İran’ın Pasif Savunma Doktrini Ne Ölçüde Başarılı Oldu?

İran’ın Pasif Savunma Doktrini Ne Ölçüde Başarılı Oldu?
Görsel: @ shutterstock
İran Pasif Savunma Teşkilatı, orta ölçekli bir gücün teknolojik üstünlük karşısında geliştirebileceği en iddialı konvansiyonel hayatta kalma programlarından biri olarak değerlendirilebilir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Araştırmacı Oral Toğa

28 Şubat 2026 tarihinde ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlatmış olduğu hava harekâtının ardından Tahran’ın yirmi yılı aşkın süredir inşa ettiği pasif savunma altyapısı ilk kez kapsamlı bir sınava tabi tutuldu. Bir yandan İran’ın derin yeraltı tesisleri ABD’nin güçlü konvansiyonel silahlarına direnirken diğer yandan bu tesislerde korunan kapasite giderek erişilemez hâle geldi. Kısacası pasif savunma beklenenden daha etkili olsa da tek başına yeterli bir güvenlik şemsiyesi sunamadı.

Pasif savunma doktrini nedir?

Pasif savunma doktrini, İran’ın stratejik hafızasında derin izler bırakan iki travmatik tecrübenin ürünüdür. Bu tecrübelerin ilki İran-Irak Savaşı’dır. 1980-1988 yılları arasında Irak’ın Scud saldırıları Tahran’ı doğrudan hedef almış, kimyasal silah kullanımı ise 100 binden fazla İranlının ölümü ya da yaralanmasıyla sonuçlanmıştır. Bu savaş, İran yönetimine iki temel gerçekliği göstermiştir: Altyapının dayanıklılığı ulusal direniş kapasitesinin asli bir parçasıdır ve uluslararası silah ambargolarına maruz kalan bir devlet güvenliğini büyük ölçüde kendi imkânlarıyla tesis etmek zorundadır.

Asıl dönüm noktası ise 2003’te yaşanmıştır.  Irak işgaliyle birlikte İran’ın doğu ve batı sınırında Amerikan birlikleri konuşlanmıştır. Dönemin Devrim Rehberi Ali Hamenei, pasif savunmayı varoluşsal bir zorunluluk olarak tanımlamış ve Ekim 2003’te Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde Ulusal Pasif Savunma Teşkilatı’nı (Sazman-e Padefend-e Gayr-e Amel) kurdurmuştur. Teşkilatın başına mimarlık ve mühendislik geçmişine sahip Devrim Muhafızları Ordusu’ndan (DMO) Tuğgeneral Gulam Rıza Celali getirilmiştir. Celali yirmi yılı aşkın süre bu görevi sürdürmüştür. Teşkilat üç evrede gelişmiştir:

  • İlk aşama (2003-2009): Bu dönemde askerî tahkimat ve yer altı inşaat faaliyetleri öne çıkmıştır.

  • İkinci aşama: Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad döneminde pasif savunma anlayışı, ekonomik direniş doktriniyle birleşmiştir. Yaptırımların bir tür “ekonomik savaş”a dönüşmesiyle birlikte pasif savunma da ekonomik bir boyut kazanmıştır.

  • Üçüncü aşama: 2010’daki Stuxnet saldırısıyla başlayan bu evrede pasif savunmanın kapsamı genişlemiş, siber savunma, bilgi kontrolü ve yumuşak savaşa karşı koyma unsurları da bu çerçeveye dâhil edilmiştir. Nitekim 2011’de teşkilat bünyesinde bir Siber Savunma Karargâhı kurulmuştur.

Füze şehirleri

Pasif savunmanın en görünür yatırımı yeraltı füze kompleksleri yani eski DMO Havacılık-Uzay Kuvveti Komutanı Hacızade’nin tabiriyle “füze şehirleri”dir. DMO yetkilileri Zagros ve Elburz dağlarında yüzlerce yeraltı üssü bulunduğunu ve bazılarının 500 metre derinliğe ulaştığını iddia etmiştir. 1984’te inşa edilen ilk yeraltı üssünden bu yana ağ genişlemiş, 1993’te Kuzey Kore ile yapılan bir anlaşma çerçevesinde 18 kadar balistik füze sığınağı inşa edilmiştir.

Bu tüneller otomatik demiryolu taşıma sistemleri, bölmeli odalar, patlama dayanımlı kapılar ve şok dalgalarını yönlendiren yan tünellerle donatılmıştır. DMO, 2018 yılında füze fabrikalarının da yeraltına taşındığını duyurmuştur. Mart 2025’te ise –savaştan yalnızca birkaç hafta önce– devlet medyası Gadr-H, Emad, Hayber Şiken, Siccil ve Hac Kasım balistik füzelerinin bulunduğu “en büyük yeraltı füze şehrini” basına tanışmıştır.

Nükleer alanda en bilenen vaka Fordo’dur. Kum yakınlarında 80-90 metre derinlikte, tektonik baskıyla oluşmuş sert kireçtaşı ve dolomit kayaç içine inşa edilen tesis, başlangıçta bir DMO füze üssüyken uranyum zenginleştirme tesisine dönüştürülmüştür.

