İran, milli güvenliğini doğrudan ilgilendiren kritik bir eşikte bulunuyor ve mevcut koşullar altında İranlı yetkililerin, salt askerî reaksiyondan çok stratejik bir düşünceyle hareket etmesi gerekiyor.
İsrail İran’ı Vurdu: Sırada Ne Var?
İsrail, 13 Haziran Cuma gününün ilk saatlerinden itibaren “Yükselen Aslan” adını verdiği operasyon kapsamında düzenlediği saldırı dalgalarıyla İran’ı hedef aldı. Başkent Tahran’ın yanı sıra Isfahan, Tebriz, Kirmanşah ve Şiraz gibi önemli şehirlerin de içinde bulunduğu farklı lokasyonlarda kritik isimlere yönelik nokta atışı saldırılar yapan İsrail, nükleer tesisler başta gelmek üzere birçok stratejik noktayı da vurdu.
İran-Irak Savaşı’nı andıran görüntülerin geldiği ve İsrail uçaklarının semalarında görüldüğü İran’da gün henüz yeni ağırmış ve birçok bilgi teyit edilmeyi beklerken dahi bilançonun oldukça ağır olduğu görüldü. İlerleyen saatlerde bu bilgilerden bazısı teyit edildi. İran Genelkurmay Başkanı Muhammed Bakıri, Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Genel Komutanı Hüseyin Selami ve DMO Hava-Uzay Kuvvetleri Komutanı Emir Ali Hacızade gibi askerlerin yanı sıra Eski Atom Kurumu Başkanı Feridon Abbasi ve nükleer bilimci ve Azad Üniversitesi Rektörü Muhammed Mehdi Tehrançi İsrail tarafından öldürülen isimler arasında bulunuyor.
Saldırıda İran’ın en önemli nükleer tesislerinden Natanz ağır darbe aldı, Kirmanşah’taki füze depoları imha edildi. Saldırıların başlamasının üzerinden 12 saat geçmesine rağmen sivil kayıplara ilişkin bir açıklama yapılmasa da öldürülen isimlerin konutları Tahran’ın meskun mahallerinde bulunduğu için İsrail birçok sivil alanı da hedef almış oldu. Nitekim İran’dan gelen görüntüler arasında yıkılmış binaların da olduğu görülüyor. Peki, bu noktaya nasıl gelindi?
Buraya nasıl gelindi?
Binyamin Netanyahu yönetimindeki İsrail’in İran’a saldırmak için fırsat kolladığı ve hatta bunu ABD ile ortak yapmanın yollarını aradığı biliniyor. Donald Trump yönetimindeki ABD’nin 12 Nisan’da Umman’ın başkenti Muskat’ta İran’la masaya oturup müzakerelerin ilk turunu başlatması Tel Aviv’de tepkiyle karşılanmış ve Muskat ile Roma arasında dönüşümlü olarak yapılan görüşmelerin 4. tura kadar olumlu bir havada geçmesi bu tepkiyi artırmıştı. Oldukça kaygan bir zeminde ilerleyen süreçte en kritik çıkış ABD cenahından geldi ve hem bizzat Trump hem de görüşmelerde büyük yetki verdiği Ortadoğu Temsilcisi Steve Witkoff, İran’ın hiçbir şekilde uranyum zenginleştirmesine izin verilmeyeceğini söyledi. Bu, İran’a barışçıl amaçlarla uranyum zenginleştirebilmesi için Temmuz 2015’te imzalanarak Ocak 2016’da yürürlüğe giren ve resmî adı Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) olan nükleer anlaşmada öngörülen yüzde 3,67 oranının bile kabul edilmeyeceği anlamına geliyordu.
Bekleneceği üzere İran buna sert tepki gösterdi ve barışçıl nükleer kapasiteye erişme hedefinden asla taviz vermeyeceğini söyledi. Bu arada Washington ile Tahran arasında gerilimin tırmanmasına rağmen tarafların –özellikle de İran’ın– masayı devirecek tutum ve açıklamalardan uzak durduğu görüldü.
ABD-İran hattında bu gelişmeler yaşanırken 11 Haziran Çarşamba günü akşam saatlerinde Bahreyn ve Kuveyt’te bulunan Amerikan üs ve misyonlarında ve Bağdat’taki ABD elçiliğinde bulunan zaruri olmayan personellerin ve aile üyelerinin bölgeyi terk etmesine izin verildi. Bu tedbirlerin nedeni sorulduğunda Trump, İran’la savaşmak değil, konuyu müzakere yoluyla çözmek istediklerini belirti ve İsrail’in saldırmasından yana olmadığını da ekledi. Ancak “Nükleer silah sahibi olamazlar, buna izin veremeyiz” diyerek gerilimi bir basamak daha tırmandırmış oldu.
