Rusya, ABD-İran Görüşmelerinin Neresinde?

Rusya, ABD-İran Görüşmelerinin Neresinde?
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, 17 Ocak 2025’te Moskova’da stratejik ortaklık anlaşması kapsamında düzenlenen belge imza törenine katıldı.
Gerilimin düşürülmesi, Moskova’nın çıkarlarına açık biçimde hizmet etmektedir zira bir askerî çatışma, komşu bölgelerde istikrarsızlaşma riskini artıracak ve dikkat ile kaynakları diğer öncelik alanlarından uzaklaştıracaktır.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

İsrail ve ABD’nin İran’a askeri saldırı düzenlediği gergin 2025 yazının ardından ABD ve İran, 6 Şubat 2026’da müzakere masasına geri döndü. İki ülke heyetleri arasındaki ilk ve dolaylı görüşme, Umman’ın başkenti Maskat’ta gerçekleşti. Taraflar görüşmeyi “olumlu bir atmosferde” gerçekleşen “iyi bir başlangıç” olarak niteledi ve başkentlerde yapılan değerlendirmelerin ardından görüşmelere devam edileceği açıklandı. Bütün olarak bakıldığında, görüşme ve sonrasında verilen mesajlar temkinli de olsa iyimser bir hava yarattı.

Ancak son görüşmeler, yedi ay öncesine kıyasla farklı bir zeminde başladı. Bu süreçte Tahran’ın kırılganlığı belirginleşti, müzakereleri de çeşitli etmenlerden dolayı baskı altında yürüttü.  Bunlar arasında 2025 yazında maruz kalınan saldırılar, 28 Aralık’ta başlayarak binlerce can kaybı ve internetin neredeyse tamamen kesilmesiyle bastırılan büyük çaplı protestolar, yaptırımların yol açtığı ekonomik kriz ve ABD Başkanı Trump’ın devam eden askeri tehditleri yer alıyor. Dolayısıyla İran’ın birincil amacı, dış baskıyı hafifletmek ve yaptırımların kaldırılmasını sağlamaktır.

Aksine ABD, bölgedeki askeri varlığını ve İran’a yönelik yeni saldırı tehdidini kullanarak baskısını sürdürüyor. İran, müzakereleri nükleer dosyada sınırlamakta ısrar etse de Trump, İran’ın sadece nükleer programını kısıtlamak değil müzakere gündemini balistik füze geliştirme ve İran’ın bölgesel vekil gruplara verdiği desteği -özellikle silah tedarikini- sonlandırarak genişletmeyi hedefliyor.

2015’te nükleer anlaşmaya (JCPOA) ilişkin müzakereler ABD, Rusya, Çin, Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’nın (P5+1) dâhil olduğu çok taraflı bir formatta yürütülürken 2025-2026 döneminde İran, ABD ile müzakereleri büyük ölçüde bire bir zeminde sürdürmektedir. İran’ın temel müttefikleri olan Çin ve Rusya, Maskat görüşmelerine doğrudan dâhil değildir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi de ilk temasın ardından yaptığı açıklamada Tahran’ın Moskova ve Pekin’le istişare halinde olduğunu söyledi.

İran’ın ortağı olarak Rusya’nın tutumu özellikle dikkat çekicidir. Moskova, 2022’den bu yana kesin biçimde Batı karşıtı pozisyondadır, Ukrayna savaşı nedeniyle söylemini sertleştirmiş ve benzeri görülmemiş bir Batı baskısıyla karşı karşıya kalmıştır. Mevcut müzakereler bağlamında ise Kremlin “bekle-gör” yaklaşımını benimsemektedir. Umman’daki diyaloğu kamuoyu önünde memnuniyetle karşılarken perde arkasında Tahran’la eşgüdüm sağlamaktadır, ancak kendisini bir arabulucu olarak konumlandırmaya ya da İran’ın “kırmızı çizgilerini” açık biçimde savunmaya yönelmemektedir. Görüşmelerin tıkanması veya ABD’nin baskıyı artırması hâlinde Rusya’nın nasıl bir tepki vereceği ise hâlen açık bir sorudur.

Rusya ile İran arasındaki iş birliği, 17 Ocak 2025’te Moskova’da imzalanan ve teknik, ekonomik ve askeri alanları kapsayan Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması ile daha güçlü bir zemine oturtulmuştur.

Donald Trump’ın Ocak 2025’te Beyaz Saray’a dönüşü ve aynı yılın Nisan ayında Washington ile Tahran arasında müzakerelerin başlatılmasından bu yana, ABD ile İran arasında bir dizi kriz ortaya çıkmıştır. Bu süreçteki tüm gelişmelerde Rusya, İran’a istikrarlı bir biçimde siyasal ve diplomatik destek sağlamıştır. Moskova’nın bu tutumu hâlen sürmektedir.

