Kremlin bugün gündemi şekillendiren bir aktörden çok gelişmelere tepki veren edilgen bir konuma yaklaşmış görünmektedir.
Rusya Kendi Çıkarları Uğruna İran’ı Feda mı Ediyor?
28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları, Ortadoğu’nun güvenlik mimarisini derinden sarsmıştır. İran’ın Devrim Rehberi Ali Hamenei’nin ve Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) üst düzey komutanlarının öldürülmesi, ülke içinde ciddi bir sarsıntı yaratırken bölgesel dengeleri de hızla istikrarsızlaştırmıştır. Buna karşılık Tahran, başlangıçta çatışmanın dışında kalan bazı komşu ülkelere yönelik asimetrik saldırılar düzenlemeye başlamış, bu gelişme sınırlı bir operasyonun kısa sürede geniş ölçekli bir bölgesel krize dönüşmesine yol açmıştır. Bu kritik aşamada uluslararası toplumun dikkati, Moskova’nın vereceği tepkiye yönelmiştir. Bu karşılık Rusya, sert tonda fakat etkisi sınırlı diplomatik açıklamalarla yetinmiştir.
Kremlin Sözcüsü Dmitri Peskov 5 Mart’ta yaptığı açıklamada “Şu anda süren savaş bizim savaşımız değil” diyerek Moskova’nın pozisyonunu açık biçimde ortaya koymuştur. Peskov sözlerini “Kulağa ne kadar sinik gelse de mümkün olan her yerde kendi çıkarımızı sağlamalıyız” ifadesiyle tamamlamış ve İran’dan yardım ya da silah tedariki konusunda resmî bir talep gelmediğini ileri sürmüştür. Bu açıklama, Rusya’nın doğrudan müdahil olmaktan kaçınırken aynı zamanda kendi itibarını ve kaynaklarını koruma çabasını yansıtmaktadır.
Rusya’da medya ve siyasi çevrelerde ise ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları bağlamında sıkça dile getirilen “Anchorage ruhu” (Ankoric ruhu) ifadesi giderek daha fazla hayal kırıklığıyla anılmaktadır. Bu kavram, Ağustos 2025’te Alaska’nın Anchorage kentinde Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile ABD Başkanı Donald Trump arasında Ukrayna savaşı üzerine gerçekleşen görüşmeler sırasında oluştuğu iddia edilen belirsiz bir “karşılıklı anlayışa” gönderme yapmaktadır. O dönemde Moskova’daki birçok çevre, Trump yönetiminin Rusya’nın çıkarlarını dikkate alacağı ve Ukrayna’daki savaşın yarattığı baskıyı hafifletecek tavizlere açık olacağı yönünde beklentiler geliştirmişti. Ancak bugün Trump yönetiminin İran’a yönelik askerî saldırısı, Kremlin’in ABD ile eşit ortaklık kurulabileceği yönündeki beklentilerinin Rus kamuoyu nezdinde hızla aşınmasına yol açmaktadır.
Bu noktada temel soru şudur: İsrail ve ABD’nin, Devrim Rehberi Ali Hamenei’yi ve DMO’nun üst düzey komuta kademesini öldürdüğü, Tahran’da rejim değişikliğini hedefleyen bir tırmanmanın yaşandığı bu ortamda Rusya’nın gerçek stratejik pozisyonu nedir?
Resmî söylemde Kremlin, “pragmatizm” olarak adlandırdığı diplomatik bir çerçevenin arkasına sığınmaktadır: saldırıların kınanması, gerilimin düşürülmesi çağrıları ve arabuluculuk teklifleri. Ancak bu diplomatik dilin arkasında daha sert bir jeopolitik hesap bulunmaktadır. İran, Moskova açısından giderek harcanabilir bir stratejik varlık niteliği kazanmıştır. Rusya uzun süre Tahran’ı yaptırımları aşmak, insansız hava araçları tedarik etmek ve bölgesel nüfuzunu artırmak için önemli bir ortak olarak kullanmıştır. Bununla birlikte geniş çaplı ve öngörülemez sonuçlar doğurabilecek bir savaş ihtimali ortaya çıktığında Moskova’nın önceliği değişmiştir. Kremlin, Batı ile ilişkilerde manevra alanını koruyabilmek ve daha büyük bir çatışmanın parçası olmamak için İran’a yönelik daha ihtiyatlı ve mesafeli bir tutum sergilemektedir. Bu tablo, Rusya’nın stratejik hesaplarında Tahran’ın artık vazgeçilmez bir ortak olmaktan çok, gerektiğinde gözden çıkarılabilecek bir unsur olarak değerlendirildiğini düşündürmektedir.
Moskova neden bekleme pozisyonunda?
