Donald Trump’ın Venezuela’daki liderlik tasfiyesinden devşirdiği stratejik özgüven, onu Tahran için de benzer ölçüde maksimalist hedeflere yöneltmiş görünmektedir. Böyle bir girişim, yalnızca pahalı bir hata değil, aynı zamanda tarihsel bağlamı göz ardı eden ciddi bir stratejik körlük olacaktır.
Trump, İran’da Bir Rejim Değişikliği mi İstiyor?
ABD Başkanı Donald Trump’ın, Tahran’ın protestolara yönelik olası bir şiddet kullanımına karşı Washington’ın “hazır ve tetikte” olduğu yönündeki uyarısı, 28 Aralık’ta Tahran çarşısında esnaf protestosu olarak başlayan ve kısa sürede ülke geneline yayılan rejim karşıtı eylemlerin bölgesel bir güvenlik krizine dönüşme potansiyelini artırmıştır. Trump yönetiminin, Nicolas Maduro’ya yönelik liderlik tasfiyesini içeren hamlenin hemen ardından bu açıklamayı yapması, İran yönetimi açısından ciddi bir stratejik alarm olarak algılanmıştır.
Nitekim Haziran 2025’te İsrail’in İran’ın nükleer ve askerî altyapısını hedef aldığı 12 günlük çatışma sırasında ABD’nin “Midnight Hammer” operasyonu ile sürece doğrudan dâhil olması ve bunu takiben Washington’ın Venezuela’da yürüttüğü “Absolute Resolve” operasyonu, Trump’ın tehditlerinin salt retorik düzeyde kalmadığını, gerektiğinde fiilî güç kullanımına dönüşebileceğini bir kez daha ortaya koymuştur.
Ayrıca, Venezuela örneği, ABD’nin rejim değişikliği yöntemlerinde, 11 Eylül sonrası Afganistan ve Irak işgallerinden ve on yıl sonra Libya ve Suriye’deki vekil savaşlarından farklı, hibrit bir zorlama stratejisine geçiş yaptığını göstermektedir. Bu yeni yaklaşım, geniş çaplı askerî sevkiyat yerine mevcut iktidar yapısının “başını keserek” (decapitation), yeni yönetimi Amerikan stratejik çıkarlarını kabul etmeye zorlamayı hedeflemektedir.
Bu bağlamda temel soru şudur: Trump yönetimi, İran’a karşı da benzer bir saldırgan strateji izleyerek Devrim Rehberi Ali Hamenei ve kilit siyasi/askerî elitleri hedef alan nokta operasyonlarla yeni yönetimi nükleer ve balistik füze programlarından vazgeçmeye ve ekonomik kaynaklarını ABD’ye açmaya zorlayabilir mi? Böyle bir senaryo ne kadar mümkün ya da Trump gerçekten İran’da bir rejim değişikliği istiyor mu?
Bu yazıda, Donald Trump’ın İran’a yönelik tehditkâr söylemlerinin hangi stratejik hedeflere hizmet ettiğini, bu söylemlerin bir rejim değişikliği hedefini içerip içermediğini ve ABD’nin İran’a yönelik yerleşik politikalarıyla karşılaştırıldığında Trump’ın bu çizgiden nasıl ayrıştığını analiz etmeye çalışacağım.
Trump’ın İran stratejisinde kopuş
1979 İran Devrimi’nden bu yana Beyaz Saray’da göreve gelen yönetimlerin siyasi yönelimlerinden bağımsız olarak Washington’ın Tahran politikası, konjonktürel dalgalanmalara rağmen yapısal bir süreklilik arz etmektedir. Bu stratejik yaklaşım, özünde İran’ı Batı etki alanına eklemleme çabası ile Tahran’ın Ortadoğu’daki revizyonist hırslarını çevreleme (containment) zorunluluğu arasındaki hassas dengede şekillenmiştir. Dolayısıyla, diplomatik angajman ile zorlayıcı yaptırım siyaseti arasında gözlemlenen gidip gelmeler, stratejik bir kararsızlıktan ziyade aynı uzun vadeli hedefe matuf taktiksel araçların yeniden düzenlenmesidir. Bu bağlamda, Obama yönetiminin “uzatılmış el” politikası ve 2015 Nükleer Anlaşması –resmî adıyla Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP)– ile Trump’ın 2018’de anlaşmadan çekilme ve “maksimum baskı” stratejisi, birbirine zıt politikalar olmaktan ziyade, Washington’ın İran’ı denetim altında tutma yönündeki yerleşik mantığının farklı tezahürleri olarak okunmalıdır.
Ne var ki Trump’ın birinci döneminde (2017-2021) Tahran’ı “zorlayıcı diplomasi” yoluyla ehlileştirme girişimi, beklenen uyumun aksine güvenlik ikilemini derinleştirmiş ve İran’ın nükleer kapasitesini bir karşı-dengeleme aracı olarak hızlandırmasına zemin hazırlamıştır. Washington’ın yaptırım politikasına cevaben Tahran’ın KOEP taahhütlerini askıya alması ve uranyum zenginleştirme programını agresif bir şekilde artırması, tırmanma dinamiklerini tetikleyerek iki aktörü sıcak çatışmanın eşiğine getirmiştir. Biden yönetiminin diplomatik restorasyon çabaları ise nükleer yayılmayı önleme rejimini tahkim etmekte yetersiz kalmış ve müzakereler kilitlenmeyle sonuçlanmıştır.
