Hamaney de Eylül 2013’teki konuşmalarından birinde esnekliğin “kırmızı çizgileri aşmak anlamına gelmediğini” söylüyordu. Ancak geride kalan yıllarda İran, tasavvur ettiği kadar güçlü olmadığını anladığı kritik aşamalarda, birçok kırmızı çizgisinden taviz verdi, bunda da verebilir.
Washington ile Tahran Arasındaki Mektup Diplomasisi Nereye Varır?
ABD-İran-İsrail hattında gerilim yaşanan bir süreçte, ABD Başkanı Donald Trump’ın 7 Mart’ta İran Devrim Lideri Ali Hamaney’e mektup gönderdiğini açıklaması, ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Ancak yakın geçmiş, liderler arasında yürütülen mektup diplomasisinin önemli örnekleriyle dolu olduğu gibi Washington’dan Tahran’a ilk mektubun, devrimin meydana gelmesinden aylar ve rehine krizinin başlamasından sadece iki gün sonra 6 Kasım 1979’da “Amerikan halkı adına” dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter tarafından “İran’da tutuklu bulunan tüm Amerikalılar ve onlarla birlikte tutulanların zarar görmeden serbest bırakılması” çağrısıyla “Sayın Ayetullah Humeyni’ye” hitaben yazıldığını hatırlamakta yarar var. 2008’de başkan seçildikten bir süre sonra Mayıs 2009’da Barack Obama da İran’ı “bölgesel iş birliği ve ikili ilişkiler” yönünde adım atmaya davet etmek amacıyla Hamaney’e mektup göndermiş, Hamaney de ona yanıt vermişti. Ancak selefinden farklı olarak Trump, mektuba ilişkin yaptığı açıklamada, İran’a beklediği saygın muameleyi sergilemeye pek de yanaşmadı ve İran liderine “Umarım müzakere edersiniz, çünkü askeri olarak girmek zorunda kalırsak bu korkunç bir şey olacak” dediğini söyledi.
Mektup haberinin ardından gözler Tahran’da çevrildi. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkanı Muhammed Bin Zayed el Nahyan’ın üst düzey danışmanlarından biri tarafından adrese teslim edilen mektubun içeriği açıklanmazken İran’dan gelen bilgiler, Trump’ın İran’ın yalnızca nükleer çalışmalarını değil füze programını ve bölgesel politikalarını da müzakere konusu etmek istediğini gösteriyor. Müteakip günlerde, İran’dan karışık sinyaller gelmeye başladı.
İran’dan ilk ses, resmi olarak mektubun ulaştığı henüz doğrulanmamışken 8 Mart’ta en üst düzeyde geldi. Ramazan ayı münasebetiyle üst düzey sivil ve askeri yetkilerle bir araya gelen Hamaney, konuşmasında mektuptan bahsetmeksizin “Bazı zorba hükümetlerin müzakere ısrarı, meseleyi çözmek için değil, tahakküm kurmak içindir” ifadelerini kullandı. Bu noktada Hamaney’in 12 Haziran 2009’daki olaylı ve Yeşil Hareketi tetikleyen seçimlerden günler sonra 19 Haziran’da Obama’nın mezkur mektubuna şu ifadelerle atıfta bulunduğunu hatırlamak yararlı olabilir: “Amerika başkanının ‘İranlıların sokağa çıkacağı günü bekliyorduk’ dediği söyleniyor. Öte yandan bize mektup gönderiyorlar, bağları yeniden kurmak konusunda ilgi gösteriyorlar, İslam Cumhuriyeti’ne saygılarını ifade ediyorlar. Ama bir taraftan da o tarz laflar ediyorlar. Biz bu laflardan hangisine inanmalıyız?”
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise 12 Mart’ta yaptığı açıklamada mektubun kendilerine henüz ulaşmadığını belirtti. Nitekim BAE temsilcisi, bundan birkaç gün sonra mektubu resmen teslim etti. Ancak tabiatıyla Hamaney’in konuşmasını yaptığı gün itibarıyla İran, mektuptan ve içeriğinden haberdardı ve her sene Ramazan ayının farklı günlerinde yapılan söz konusu görüşme ayarlanarak peşinen tavrını ortaya koymuş oldu. Bu açıklamaların ve Trump’ın iki ay içinde cevap beklediği yönünde çıkan haberlerin ardından her iki cenahtan da açıklamalar gelmeye devam etti. Arakçi, 20 Mart’ta yaptığı bir diğer açıklamada, mektupta çoğunlukla tehdit unsuru bulunduğunu ama bu “tehditlere de fırsatlara da” yanıt vereceklerini belirterek “Müzakereler eşit zeminde yürütülmeli” dedi ve sözlerine ülkesinin politikasının, baskı altında “direkt” müzakereye yanaşmamak olduğunu ekledi.