Kremlin’in yüksek perdeden konuşan ama fiiliyatta sınırlı kalan bu tutumunun arkasında bir dizi neden ve kısıt bulunmaktadır. Bunların başında, Moskova’nın 2022’de Ukrayna’ya karşı savaş başlatma kararıyla bağlantılı stratejik hesap hataları gelmektedir. Bu savaş Kremlin için son derece maliyetli olmuş, önemli kaynakları tüketmiş ve Rusya’nın dış politika önceliklerini büyük ölçüde belirleyen ana eksene dönüşmüştür. Bu nedenle Moskova, Ortadoğu’daki gelişmeleri öncelikle Ukrayna savaşına etkileri üzerinden okumaktadır.
ABD ve İsrail’in İran’a karşı sonuçları öngörülmesi güç bir askerî operasyon başlattığını gören Rusya, beklemeyi ve kendisine manevra alanı bırakmayı tercih etmektedir. Kremlin, İran’ın Donald Trump için, Rusya’nın kendisi açısından Ukrayna’nın ifade ettiği türden bir stratejik hataya ve uzun süreli bir tuzağa dönüşebileceğini hesaplamaktadır. İran çevresindeki çatışma, ABD’nin dikkatini ve kaynaklarını Ukrayna’dan uzaklaştırmakta, aynı zamanda Moskova’ya, çatışmanın tarafı değil hakemi gibi görünme fırsatı sunmaktadır. Bu durum, Ukrayna’daki savaş nedeniyle Rusya’ya yöneltilen eleştirileri de kısmen yumuşatmaktadır.
Bu nedenle İran krizine doğrudan müdahil olmama politikası ve Moskova’nın olası arabuluculuk girişimleri, Ukrayna bağlamında Washington ile yürütülebilecek daha geniş bir pazarlığın unsuru olarak değerlendirilebilir. Başka bir deyişle, bu tablo belirli ölçüde jeopolitik bir değiş tokuş mantığı içinde okunabilir.
Dikkate alınması gereken bir başka önemli unsur, Rusya’nın askerî kapasitesinin ciddi biçimde aşınmış olmasıdır. Moskova’nın kayda değer ölçüde askerî kaynağa sahip olmadığı görülmektedir. Özellikle S-400 gibi hava savunma sistemleri, Rusya’nın kendi topraklarının savunması açısından kritik önemdedir ve bu sistemlerin başka bir bölgeye kolayca kaydırılması mümkün değildir.
Ayrıca Rusya’nın İran askerî teknolojilerine olan bağımlılığı da giderek azalmaktadır. Moskova, özellikle Şahit tipi insansız hava araçları alanında elde ettiği teknolojiler üzerinden kendi üretim kapasitesini kurmuş ve bu alandaki iş birliğinin kapsamını önemli ölçüde daraltmıştır.
Ekonomik açıdan bakıldığında, Ortadoğu’daki tırmanış Moskova için bazı avantajlar da üretmektedir. İran’a yönelik saldırılar ve Hürmüz Boğazı’nın kapanabileceği yönündeki risk, enerji fiyatlarını yukarı çekmiştir. 2026’da bütçe açığıyla karşı karşıya bulunan Rusya için bu durum belirli ölçüde avantaj anlamına gelebilir. Ortadoğu’da istikrarsızlık arttıkça Rus petrolü ve gazının değeri de yükselmektedir.
Fiyatlardaki artışla birlikte Vladimir Putin, bu tabloyu siyasi baskı aracına dönüştürmeye başlamıştır. Putin, Rusya’nın Avrupa’ya gaz tedarikini azaltmasının ve 2027’de Avrupa Birliği tarafından getirilmesi beklenen yeni kısıtlamaları beklemeden enerji ihracatını başka pazarlara yönlendirmesinin Rusya açısından faydalı olabileceğini dile getirmiştir. Bu mantık içinde Kremlin, enerji fiyatlarını yüksek tutan ve aynı zamanda Batı’nın diplomatik manevralarını zorlaştıran, zayıflamış ama direnmeye devam eden bir İran’dan çıkar sağlamaktadır.
Son olarak Moskova, mevcut gerilim üzerinden kendi ağırlığını artırmış ve uluslararası izolasyonunu azaltmış bir görüntü vermek istemektedir. Bu noktada Rusya’nın Çin ile eşgüdüm içinde hareket ettiği görülmektedir. Pekin ve Moskova benzer bir çizgi izlemiş, müttefiklerini korumaya dönük somut adımlar atmadan yüksek tonda diplomatik açıklamalar yapmıştır. Her iki ülke de İran yönetimine verdiği desteği retorik düzeyde tutmuştur. Moskova, Ukrayna’daki savaş hedeflerine hizmet etmediği sürece Tahran uğruna askerî ya da diplomatik kaynak harcamaya hazır görünmemektedir.
Kremlin’in Pirus Zaferi: Taktiksel kazancın bedeli
Kısa vadede bazı kazanımlar elde etmiş görünse de Moskova’nın İran krizinde benimsediği pasif tutum uzun vadede jeopolitik bir kayba dönüşebilir. Kremlin’in müttefikine karşı izlediği bu pragmatik yaklaşım, itibari, siyasi ve ekonomik maliyetler üretme potansiyeli taşımaktadır.
