşru bir aktör olarak görülmesi ve var olan fiilî durumu daha da genişleterek uluslararası sisteme kabul ettirmesi; Suudi Arabistan’ı güneyden kuşatmanın ve en önemlisi hâlihazırda Basra Körfezi’nde güç sahibi olan İran’ın, dünyadaki en önemli su yollarının başında gelen Süveyş hattında söz sahibi olması anlamına gelmektedir.

İranlı makamların ve basının, son bir yıldır hemen her gün gündeme getirdiği deniz kuvvetlerini artırmaya yönelik yaptıkları vurgu da bu noktada dikkate alınmalıdır. İran’ın, deniz ticaret yolları üzerinde bir hırsı olduğu açıkça görülmektedir. Geçtiğimiz yıl Panama Kanalı dahi gündeme gelmiştir. Ayrıca Venezuela gibi stratejik ülkelerle askerî iş birlikleri de artırılmaktadır. Yakın zamanda inşa edilen gemilerin yanı sıra İran, insansız deniz araçları üzerine de yoğun çalışmalar yürütmektedir. Bu araçlar, zamanı geldiğinde Ensarullah ve Hizbullah başta olmak üzere İran’ın bölgedeki vekillerinin denizdeki etki kabiliyetlerini katlayacaktır. Husilerin yaptığı faaliyetler, İran'ın geniş deniz ticaret yollarına etki etme stratejisinin ilk adımları olarak değerlendirilebilir. Şu an yaşananların, küresel güçleri bu yönde teste tabi tutmaya yönelik hamleler olma ihtimali hiç de uzak değildir.