İsrail Seçimlerinde İran: Netanyahu’nun Kozu mu, Ortak Payda mı?

İsrail Seçimlerinde İran: Netanyahu’nun Kozu mu, Ortak Payda mı?
İran’a yönelik sert güvenlik yaklaşımı yalnızca Netanyahu ve sağ blokla sınırlı kalmamış, muhalefetin önemli kesimi tarafından da benimsenmiştir
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Araştırmacı Oral Toğa

İsrail’de 27 Ekim 2026’da yapılan 26. Knesset seçimleri, 7 Ekim 2023 saldırılarından sonraki ilk genel seçim olmuştur. Seçime katılım, %77,7 ile 1999’dan bu yana en yüksek seviyeye ulaşmıştır. 28 Ekim akşamı itibarıyla oyların yaklaşık %90’ının sayıldığı kısmi sonuçlara göre Likud 26 sandalyeyle birinci parti olurken Başbakan Binyamin Netanyahu liderliğindeki sağ ve dinî partiler bloku 53 sandalyede kalmıştır. Eski Genelkurmay Başkanı Gadi Eizenkot’un öncülük ettiği muhalefet bloku 48, Arap partileri ise toplam 19 sandalye kazanacağı öngörülmektedir. Böylece iki ana blok da hükümet kurmak için gereken 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamamış, Arap partileri olası koalisyon hesaplarında belirleyici bir konuma gelmiştir. Kesin sonuçların 4 Kasım’da açıklanması beklenmektedir.

Seçim kampanyasının öne çıkan başlıklarından biri İran olmuştur. Bu noktada temel soru, İran meselesinin Netanyahu’ya özgü bir siyasi avantaj mı sağladığı, yoksa İsrail siyasetindeki farklı aktörlerin ortak güvenlik önceliklerinden biri hâline mi geldiğidir. İran’a yönelik sert güvenlik yaklaşımı yalnızca Netanyahu ve sağ blokla sınırlı kalmamış, muhalefetin önemli kesimi tarafından da benimsenmiştir. Bununla birlikte İran konusunda benzer tehdit algılarının bulunması, izlenecek strateji üzerinde görüş birliği olduğu anlamına gelmemektedir. Siyasi rekabet, İran’a karşı mücadelenin sürdürülüp sürdürülmeyeceğinden çok savaşın sonuçlarının nasıl değerlendirileceği ve bundan sonraki sürecin kim tarafından, hangi yöntemlerle yönetileceği üzerinde yoğunlaşmıştır.

ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da başlattığı harekât, 8 Nisan’da Pakistan’ın arabuluculuğuyla ilan edilen ateşkesle durmuştur. ABD ile İran arasında 17 Haziran’da imzalanan İslamabad Mutabakatı ise İsrail kamuoyunun önemli bir bölümünde olumsuz karşılanmıştır. Netanyahu, mutabakatın imzalanmasından iki gün önce İsrail’in bu anlaşmayla bağlı olmadığını açıklamış, aynı basın toplantısında yeniden seçime gireceğini “Kazanmak istiyorum” sözleriyle duyurmuştur. Haziran ayında yapılan kamuoyu araştırmaları da savaşın sonuçlarına yönelik yaygın memnuniyetsizliği ortaya koymuştur. Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nün (INSS) araştırmasına göre katılımcıların %66’sı ABD-İran mutabakatını İsrail açısından olumsuz değerlendirirken yalnızca %15’i İsrail’in savaştan galip çıktığını düşünmektedir. Çatışmaların giderek ABD ile İran arasında yoğunlaşması ve İsrail’in diplomatik süreçte daha sınırlı bir rol üstlenmesi, savaşın sonuçlarına ilişkin tartışmaları seçim kampanyasının önemli başlıklarından biri hâline getirmiştir.