İran, tahkim edilmiş altyapının yanı sıra mobil füze sistemlerine ve aldatma tedbirlerine de yatırım yapmıştır. Savaş öncesinde envanterinde 300-400 civarında mobil fırlatıcı (TEL) bulunduğu değerlendirilmektedir. Hayber Şiken gibi bazı füzeler, sivil kamyon şasileri içine gizlenerek konuşlandırılmıştır. Ayrıca radar yansıtıcı ve termal iz üreten sahte fırlatıcılar da geliştirilmiştir. Buna karşılık, savaş öncesinde Tahran ve diğer büyük şehirlerde işlevsel bomba sığınakları bakımından ciddi eksiklikler mevcuttu.

Savaşta pasif savunma doktrininin işlevi

Savaşın birinci ayının sonunda, pasif savunmanın etkili olan boyutları göz ardı edilmemelidir. Bunların başında, en derin yer altı füze şehirlerinin ABD’nin en güçlü konvansiyonel silahlarına karşı dayanıklılık göstermesi gelmektedir. Basına yansıyan ve 27 yeraltı üssündeki 107 tüneli inceleyen uydu görüntüsü analizine göre girişlerin yüzde 77’si vurulmuş olsa da içerideki envanter büyük ölçüde korunmuştur. Bu durum, konvansiyonel hava gücünün sınırlarını gösteren tarihsel bir veri niteliği taşımaktadır. Dünyanın en büyük konvansiyonel bombası olan GBU-57’ye rağmen Zagros’un granit bariyerleri bu saldırının etkisini zayıflatmıştır.

İkincisi, savaşın ilk ayı geride kalırken İran’ın balistik füze kapasitesini hâlâ kullanabildiği görülmektedir. Savaş öncesi 2.500-3.000 balistik füze ve 300-400 TEL barındıran envanterin tahminen üçte biri halen kullanılabilir durumdadır. İran’ın bütünüyle silahsızlandırıldığı bir senaryo ortaya çıkmamıştır. Bu durum, caydırıcılık kapasitesinin tamamen ortadan kalkmadığını göstermektedir.  

Üçüncüsü, stratejik bakımdan en mühim başarı nükleer materyalin dağıtılması olmuştur. İran’ın yaklaşık 400 kilogramlık, yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyum stokunun, saldırılar öncesinde planlanan bir dispersiyon operasyonu kapsamında farklı noktalara sevk edildiği ileri sürülmektedir. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Genel Direktörü Rafael Grossi, bu stokun 200 kilogramı biraz aşan kısmının Isfahan’da yer altında kaldığını belirtirken geri kalan kısmın nerede bulunduğunun bilinmediğini ifade etmektedir. Şayet bu iddialar doğruysa pasif savunmanın bu unsuru savaş sonunda müzakere masasında İran’ın Hürmüz Boğazı ile elindeki en güçlü kozlardan biri hâline gelebilir.

Dördüncüsü, merkezî komuta çöküşüne rağmen İran’ın “mozaik savunma” doktrinine geçebilmiş olmasıdır. Hamenei’nin öldürülmesi ve 40’tan fazla üst düzey yetkilinin kaybedilmesi büyük bir darbe olsa da İran, adem-i merkeziyetçi bir komuta yapısına geçebilmiştir. Bu, pasif savunma doktrininin öngördüğü esnekliğin bir ölçüde işlediğini göstermektedir. Tam anlamıyla başarılı olup olmadığı tartışılsa da sistemin toplam çöküşü önlendiği açıktır.

Beşincisi, aldatma tedbirlerinin paha biçilemez bir maliyet-etkinlik göstermesidir. Birkaç olayda İsrail ve ABD’nin pahalı hassas mühimmatları yerleştirilen maketlere harcanmıştır. Ekim 2024 saldırısında başlayan bu süreç mevcut savaşta da devam etmiştir. Uydu görüntüleri, vurulan bazı “fırlatıcıların” aslında maket olduğunu doğrulamıştır. Bu asimetrik bir başarıdır.

Ancak paradoks tam da burada ortaya çıkmaktadır. Savaş öncesinde 2.500-3.000 balistik füze ile 300-400 TEL içeren envanterin, zamanla yaklaşık 1.000 füze ve 100-150 kullanılabilir fırlatıcı seviyesine gerilediği anlaşılmaktadır. İsrail, 300’den fazla fırlatıcının imha edildiğini ileri sürmüş, bunların 95’inin tünel girişlerinin çökmesiyle enkaz altında kaldığı belirtilmiştir. Temel mesele şudur: Yıllar içinde sağlanan gizlilik, kullanım anında ortadan kalkmaktadır. Her fırlatma, hava üstünlüğüne sahip düşmanın sürekli İHA gözetimi ve vuruş kapasitesi karşısında fırlatıcının konumunu açığa çıkarmaktadır. Nitekim günlük balistik füze atış oranı ilk iki haftada yüzde 86 oranında düşmüştür. Zira pasif savunmanın temel varsayımı, aktif hava savunma şemsiyesi altında işlemektir. Bu şemsiye ise saatler içinde çökmüştür.