Bundan üç gün sonra 23 Mart’ta da Trump’ın Ortadoğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff yaptığı bir açıklamada, “Her şeyi askeri yolla çözmek zorunda değiliz” ifadelerini kullandı. Dolayısıyla açıklamalara bakılınca her iki tarafın da müzakereden yana olduğu aşikâr. Ancak özellikle ABD ile İran söz konusu olduğunda müzakereden yana olmakla müzakere etmek arasında uzun bir mesafe olduğunu hesaba katarak şu soruyu sormak gerekiyor: İlk kim esneyecek?

Ne Tür Bir Esneklik?
Hamaney, İran ile resmi adı Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) olan ve Temmuz 2015’te imzalanarak Ocak 2016’da yürürlüğe giren nükleer anlaşmanın diğer tarafları olan ABD, Çin, Rusya, Birleşik Krallık ve Fransa’ya ilaveten Almanya’dan müteşekkil P5+1 ülkeleriyle resmi müzakerelerin başladığı Kasım 2013’ten kısa süre önce Eylül’de yaptığı iki ayrı konuşmada, birkaç defa üstüne basa basa “kahramanca esneklik” ifadesini kullanmış ve 17 Eylül’de Devrim Muhafızları Ordusu komutanlarını kabulü vesilesiyle yaptığı konuşmada da şunları söylemişti:
Biz ister diplomasi dünyasında olsun ister iç siyasette, doğru ve mantıklı diplomatik hamlelere karşı değiliz. Bendeniz yıllar önce ‘kahramanca esneklik’ dediğim şeye inanıyorum. Esneklik bazı yerlerde çok gereklidir, çok iyidir ve bunda bir sakınca da yoktur. Ama rakibiyle güreşen ve teknik olarak da bir miktar esneklik gösteren pehlivan, rakibinin kim olduğunu ve ne yaptığını unutmamalıdır. Temel şart şudur: (Görevlilerimizin) ne yaptığını, kiminle karşı karşıya olduğunu, karşıdakilerin saldırılarının hedefinin meselenin neresi olduğunu anlamaları gerekiyor. Bunu akıllarından çıkarmamalılar.
Bilindiği üzere bu tarihten sonra çok taraflı müzakereler hız kazanmış ve hatta Washington ile Tahran, Obama’nın dönemin İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile bizzat telefonda konuşmasına kadar giden doğrudan bir diyaloğa geçmişti. Ancak bunun mümkün olması için ABD de fiilen bazı yaptırımları esnetmiş ve Obama 23 Kasım’da yaptığı açıklamada, İran’ın uhdesine düşen yükümlülükleri sıraladıktan sonra şu ifadeleri kullanmıştı:
“Bizim tarafımızda da ABD ve onun dost ve müttefikleri, en sert yaptırımları uygulamaya devam ederken İran’a mütevazı bir rahatlık sağlama konusunda anlaştılar. Yeni yaptırımlar uygulamaktan kaçınacağız ve İran hükümetinin yaptırımlar nedeniyle mahrum kaldığı gelirin bir kısmına erişmesine izin vereceğiz.”