Netanyahu’nun “yarım kalan iş” anlatısı

Netanyahu, seçim kampanyasını İran’a karşı yürütülen savaşta “yarım kalan işin” tamamlanması söylemi üzerine kurmuştur. 18 Ekim’de düzenlediği basın toplantısında İran’da rejim değişikliğini güvenlik stratejisinin temel hedeflerinden biri olarak tanımlamış ve bu hedefe ulaşılmasını kendi başbakanlığının devamıyla ilişkilendirmiştir. 21 Ekim’de The Jerusalem Post’a verdiği röportajda ise İran’a karşı yürütülen mücadelenin “%90’ının” tamamlandığını belirtmiş, ancak İran’daki yönetim iktidarda kaldığı sürece ülkenin askerî ve nükleer kapasitesini yeniden inşa etmeye çalışacağını savunmuştur. Bu söylem, Netanyahu’nun Haziran ayındaki açıklamalarına kıyasla daha doğrudan bir rejim değişikliği vurgusu taşımaktadır. Nitekim Netanyahu, Haziran ayında rejim değişikliği vaat etmediğini, amacının İranlıların mevcut yönetimi devirebileceği koşulları oluşturmak olduğunu belirtmişti. Buna karşılık 19 Ekim’de Ramla’da yaptığı açıklamada rejimin devrilmesini İran kaynaklı tehdidi ortadan kaldırmanın “tek yolu” olarak sunmuştur. Böylece İran’a karşı mücadelenin sonraki aşamasını kimin yöneteceği sorusu, seçim kampanyasının temel unsurlarından biri hâline gelmiştir.

Netanyahu’nun kampanya söyleminde dikkat çeken bir başka unsur, İran’a karşı elde edildiği savunulan askerî başarılarla tehdidin devam ettiğine ilişkin uyarıların birlikte kullanılmasıdır. Netanyahu bir yandan İran’ın nükleer silah edinmesinin engellendiğini ileri sürerken diğer yandan seçimden iki gün önce hesabından Tel Aviv üzerinde nükleer patlamayı tasvir eden yapay zekâ üretimi bir görsel paylaşılmıştır. Görsele eşlik eden mesajda “ikinci bir Holokost” tehlikesine dikkat çekilmiştir. Bu iki söylem birlikte değerlendirildiğinde Netanyahu’nun İran’ı hem önemli ölçüde zayıflatılmış hem de varoluşsal tehdit oluşturmayı sürdüren bir aktör olarak sunduğu görülmektedir. Böylece geçmiş askerî operasyonların başarısını sahiplenirken tehdidin tamamen ortadan kaldırılması için kendi liderliğinin devam etmesi gerektiği mesajını vermektedir.

Bununla birlikte Netanyahu’nun İran’a yönelik askerî stratejisinin hayata geçirilmesi büyük ölçüde Washington’un tutumuna bağlıdır. ABD Başkanı Donald Trump, 8 Ekim’de İran’a yönelik saldırıların 3 Kasım’daki ara seçimlerden önce yeniden başlamayacağını açıklamıştır. Bununla birlikte Financial Times’ın haberine göre Netanyahu, Ekim ayı başında İran’a yönelik saldırıları yeniden başlatmayı planlamış, ancak Trump ABD’deki ara seçimler öncesinde böyle bir harekâta karşı çıkmıştır. İsrail Başbakanlık Ofisi ise Netanyahu’nun seçimlerden önce yeni bir savaş başlatmak istediği iddiasını reddetmiştir. Buna karşın Trump, 18 Ekim’de Netanyahu’yu “büyük bir savaşçı başbakan” olarak nitelendirerek yeniden seçilmesine “tam ve kesin destek” verdiğini açıklamıştır. Trump ayrıca Netanyahu dışında bir ismin başbakan olması hâlinde ABD’nin İran’la mücadelede yalnız kalacağını ileri sürmüştür. Bu açıklamalar, İran’a karşı mücadelenin sürdürülmesini Netanyahu’nun yeniden seçilmesiyle ilişkilendiren kampanya söylemini güçlendirmiştir. Bununla birlikte askerî operasyonların yeniden başlaması konusunda Washington’ın belirleyici konumu, Netanyahu’nun vaatlerinin uygulanabilirliğini ABD’nin siyasi ve askerî tercihlerine bağımlı kılmaktadır.

Muhalefet ne öneriyor?