BM Güvenlik Konseyi’nin nükleer anlaşmayla ilgili 2231 sayılı kararının süresinin dolmasıyla, Ekim 2025 gibi erken bir tarihte Moskova, Pekin ve Tahran, BM ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (IAEA) ortak bir başvuruda bulunarak kısıtlamaların artık yürürlükte olmadığını ve Batı’nın “tetik” mekanizması aracılığıyla yaptırımları yeniden uygulamaya koyma çabalarının yasal bir dayanağı olmadığını savunmuştur.

ABD-İran görüşmelerinin başlaması ise Moskova’yı kendi tutumunu netleştirmeye sevk etmiştir. Kremlin, diyaloğu kamuoyu önünde memnuniyetle karşılamış ve bunu bölgede büyük bir savaşa karşı tek gerçekçi alternatif olarak sunmuştur. Rus yetkililer, daha ileri bir tırmanmanın yalnızca Orta Doğu için değil daha geniş anlamda küresel güvenlik açısından da yıkıcı sonuçlar doğurabileceği yönünde defalarca uyarıda bulunmuştur. Gerilimin düşürülmesi, Moskova’nın çıkarlarına açık biçimde hizmet etmektedir zira bir askerî çatışma, komşu bölgelerde istikrarsızlaşma riskini artıracak ve dikkat ile kaynakları diğer öncelik alanlarından uzaklaştıracaktır.

Maskat görüşmeleri başlamadan öncesinde Moskova, Tahran’a diplomatik destek sağlamıştır. Ocak ayında Vladimir Putin ile Mesud Pezeşkiyan, ABD’nin baskısı karşısında diplomasinin önceliğini yeniden teyit etmiş, İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Ali Laricani ise İran’ın Dini Lideri Hamanei’den Rusya Devlet Başkanı’na bir mesaj iletmiştir. Taraflar, Rusya’nın İran’ın fazla uranyumunu yeniden depolamaya hazır olduğu yönündeki tutumunu da ele almıştır. Bu adım, Washington’un kaygılarını hafifletmeye ve yeni saldırıların önüne geçmeye katkı sağlayabilecek bir seçenek olarak değerlendirilmektedir.

Maskat müzakereleri öncesinde ve müzakereler sırasında Rusya, İran’a diplomatik destek sağlamıştır. Görüşmelerden önce Rusya Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Verşinin, İran Büyükelçisi ile yaptığı görüşmede tırmanmanın önlenmesi gerekliliğini ele almıştır. Müzakereler boyunca Tahran, gelişmeler hakkında Moskova ve Çin’i anlık biçimde bilgilendirmiştir. Görüşmelerin ardından 8 Şubat’ta Sergey Lavrov ile Umman Dışişleri Bakanı arasında bir görüşme gerçekleşmiş, Rus Bakan, Maskat’ın çabalarına destek verdiğini ifade etmiş ve büyük bir savaşın önlenmesi için devam eden diyalogun tek yol olduğunu yeniden teyit etmiştir.

Rusya görüşmelere resmî olarak arabuluculuk yapmasa da teknik çözümler önererek süreci etkilemeye çalışmaktadır. Aynı zamanda İran’ın müzakere pozisyonu, şubat ayında Rusya ve Çin ile imzalanan Kapsamlı Stratejik Ortaklık Antlaşması sayesinde güçlenmiş, bu durum, güvenlik ve diplomasi alanlarında koordinasyonu pekiştirmiştir. Kremlin’in tutumu, Rusya’nın diplomatik çizgiye bağlı kaldığını göstermektedir. İran’a ilişkin kamuoyu mesajları ihtiyatlı ve nötr bir çerçevede seyretmekte, barış, gerilimin düşürülmesi ve diyaloğun sürdürülmesi çağrılarına odaklanırken tüm tarafları itidale davet etmektedir.

Müzakerelerin bu aşamasında Kremlin, şimdiye kadar İran’ın barışçıl nükleer enerji ve uranyum zenginleştirme hakkını destekleyen, ABD’nin baskısını, Trump’ın askerî tehditlerini veya yeni yaptırımları kınayan, Washington’un müzakere gündemini genişletme girişimlerini eleştiren ya da Rusya-İran ilişkisinin stratejik niteliğini vurgulayan bir söylemden özellikle kaçınmıştır. Bu temkinli yaklaşım, İran’ın barışçıl nükleer enerji hakkını açık biçimde savunan Çin’in tutumuyla ve Rusya’nın Ukrayna veya Tayvan konularındaki çok daha sert söylemiyle belirgin bir karşıtlık oluşturmaktadır.

Bununla birlikte, Rusya başka bölgelerde istikrarsızlaştırıcı bir aktör olarak hareket ederken Orta Doğu’da kendi çıkarlarına doğrudan zarar verebilecek büyük ölçekli bir askerî çatışmayı önlemede açık bir menfaate sahiptir. Kremlin ayrıca Tahran’ın pozisyonunu zayıflatıyormuş gibi görünmemek konusunda da temkinlidir.