İşte Trump’ın ilk başkanlık dönemine giden kampanya sürecinde, Obama’yı İran’ı “uçurumun kenarından almak” ile suçladığı tam olarak buydu. Şimdi Tahran benzer bir hamleyi Trump’tan bekliyor. Ancak ABD başkanı, ikinci dönemi için koltuğa oturduktan kısa süre sonra 4 Şubat’ta İran’a karşı nükleer anlaşmadan çekildiği Mayıs 2018’de yürürlüğe koyduğu ama Biden döneminde fiilen önemli ölçüde esnemiş bulunan maksimum baskı politikasının yeniden uygulanması talimatını içeren Ulusal Güvenlik Başkanlık Muhtırası’nı imzaladı. İran müzakerelere yanaşacaksa mutlaka bu konuda esneklik isteyecektir. Ne var ki etrafındakiler sertlik yanlısıyken kendisinin İran’la müzakere etmek istediğini söyleyen Trump, muhtemelen bir mektup göndermiş olmayı yeterli bir taviz olarak görüyor. KOEP’e göre İran’a karşı daha önce uygulanan Birleşmiş Milletler yaptırımlarının halihazırda anlaşmanın tarafı olan ülkelerden herhangi biri tarafından geri getirilmesi için (snap-back) gerekli mekanizmayı işletmenin son tarihinin Ekim 2025 olduğu ve Birleşik Krallık gibi bazı ülkelerin bu yönde sinyaller verdiği dikkate alınırsa, İran’ın çok büyük bir tavizde ısrar etmesi olası değildir. Dolayısıyla iki taraftan esneme testine giren ilk ülke İran olacaktır. Aksi halde Trump, rakibini tuş edebileceğini düşünüyor.
İran Ne Kaybeder?
Her ne kadar son aylarda Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile sorunlar yaşasa da Tahran, başından itibaren nükleer programı barışçıl amaçlarla yürüttüğünü söylemektedir. Diğer bir ifadeyle İran, nükleer programı askeri stratejisinin bir parçası olarak görmemekte ısrarcı. Dahası aksi yönde hareket etmek kendisini Kuzey Kore benzeri büsbütün izole edilmiş bir ülke durumuna getireceği için İran açısından nükleer teknolojide geldiği yeri müzakere aracı olarak kullanmakla yetinmek ve eşik ülke konumundan ileri gitmemek daha makul duruyor. Zaten İranlı yetkililer yaptıkları açıklamalarda nükleer müzakerelere açık oldukları mesajını verdi. Diğer konular ise daha karmaşık.
Tahran, balistik füze programının müzakereye açık olmadığını ve bunun kırmızı çizgi olduğunun altını çiziyor. Hamaney de Eylül 2013’teki konuşmalarından birinde esnekliğin “kırmızı çizgileri aşmak anlamına gelmediğini” söylüyordu. Ancak geride kalan yıllarda İran, tasavvur ettiği kadar güçlü olmadığını anladığı kritik aşamalarda, birçok kırmızı çizgisinden taviz verdi, bunda da verebilir. Kaldı ki füze programı birçok teknik detay içerdiği için bunun müzakeresi de kolay olmayacaktır. Bu arada Washington-Moskova hattındaki diplomasi trafiği göz önünde bulundurulunca İran’ın Rusya’dan almak istediği ancak bir türlü sonuçlandıramadığı savaş uçağı anlaşmasında ilerleme olması da –Trump’ın İran’la olası müzakerelerde Rusya’nın potansiyel arabuluculuğunu istediği bir ortamda– İran için bu alanda esnemeye teşvik edici bir unsur olabilir. Zira İran’ın füze programının arkasındaki etkenlerden biri de hava gücündeki zaafını kapatmak. Benzer bir şey İran’ın bölgesel politikaları için de geçerli.
İran’ın bölgesel nüfuzu, Lübnan’da Hizbullah’ta son dönemlerde açılan yara ve Suriye’de Esed rejiminin düşmesiyle büyük darbe almıştı. Buna ABD’nin 16 Mart’ta Yemen’de Husilere karşı başlattığı saldılar ve yaptığı açıklamalarda doğrudan İran’ı hedef alması da eklenebilir. Ancak bölgesel nüfuzunun zayıfladığı görüntüsü, ABD ile müzakerelerde ve Körfez ülkeleriyle olan ilişkilerinde Tahran’ın kullanacağı bir argümana dönüşebilir. Dolayısıyla bir bütün olarak bakıldığında İran’ın ayrıntılardan ziyade temelde bir müzakereye yanaşıp yanaşmayacağına karar vermesi gerekli. Diğer bir ifadeyle İran, ABD’nin laflarından hangisine inanacağına karar vermek ve tehditleri ve fırsatları iyi tartmak durumunda. Trump’ın mektubuna iki ay içinde yanıt beklediği haberleri doğruysa İran’ın elini çabuk tutması gerekiyor. Değilse de acele etmeli. Zira güçlü bir döneminde olmadığının pekala farkında olan İran için mektup diplomasisi bir çıkış kapısı olabilir.
Bu makale ilk olarak Kriter dergisinin Nisan 2025 sayısında yayımlanmıştır.