Muhalefet cephesinde de İran’a yönelik sert bir yaklaşım öne çıkmaktadır. Hatta bazı muhalefet liderlerinin açıklamaları, Netanyahu’nun söyleminden daha ileri talepler içermektedir. Gadi Eizenkot, sürecin “İran’ın nükleer programının imhası ya da sökülmesiyle” sonuçlanması gerektiğini savunmuş, Netanyahu’nun “İran’ın atom bombalarını yok ettik” iddiasını ise “açık bir yalan” olarak nitelendirmiştir. Eski Başbakan Naftali Bennett, “İran’da rejim değişikliğinin saati, İsrail’de hükümet değiştiği anda işlemeye başlayacak” açıklamasında bulunmuştur. Muhalefet lideri Yair Lapid, başta Hark Adası olmak üzere İran’ın enerji tesislerinin hedef alınmasını savunurken Yisrael Beytenu lideri Avigdor Liberman, ABD-İran mutabakatının İran’ı “kesinlikle nükleer bir güce” dönüştüreceğini ileri sürmüştür.

Bu açıklamalar, İran’ın hem iktidar hem de muhalefet açısından öncelikli güvenlik meselelerinden biri olduğunu göstermektedir. Askerî seçenek, farklı biçimlerde de olsa her iki tarafta gündemde tutulmaktadır. Bununla birlikte ayrışma yalnızca yöntem ve zamanlamadan ibaret değildir. Netanyahu’nun savaşın sonuçlarına ilişkin başarı iddiaları, muhalefetin bu sonuçları yetersiz bulması ve mevcut hükümetin güvenlik politikalarına yönelttiği eleştiriler, tartışmanın diğer boyutlarını oluşturmaktadır. Muhalefetin itirazlarından biri de seçim öncesinde siyasi kazanç sağlamak amacıyla askerî gerilimin tırmandırılması ihtimaline yöneliktir. Böylece İran meselesi, dış politika ve güvenlik tartışmalarının yanı sıra siyasi liderliğin yeterliliğinin sorgulandığı bir rekabet alanına dönüşmüştür.

Seçim takvimi ve güvenlik kararları

Siyasi ve askerî kademe arasında yaşandığı öne sürülen görüş ayrılıkları, seçim takvimi ile güvenlik kararları arasındaki ilişkiyi de gündeme taşımıştır. İran savaşında siyasi kademe, rejim değişikliği gibi kapsamlı bir hedefi öne çıkarırken askerî kademe daha çok İran’ın askerî kapasitesinin zayıflatılmasına odaklanmıştır. Kanal 12’nin haberine göre 25 Ekim akşamı Netanyahu ile Genelkurmay Başkanı Korgeneral Eyal Zamir arasında İran’a yönelik olası bir askerî eylem konusunda anlaşmazlık yaşanmıştır. Haberde, Zamir’e siyasi makamlar tarafından İran’la çatışmaların hızla yeniden başlamasına yol açabilecek bir operasyon talimatı verildiği, ancak Zamir’in uygulamaya geçmeden önce ayrıntılı değerlendirme yapılmasını ve resmî onay alınmasını istediği belirtilmiştir. Netanyahu ise Kanal 14’e verdiği demeçte anlaşmazlık iddiasını reddetmiştir. Bununla birlikte aynı açıklamada Mossad’a, orduya ve askerî istihbarata İran’daki yönetimin devrilmesine yönelik çalışmalar yürütmeleri talimatını verdiğini söylemiştir.

Seçim kampanyasında öne çıkan bir diğer başlık, İran’ın seçim sürecini etkilemeye yönelik girişimlerde bulunduğu iddialarıdır. Şin Bet Başkanı David Zini’nin Temmuz ayı sonunda Knesset’e verdiği gizli brifingde İran’ın seçimlere yönelik etki operasyonları başlattığını bildirdiği aktarılmıştır. ABD tarafından İran’la bağlantılı olduğu değerlendirilen Handala grubu ise seçim günü bazı oy verme merkezlerine mektup içeren çiçek buketleri bıraktığını iddia etmiştir. Grup, buketlerden birinin Eizenkot’a ulaştığını da öne sürmüştür. Söz konusu paketlerin fiziksel bir tehdit oluşturduğuna ilişkin herhangi bir bulgu bildirilmemiştir.