Donald Trump, ikinci döneminde de yeni bir nükleer anlaşma imzalamayı başaramamış, bunun yerine farklı bir angajman modeline yönelmiştir. Bu çerçevede Washington, İran’la doğrudan çatışmadan kaçınmayı esas alan geleneksel doktrinden belirgin bir sapma göstererek, İsrail’in İran’ın nükleer altyapısına yönelik saldırılarına sınırlı da olsa fiilen katılmıştır.
Bu savaş, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik klasik “çevreleme” stratejisinden, tehdidi kaynağında ortadan kaldırmayı hedefleyen “önleyici savaş” (preventive war) doktrinine yöneldiğini göstermektedir. Washington’ın sağladığı lojistik destek, istihbarat paylaşımı ve hassas mühimmat yardımı İsrail’in saldırı kapasitesini güçlendirmiş ve iki ülke arasındaki işbirliğini daha doğrudan bir askerî angajman düzeyine çıkarmıştır.
Bugün Donald Trump’ı Tahran’da bir rejim değişikliği opsiyonunu değerlendirmeye iten stratejik motivasyonun bu kırılma olduğu anlaşılmaktadır. Fakat Libya ve Suriye’de güç boşluğu yaratan müdahale modellerini andıran böyle bir strateji, Trump’ın sonsuz savaşları bitirme retoriğiyle bir çelişki oluşturduğu gibi, ABD’nin yerleşik stratejisinden de keskin bir “kopuşu” imlemektedir. Ki bu da Donald Trump’ın tutarlı bir stratejiden yoksun olduğunu, Washington’da kararların kurumsal bir akıldan ziyade “tepkisel” ve “stratejik yönelim bozukluğu” (strategic disorientation) içinde alındığını göstermektedir. Bu çelişkili durumun ardındaki dinamikleri aşağıda irdeleyeceğim.
Trump’ın rejim değişikliği hedefi
Donald Trump ilk başkanlık döneminde retorik düzeydeki tüm gerilime rağmen, özünde ABD’nin İran’a yönelik yerleşik politikalarına sadık kalmıştır. Nitekim Trump’ın 2019 Tokyo zirvesinde kayda geçen, “ABD İran’da rejim değişikliği niyetinde değil. Biz sadece nükleer silahlardan arınmış bir ülke istiyoruz” şeklindeki açıklaması, dönemin stratejik hedeflerinin sınırlarını net bir şekilde çizmekteydi. Ancak İsrail ile İran arasındaki 12 günlük çatışmanın oluşturduğu yeni jeopolitik iklimde Trump’ın söylemi 23 Haziran 2025 tarihinde değişmiştir. Donald Trump’ın Truth Social üzerinden “Mevcut İran rejimi ülkeyi tekrar büyük yapamıyorsa neden bir rejim değişikliği olmasın?” sorusunu gündeme taşıması ve bunu “Make Iran Great Again/İran’ı Yeniden Büyük Yap (MIGA)” sloganıyla formüle etmesi, Washington’ın İran stratejisinde önemli kaymaya işaret etmektedir. Bu çıkış, Donald Trump’ın artık sadece nükleer kapasitenin sınırlandırılmasını değil, İran’ın iç politik yapısının dönüştürülmesini hedefleyen revizyonist bir ajandayı stratejik bir opsiyon olarak masaya koyduğunun ilk somut göstergesidir.
Nitekim Haziran 2025’teki 12 günlük çatışmanın hemen öncesindeki diplomatik trafik, Washington’ın uranyum zenginleştirme şartlarını esneterek daha “sınırlı ve işlemsel” bir uzlaşı arayışına girdiğini, hatta füze programını müzakere dışı tutan bir stratejik esneklik sergilediğini göstermekteydi. Ancak çatışma sonrası oluşan yeni statüko, Trump’ın yaklaşımında bir tersine kalibrasyon etkisi yaratmış ve ibre yeniden maksimalist koşullara dönmüştür. Aralık 2025’te İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu ağırladığı sırada kayda geçen ifadeler, bu doktrinel sertleşmenin en somut tezahürüdür. İran’ın nükleer altyapısını restore etme girişimine karşı “üzerlerine cehennemi yağdırırız” retoriğiyle askerî güç kullanımı tehdidini masada tutan Trump, caydırıcılığı güçlendirmeyi hedeflemiştir. Bu durum, İran’ın olası bir nükleer veya balistik revizyonizminin, ABD destekli bir önleyici müdahale ile karşılanacağının ilanıdır.