ABD ise sahaya taktik uyum sağlamıştır. 500 metre derinlikteki tesisleri delemeyince strateji, giriş inkârı ve alan inkârına kaymıştır. Buna göre tünel girişleri çökertilmiş, havalandırma bacaları etkisizleştirilmiş ve 26 Mart’ta füze üssü çıkışlarına tanksavar mayını atıldığı raporlanmıştır.

Fordo’da ise GBU-57’nin Haziran 2025’teki ilk muharebe kullanımı, pasif savunma mühendislerinin öngöremediği bir yöntemle sonuç almıştır. Kaba kuvvetle nüfuz etmek yerine yapısal zayıf noktalar hedeflenmiştir. 12 MOP, iki havalandırma bacasından “çift vuruş” yöntemiyle yönlendirilmiştir. Açık tünellerden yayılan aşırı basınç ve patlama dalgasıyla istenen etki sağlanmıştır. Bombanın boşluk algılayan akıllı tapa sistemi, nüfuz sırasında hava cebi tespit ettiğinde patlamayı geciktirerek etkinliği artırmıştır. UAEA, Fordo’daki hassas ekipmanın neredeyse tamamının tahrip edildiğini doğrulamıştır. Uzun tünellerde yeterli patlama bölmeleri bulunmaması, tek bir başarılı nüfuzun tüm tesise yayılmasına olanak tanımıştır.

Pasif savunmanın en belirgin yapısal boşluğu ise sivil dayanıklılık alanındadır. Teşkilatın yetki alanı enerji, sağlık, endüstri ve gıda tedarik zincirlerini kapsıyordu ancak yirmi yıllık yatırımın büyük bölümü askerî yatırıma ayrılmış, sivil altyapı ihmal edilmiştir. Tahran ve büyük şehirlerde işlevsel bomba sığınakları bulunmamaktadır. Daha kritik olan husus gıda ve su güvenliğidir. İran’da gıda tedarik zinciri hâlâ ayakta ve işler vaziyettedir. Ancak İran’ın güney limanları üzerinden işleyen tahıl ithalatı Hürmüz’ün fiilen kapanmasıyla durma noktasına gelmiştir. Savaş öncesinde tonlarca kapasiteli silo altyapısı bulunan ülkede operasyonel stokların dramatik bir şekilde düştüğü değerlendirilmektedir. Enerji altyapısına yönelik saldırılar da dolaylı bir gıda krizi yaratmıştır. İsrai’in 18 Mart’ta Güney Pars gaz sahasını vurması, İran’ın enerji arzının %90’ını sağlayan bu kaynağı tehdit etmiş ve hem iç tüketimi hem de gübre üretimini doğrudan etkilemiştir. Pasif savunma füzeleri korunmuş ancak halkı besleme kapasitesi risk altındadır.

Tablo ne anlatıyor?

Pasif savunma, teknolojik olarak üstün bir rakiple karşı karşıya kalan orta büyüklükteki güç için akıllı bir yatırım olsa da 2026 savaşı üç gerçeği ortaya koymuştur:

Birincisi, pasif savunma aktif hava savunmasının yerini tutan bir unsur olmaktan ziyade onu tamamlayan bir mekanizmadır. Koruyucu şemsiye çöktüğünde, altında bulunan tüm kapasite açığa çıkmaktadır. İran’ın S-300 bataryaları, önceki İsrail saldırılarında zaten aşınmış, Yerli Baver-373 sistemi ise yüksek yoğunluklu muharebe şartlarında hiç sınanmamıştı. Her iki sistem de F-22, F-35 ve EA-18G kombinasyonu karşısında yetersiz kalmıştır.

İkincisi, yer altı depolamanın temel paradoksu, korunan unsurların kullanılabilmesi için bir aşamada yüzeye çıkarılmak zorunda olmasıdır. Bu an, sürekli İHA gözetimi ve hassas vuruş kapasitesiyle birleştiğinde ölümcül bir darboğaz üretmektedir. Giriş inkârı ve alan inkârı stratejisi de bu darboğazı sistematik biçimde yıkıcı bir zafiyete dönüştürmüştür.

Üçüncüsü ve belki de en mühim husus, stratejik bakımdan en belirleyici pasif savunma başarısının aynı zamanda en düşük maliyetli unsur olmasıdır: zenginleştirilmiş uranyumun bombardıman başlamadan önce farklı noktalara dağıtılması. Şayet bu iddialar doğruysa müzakere masasına oturulduğunda İran’ın Hürmüz Boğazı dışında elindeki en güçlü kozlardan biri bu unsur olacaktır.

Sonuç olarak İran Pasif Savunma Teşkilatı, orta ölçekli bir gücün teknolojik üstünlük karşısında geliştirebileceği en iddialı konvansiyonel hayatta kalma programlarından biri olarak değerlendirilebilir. Yirmi yıllık yer altı inşaatı, en güçlü konvansiyonel silahlara dahi mukavemet gösterebilen tesisler ortaya çıkarmıştır. Ancak pasif savunma, İslam Cumhuriyeti’ni yıkıcı askerî taarruzun sonuçlarından bütünüyle koruyamamaktadır.