İran’ın seçim sürecindeki rolüne ilişkin değerlendirmeler de farklılaşmaktadır. Netanyahu, “İsrail’in bütün düşmanlarının” kendisinin seçimi kaybetmesini istediğini savunarak İran’ı siyasi rakiplerinin kazanmasını isteyen dış aktörler arasında konumlandırmıştır. Buna karşılık İsrail Askerî İstihbaratının eski İran masası şefi Danny Citrinowicz, Tahran’ın belirli bir adayı desteklemekten çok İsrail toplumundaki kutuplaşmayı derinleştirmeyi amaçladığını ileri sürmüştür. Bu iki yaklaşım, İran kaynaklı olduğu öne sürülen seçim müdahalelerinin hedefleri konusunda farklı değerlendirmelere işaret etmektedir.

Kilitlenme ve “İran kartı”

Seçim sonrasına ilişkin değerlendirmelerde, hükümet kurma sürecinin siyasi kilitlenmeyle sonuçlanabileceği ihtimali öne çıkmaktadır. Netanyahu, seçim gecesi Kudüs’teki Likud genel merkezinde yaptığı konuşmada da İran meselesine geniş yer ayırmıştır. “İran rejimini vurduk ve onu uçurumun kenarına getirdik” diyen Netanyahu, İsrail’in “ortağımız Başkan Trump’la birlikte” tarihî bir fırsatla karşı karşıya olduğunu belirtmiştir. Netanyahu’ya göre bu fırsat, İran kaynaklı tehdidin kalıcı olarak ortadan kaldırılması için değerlendirilmelidir. Danny Citrinowicz ise 28 Ekim’de yaptığı değerlendirmede, bu söylemin taşıdığı risklere dikkat çekmiştir. Citrinowicz’e göre koalisyon kurma ihtimalinin ortadan kalkması durumunda Netanyahu’nun “İran kartını” yeniden kullanma motivasyonu “dramatik biçimde” artabilir. Böyle bir senaryoda İran’la gerilimin tırmanması, ülke çapında olağanüstü koşullar yaratarak siyasi rakipler üzerinde Netanyahu liderliğinde bir ulusal birlik hükümetine katılmaları yönünde baskı oluşturabilir.

Bu çerçevede başlangıçtaki soruya dönüldüğünde, İran’ın seçim kampanyasında farklı siyasi çevrelerin ortak güvenlik önceliklerinden biri hâline geldiği görülmektedir. Bununla birlikte Netanyahu, bu ortak zemini kendi liderliğinin devamını savunmak için kullanmıştır. Son anketlerde yaklaşık 20 sandalye düzeyinde görünen Likud’un kısmi sonuçlarda 28 sandalyeye yaklaşması, İran ve Trump eksenli kampanya söyleminin sağ seçmen tabanını harekete geçirmiş olabileceğini düşündürmektedir. Ancak bu yükselişin ne ölçüde İran politikasından kaynaklandığını belirlemek güçtür. Üstelik Likud’un sandalye sayısındaki artış, Netanyahu liderliğindeki blokun hükümet kurmak için gerekli çoğunluğa ulaşmasına yetmemiştir.

Bu tablo, askerî alanda elde edildiği savunulan kazanımların siyasi hedeflere dönüştürülememesi anlamında “taktik zafer tuzağı” kavramıyla da değerlendirilebilir. Netanyahu, İran’a karşı yürütülen operasyonları önemli bir başarı olarak sunmasına rağmen bu başarı söylemini parlamentoda çoğunluk sağlayacak bir seçim sonucuna dönüştürememiştir. Bununla birlikte seçim sonrasındaki siyasi belirsizlik, İran’la yeni bir askerî tırmanma ihtimaline ilişkin tartışmaları da canlı tutmaktadır. ABD’nin, 3 Kasım’daki ara seçimlerin ardından İran’a yönelik yeni bir harekât ihtimali konusunda Körfez ülkelerini uyardığına ilişkin haberler de bu tartışmaları güçlendirmektedir. Dolayısıyla İsrail’de seçim tamamlanmış olsa da İran meselesinin iç siyasi rekabetteki ağırlığı devam etmektedir. Önümüzdeki dönemde belirleyici gelişmelerden biri, ABD ara seçimlerinin ardından Washington’un İran’a yönelik askerî ve diplomatik seçenekler arasında nasıl bir tercih yapacağı olacaktır.