Süreçteki en kritik gelişme bu açıklamadan saatler sonra geldi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı; ABD, Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya dahil 19 ülkenin onayıyla açıkladığı kararda yaklaşık 20 yıl sonra İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT) kapsamında kabul ettiği yükümlülükleri ihlal ettiğini açıkladı. Bu açıklama İran’da NPT’den çıkma tartışmalarını tekrar alevlendirdi. Dolayısıyla atmosfer, öteden beri İran’ın nükleer programının müzakereyle değil ancak askerî yöntemlerle durdurulabileceğini söyleyen Netanyahu yönetimindeki İsrail’in uzun süredir planladığı saldırıyı hayata geçirmesi için uygun hale geldi.
İran’ın yanıtı ne olacak?
İsrail’in saldırıları sabah saatlerine dek devam etti ve İsrailli yetkililer bu saldırılarının arkasının geleceği açıklamasında bulundu. İran, en üst düzeyde Devrim Rehberi Ali Hamenei’nin ağzından intikam yemini etse de tam anlamıyla felç olmuş bir görüntü veriyor. İsrail, Lübnan’da sergilediğine benzer bir “rahatlıkta” sivil ve askerî alanları hedef alırken ülkenin en üst düzey komutanlarının saldırılara yataklarında yakalanması, İran’ın içinde bulunduğu ve daha önce defalarca şahit olunan istihbarat ve güvenlik zaafını tekrar gün yüzüne çıkardı. Bu nedenle İran’ın karşı hamleye geçmeden önce İsrail’i durdurması gerekiyor.
Günün ilerleyen saatlerinde dahi İsrail saldırılarına hedef olan İran’dan gelen açıklamalar, saldırıların tam olarak nasıl ve nereden gerçekleştirildiğinin bile anlaşılamadığını gösteriyor. Dolayısıyla, İran’ın öncelikle İsrail saldırılarını durdurması ve önemli isimleri ile stratejik bölgelerinin güvenliğini sağlaması gerekiyor. Ancak yaklaşık 1,6 milyon metrekarelik bir alanda, şimdiye dek olduğu gibi mevcut koşullarda da bunu gerçekleştirmek kolay olmayacaktır.
İran’ın can havliyle verdiği ilk tepkide İsrail’e 100 adet dron ile karşı saldırı düzenlediği haberleri yapılsa da ilerleyen saatlerde bu haber teyit edilmedi. Benzer şekilde İran’ın füze saldırısı düzenlemek üzereyken füze rampalarının İsrail tarafından vurulduğu yönündeki iddialar da şu an için asılsız çıktı. İran her halükârda İsrail’e güçlü bir yanıt vermeye çalışacaktır. Ancak burada dikkate alınması gereken üç temel nokta bulunuyor.
İlk olarak İran, İsrail’i hedef alırken çok daha büyük bir saldırı dalgasını tetikleyebilir. İsrail şimdiye dek yaptıklarıyla bu kapasitenin yanında bunu yapacak plana ve istihbarat ağına sahip bulunduğunu gösterdi. İkinci husus, İran’ın ABD’yi denklemin neresine yerleştireceğidir. Tahran geleneksel olarak ABD ile İsrail’i yeknesak bir tehdit olarak konumlandırsa ve bu durumlarda ABD üslerini hedef alma tehdidinde bulunsa da mevcut durumda iki ülkeyi topyekûn hedef alması oldukça zor. Zira tek başına İsrail’den bu derece büyük bir darbe yiyen İran, sürece ABD’yi de dahil etmek istemeyecektir. Üçüncü husus, İran’ın bölgede “direniş ekseni” adını verdiği devlet dışı silahlı müttefiklerinin nasıl bir tutum sergileyeceğidir. İsrail’in uzun süredir Hizbullah’ı saldırılarıyla baskı altında tuttuğu ve örgütün İran hesabına çatışmaya dahil olmayacağını açıklamış olması hesaba katılırsa gözlerin çevrildiği iki grup Irak’ta Haşdişabi ve Yemen’de Husiler olacaktır. Ancak ABD’nin tutumu dikkate alındığında bu unsurların da İsrail’e kayda değer bir zarar vermesi mümkün görünmemektedir.
İran, millî güvenliğini doğrudan ilgilendiren kritik bir eşikte bulunmakta ve mevcut koşullar altında İranlı yetkililerin yalnızca askerî tepki vermek yerine stratejik bir bakış açısıyla hareket etmeleri gerekmektedir. Öte yandan, şimdiye dek İsrail’e verdiği karşılıklarda görece bir denge gözeten İran’ın, bu son saldırganlığa çok daha sert bir yanıt vermesi beklenmektedir. Ancak, Tahran’ın meşru bir nefsi müdafaa hakkına sahip olduğu konusunda kuşku bulunmasa da İsrail’e yönelik bir misilleme İran’ı daha güvenli hâle getirmeyecektir.
Şimdi her iki taraf açısından da yıpratıcı olacak bir çatışma süreci gündemdedir. Askerî ve diplomatik göstergeler, İran’ın bu süreçten ciddi zararlar almadan çıkamayacağını ortaya koyuyor. Diğer bir ifadeyle, gerilimin uzaması İsrail’in lehine olacaktır.