Öte yandan, Tahran’da 28 Aralık’tan bu yana genişleyen protestolar karşısında Trump, henüz açık bir “rejim değişikliği” çağrısında bulunmamıştır. Ancak marjinal protestocuları cesaretlendiren Tahran’a yönelik tehditleri ve 10 Ocak Cumartesi günü İran genelindeki gösterilerde ölenlerin sayısı 100’ü aşarken, ABD’nin İranlı protestoculara “yardım etmeye hazır olduğunu” açıklaması bir niyet beyanı olarak okunabilir. Ayrıca, Washington’daki şahin kanadın (Lindsey Graham vb.) ve İsrail lobisinin Trump’ı bu yönde bir stratejik angajmana zorladığı aşikârdır. Uçakta MIGA şapkalarıyla verilen sembolik mesajlar ve Venezuela’daki operasyonel başarının yarattığı özgüven, Donald Trump’ı sadece kapasite sınırlamasından öte, İran rejimini tasfiye etmeye yönelik saldırgan bir çizgiye çekmektedir.
Ne var ki Aralık 2025’teki Donald Trump-Binyamin Netanyahu görüşmesinin stratejik sonucu, Washington’ın Tel Aviv’e yalnızca pasif bir “yeşil ışık” yakmasından ibaret kalmamıştır. Aksine bu süreçte Donald Trump’ın operasyonel liderliği fiilen üstlenmeye yöneldiği görülmektedir.
Bu radikal tutum değişikliğinin arka planında Venezuela’da gerçekleştirilen liderlik tasfiyesinin yarattığı “başarı” algısı ve Trump’ın geçmiş deneyimlerinden beslenen “İran yalnızca güçten anlar” düşüncesi yer almaktadır. Ancak Karakas’ta görece düşük maliyetle elde edilen bu sonuç, Washington’da aşırı bir stratejik özgüven üretmiş ve risk değerlendirme mekanizmasını belirgin biçimde bozmuş görünmektedir (strategic distortion).
Trump yönetiminin Venezuela’daki müdahaleyi referans alarak jeopolitik derinliği ve askerî kapasitesi tamamen farklı olan İran sahasına da benzer bir mantıkla yaklaşmaya başladığı anlaşılmaktadır. Bu bağlamda Trump’ın bizzat “Neden daha fazlasını yapmıyoruz?” ifadesini kullanması, bu maksimalist düşünce tarzının açık bir göstergesi olarak öne çıkmaktadır.
Özetle, Tahran rejiminin içsel direncini küçümseyen ve Washington’ı olası bir müdahalenin düşük maliyetli olacağına ikna etmeyi amaçlayan koordineli bir anlatı inşasının öne çıktığı görülmektedir. Bu söylem, İran’ın küçük bir tetiklemeyle çökeceği varsayımını işleyerek, Donald Trump’ın risk algısını bilinçli biçimde şekillendirmeyi hedeflemektedir.
Trump’ın rejim değişikliği seçeneğine mesafeli duruşunun, normatif ya da ideolojik bir karşıtlıktan ziyade, büyük ölçüde fayda-maliyet hesabına dayandığı unutulmamalıdır. Başkan’ın asıl kaçındığı senaryo, siyasi sermayesini tüketebilecek, maliyeti yüksek ve sonucu belirsiz bir stratejik bataklıktır. Buna karşılık, müdahale kendisine zahmetsiz bir “cerrahi operasyon” olarak sunulabilir ve rejim değişikliğinin düşük maliyetle mümkün olduğu yönünde ikna edici bir çerçeve kurulabilirse, Trump’ın bu konudaki direncinin kırılması ve daha saldırgan bir çizgiye yönelmesi ihtimali artacaktır.
Mevcut koşullarda Washington’da, Başkan’ın kişisel tercihlerini ve ani kararlarını sınırlayabilecek etkili denetim ve denge mekanizmalarının zayıflığı dikkate alındığında, Trump’ın bu tür tehditleri fiilî adımlara dönüştürme kapasitesinin hafife alınmaması gerektiği açıktır.
Sonuç
Donald Trump’ın Venezuela’daki liderlik tasfiyesinden devşirdiği ve başkanlık yetkilerinin sınırlarını zorlayan stratejik özgüven, onu Tahran için de benzer ölçüde maksimalist hedeflere yöneltmiş görünmektedir. Venezuela’daki görece düşük maliyetli müdahale, Trump’ın İran gibi çok daha karmaşık ve derin bir sahayı olduğundan basit algılamasına yol açmaktadır. Oysa böyle bir girişim, yalnızca pahalı bir hata değil, aynı zamanda tarihsel bağlamı göz ardı eden ciddi bir stratejik körlük olacaktır.
İran’ın yakın dönem ulusal hafızası, 1953’te Muhammed Musaddık’ın devrilmesi ve Şah Pehlevi iktidarının Anglo-Amerikan müdahalesiyle tahkim edilmesiyle şekillenmiştir. Bu tarihsel travma, yirmi altı yıl sonra 1979 Devrimi’ni besleyen güçlü bir Batı karşıtı ideolojik zeminin oluşmasında belirleyici olmuştur. Bu nedenle bugün dışarıdan dayatılacak herhangi bir müdahale muhalefeti güçlendirmekten çok, rejimin “dış tehdit” söylemini yeniden üretmesine ve meşruiyetini tahkim etmesine hizmet edecektir.