Öte yandan, İran’da krizin uzaması ABD’nin dikkatini ve kaynaklarını diğer önceliklerden uzaklaştırdığı için bu durum Moskova’nın işine gelmektedir. Rusya’nın daha fazla nüfuzu olsaydı, müzakereler rolünü genişletmesi için bir fırsat sunabilirdi. Ancak mevcut aşamada bu ihtiyatlı yaklaşım, Rusya’nın krizdeki etkisinin sınırlarını daha görünür kılmaktadır.

Bu yaklaşımın nedenleri açıktır. İlk olarak Moskova, müzakere sürecini doğrudan etkileyebilecek gerçek araçlardan yoksundur, zira Maskat formatı katı biçimde ikilidir. Bu görüşmelerin temel özelliklerinden biri, çok taraflı uluslararası mekanizmalardan ziyade Orta Doğu devletlerinin aktif rol üstlenmesidir. İkinci olarak Rusya’nın, özellikle İran meselesi bağlamında, ABD üzerinde baskı kurma kapasitesi sınırlıdır. Moskova’nın çabaları ve Trump yönetimiyle yürüttüğü temaslar, ABD’nin İran üzerindeki baskısında herhangi bir gevşemeye yol açmamıştır.

Yukarıda belirtilen hususlar, yalnızca Rusya-İran ikili ilişkilerinin ötesine geçmekte, bölgede istikrar arayışındaki Çin ve bölgesel aktörlerin çıkarlarını da etkilemektedir. Bu nedenle Moskova, adımlarını Pekin’le eşgüdüm içinde yürütmektedir. Buna karşılık, şimdiye kadar diğer bölgesel aktörlerle daha geniş ölçekli bir koordinasyona yönelik görünür bir girişim ortaya çıkmamıştır.

Son olarak Moskova açısından, mevcut müzakerelerin birikmiş sorunları ne ölçüde çözebileceği hâlen açık bir soru olarak durmaktadır. Kremlin, diyaloğun yeniden başlamasının tek başına krizden çıkışı garanti etmediğinin farkındadır. Bu nedenle Rusya, bu aşamada “bekle-gör” yaklaşımını sürdürmekte ve İran’ın bizzat “iyi bir başlangıç” olarak nitelendirdiği görüşmeleri sekteye uğratmamak adına ihtiyatlı davranmaktadır.

Moskova’nın gelecekteki stratejisi, Maskat’taki sürecin nasıl şekilleneceğine bağlı olacaktır. İran ile ABD arasındaki gerilimin azalması Rusya’nın çıkarlarına hizmet etmektedir, bu nedenle Kremlin, sürecin çökmesini önlemek amacıyla diyaloğu ve Çin’le koordinasyonu desteklemeyi sürdürecektir.

Bununla birlikte Moskova’da, krizin kısa sürede çözülebileceğine dair inanç zayıftır. Müzakere sürecinin uzaması ancak tamamen çökmeden devam etmesi Rusya açısından avantajlıdır; zira bu durum, özellikle uranyum meselesi üzerinden potansiyel bir “garantör” rolünü muhafaza etmesine imkân tanırken, eş zamanlı olarak ABD’nin dikkatini ve kaynaklarını Rusya–Ukrayna çatışması dâhil diğer öncelik alanlarından uzaklaştırmaktadır.

Moskova, İran’ın askerî bir yenilgiye uğraması ve bunun ardından Batı’ya yönelen bir çizgi değişikliğinin ortaya çıkması gibi sonuçlardan kaçınmak istemektedir. Bunun yerine Tahran’ın Rusya ve Çin’le hizalı kalmasını hedeflemektedir. Rusya’nın resmî bir arabulucu olarak öne çıkmaması ve daha çok arka planda kalarak gözlem ile Tahran ve Pekin’le düşük profilli eşgüdümle yetinmesi, bu tercihi açıklayan unsurlardan biridir.

Bu yaklaşım, Moskova’nın tamamen kenara çekildiği anlamına gelmemektedir. Sürecin seyri belirleyici olacaktır. Şartların değişmesi hâlinde Rusya’nın tutumunu hızla ayarlaması muhtemeldir. Bununla birlikte Moskova’nın bir “sabotajcı” rolü üstlenmesi olası görünmemekte aksine, kendi çıkarları doğrultusunda mevcut durumdan azami ölçüde faydalanmaya çalışacaktır.

 

İana İuzepovych

Doktorasını Marmara Üniversitesi Orta Doğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsünde tamamlayan İana İuzepovych, İran-ABD ilişkileri ve Rusya’nın Orta Doğu politikası üzerine çalışmalar yapmaktadır.