Rusya’nın müdahil olmama politikası, Ortadoğu’da bir “alternatif güç merkezi” olduğu yönündeki algıyı zaten önemli ölçüde zedelemiştir. Bölgesel aktörler için artık açık biçimde görülmektedir ki Rusya ile uzun vadeli müttefiklik ilişkileri kurmak kolay değildir. Moskova çoğu zaman ancak ilk ciddi krize kadar süren bir ortak olarak algılanmaktadır. Bu durum Rusya’nın Ortadoğu’da oyunun kurallarını belirleyebilecek siyasi ağırlığını da zayıflatmıştır. Kremlin bugün gündemi şekillendiren bir aktörden çok gelişmelere tepki veren edilgen bir konuma yaklaşmış görünmektedir.
Kremlin’in ABD’deki siyasi dengeleri ve Çin faktörünü ne ölçüde hesaba kattığı ise belirsizdir. Trump yönetiminin 3 Kasım 2026’da yapılacak ABD Kongresi ara seçimleri öncesinde hızlı ve görünür sonuçlara ihtiyacı vardır. Bu nedenle Washington’un stratejisi uzun süreli bir savaşa değil, sert baskı ve hızlı siyasi sonuç üretmeye dayanmaktadır. Beyaz Saray’ın Tahran’da ayakta kalan etkili güç odaklarıyla doğrudan anlaşma arayışına girmesi ihtimal dahilindedir.
Çin açısından tablo farklıdır. Dünyanın en büyük enerji ithalatçılarından biri olan Pekin, petrol fiyatlarının keskin biçimde yükselmesinden yana değildir. Bu nedenle Çin, enerji piyasalarını istikrara kavuşturmak amacıyla Washington ve Kremlin’in çıkarlarını hesaba katmayan gayriresmî düzenlemelere yönelebilir. Böyle bir durumda Rusya’nın süreç dışında kalma ihtimali ortaya çıkabilir. Moskova, ABD ve Çin’in Ortadoğu’da yeni bir düzeni kendi katılımı olmadan şekillendirmesini dışarıdan izleyen bir aktöre dönüşme riskiyle karşı karşıyadır.
Öte yandan Kremlin’in petrol fiyatlarındaki artışın bütçe açığını kapatacağı yönündeki beklentisi de abartılı olabilir. Enerji fiyatlarındaki yükseliş, Rusya’nın artan askerî harcamalarını ancak sınırlı ölçüde telafi edebilecek bir düzeydedir. Bunun yanı sıra İran’da uzun süreli bir kaosun ortaya çıkması ya da Batı ile uyumlu bir hükümetin iktidara gelmesi, Rusya için başka bir risk doğurabilir. Moskova’nın yaptırımları aşmak için kullandığı ve İran üzerinden Hint Okyanusu’na uzanan ulaşım koridoru bu durumda zarar görebilir; Rusya bu hatta erişimini kaybetme ihtimaliyle karşı karşıya kalabilir.
İran krizinde Rusya’nın sınırları
Rusya’nın İran’ın yanında ABD ve İsrail’e karşı savaşa doğrudan dahil olması ihtimali oldukça düşüktür. Moskova ile Tahran arasındaki stratejik ortaklık anlaşması, Rusya’nın İran’a askerî koruma sağlamasını öngörmemektedir. Bu anlaşma çerçevesinde Rusya, İran’a vereceği destek ve katılımın sınırlarını baştan belirlemiş durumdadır.
Savaşın seyrini değiştirebilecek ya da Moskova’yı ABD ile doğrudan bir çatışmaya sürükleyebilecek büyük ölçekli Rus silah sevkiyatları da olası görünmemektedir. Bununla birlikte tamamen pasif bir tutumdan söz etmek de güçtür. Asgari düzeyde bazı desteklerin sağlandığına dair işaretler bulunmaktadır. Nitekim The Wall Street Journal ve NBC News’in aktardığına göre Rusya, ABD hedeflerinin konumuna ilişkin bazı istihbarat bilgilerini İran ile gizli kanallar üzerinden paylaşmaktadır.
Mevcut koşullarda Moskova’nın diplomatik açıklamalarla yetinmesi, ABD ve İsrail’in eylemlerini kınamayı sürdürmesi ve kendisini arabulucu rolünde konumlandırmaya çalışması daha muhtemel görünmektedir. Aynı zamanda Kremlin, Çin ile pozisyonlarını belirli ölçüde koordine ederken ABD’nin dikkatinin Ortadoğu’ya yönelmiş olmasından yararlanarak Ukrayna cephesindeki konumunu güçlendirmeye çalışmaktadır.
Dolayısıyla Kremlin, mevcut krizden belirli ölçüde fayda sağlamaya çalışan bir strateji izlemektedir. Ancak bu yaklaşım önemli riskler de barındırmaktadır. Kısa vadede Rusya bölgesel kaostan bazı kazanımlar elde edebilir. Buna karşılık uzun vadede yalnızca Ortadoğu’da değil küresel ölçekte de siyasi ve stratejik etkisini kaybetme ihtimaliyle karşı karşıya kalabilir.