Geriye dönüp bakıldığında, askerî üstünlüğe sahip olan ABD ve İsrail’in bu savaşın mutlak bir galibi olduğunu söylemek güçtür.
Hürmüz Boğazı Yönetim Planı, 1982’den bu yana transit geçiş rejimine yöneltilmiş en kapsamlı ve somut itiraz niteliği taşımaktadır.
İran Pasif Savunma Teşkilatı, orta ölçekli bir gücün teknolojik üstünlük karşısında geliştirebileceği en iddialı konvansiyonel hayatta kalma programlarından biri olarak değerlendirilebilir.
Savaş, tek başına yeni bir kriz üretmekten çok mevcut kırılganlıkları derinleştiren bir çarpan işlevi görmektedir.
Kremlin bugün gündemi şekillendiren bir aktörden çok gelişmelere tepki veren edilgen bir konuma yaklaşmış görünmektedir.
Tahran, ontolojik güvenlik anlayışından taviz vermek istemese de bu süreci bazı tavizler ve yeni gerilimler olmadan sürdürmesi güç görünmektedir.
İran-ABD/İsrail savaşı hem bölgenin güvenlik mimarisini hem de Körfez devletlerinin uzun vadeli ekonomik ve siyasi yönelimlerini etkileyebilecek bir potansiyele sahiptir.
Trump yönetiminin yaklaşımı, karşılıklı tavize dayalı bir uzlaşıdan çok Tahran’ı baskı yoluyla davranış değişikliğine yöneltme anlayışına dayanıyordu.
İran’ın yaklaşımı, “kesin zafer” arayışından çok “kesin yenilgiden kaçınma” mantığına dayanıyor.
Kalıcı sonuç üretebilecek kapsamlı bir harekât, operasyonel ve siyasi olarak uygulanabilir değildir. Uygulanabilir olan sınırlı hava harekâtları ise yapısal olarak kalıcı bir stratejik sonuç üretmeyecek, aksine İran’ın öğrenme ve güçlenme sürecini hızlan
Cenevre turu, görüşmelerin kopmadığını gösterse de somut ve ölçülebilir bir iyimserlik üretmiş değildir.
Cenevre’den olumlu bir sonuç çıkması askerî baskının artmasından ziyade ABD’nin İran açısından kabul edilebilir, somut ve itibarı zedelemeyen bir çıkış formülü sunup sunamayacağına bağlıdır.