İran Nükleer Dosyasındaki Yeni Statüko Ne Ölçüde Sürdürülebilir?

İran Nükleer Dosyasındaki Yeni Statüko Ne Ölçüde Sürdürülebilir?
Haziran ayındaki çatışma, İran nükleer dosyasındaki biriken gerilimin bir kısmını geçici olarak boşaltmış olabilir, ancak bu gerilimi üreten yapısal fay hatları ortadan kalkmış değil. Aksine, denetim boşlukları ve bilgi karartması, sistemdeki baskının yeniden hızla birikmesine zemin hazırlıyor.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) 35 üyeli Yönetim Kurulu, 20 Kasım Perşembe günü yaptığı oturumda, Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’dan oluşan Avrupa Üçlüsü (E3) ile ABD tarafından ortaklaşa sunulan İran karar tasarısını kabul etti. Karar, İran’dan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) ilgili kararlarına tam uyum sağlamasını, UAEA ile gecikmeksizin ve kapsamlı iş birliği yürütmesini ve Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması (NPT) kapsamındaki yükümlülüklerini eksiksiz yerine getirmesini talep ediyor.

Karar metninde özellikle, beş aydan uzun süredir UAEA doğrulamasına açılamayan zenginleştirilmiş uranyum stoklarının, İran’ın NPT yükümlülükleri açısından “ciddi bir endişe kaynağı” olmaya devam ettiği vurgulanıyor. Ajans, Tahran’dan bu stoklara ilişkin miktar, konum, kimyasal form ve zenginlik düzeyi gibi kritik bilgileri güncel, ayrıntılı ve doğrulanabilir şekilde sunmasını istiyor.

UAEA kararına hangi gelişmeler zemin hazırladı?

İsrail ile çatışmaların başlamasıyla birlikte UAEA denetçileri güvenlik gerekçesiyle İran’dan ayrılmış ve o tarihten bu yana Fordo, Natanz ve Isfahan gibi kritik nükleer tesislere erişim sağlayamamıştır. Tahran yönetimi, yalnızca bu ana komplekslere değil, özellikle Natanz yakınındaki bazı hassas noktalara yönelik denetim taleplerini de sistematik biçimde reddetmeyi sürdürmektedir. Uluslararası literatürde Pickaxe Mountain (Kolang Gaz-La) olarak anılan ve 2020’den beri inşası süren yerleşkede faaliyetlerin çatışma sonrasında durmadığı, aksine yaptırımların geri dönmesiyle birlikte hız kazandığı görülmektedir. Bu tablo, Batı başkentlerinde giderek daha sık sorulan temel soruyu güçlendirmektedir: İran, burada UAEA’nın görmesini istemediği neyi saklıyor?

Belirsizliğin merkezindeki bir diğer kritik konu ise, silah düzeyine son derece yakın oranlarda (%60) zenginleştirilmiş yaklaşık 408 kg uranyum stokunun akıbetidir. UAEA Başkanı Rafael Grossi’nin Yönetim Kurulu’na sunduğu son rapor, Haziran ayındaki saldırılardan bu yana İran’ın %60 seviyesindeki uranyum stokunun beş aydır doğrulanamadığını ve Ajans’ın bu stoklara ilişkin “bilgi sürekliliğini kaybettiğini” açıkça belirtmektedir. Rapora göre İran, Eylül itibarıyla yaklaşık 440,9 kg %60 zenginleştirilmiş uranyuma sahiptir. Bu miktar, daha ileri zenginleştirme süreçleriyle yaklaşık on nükleer bomba için yeterli yakıt üretebilecek bir potansiyeli temsil etmektedir.

UAEA’nın kendi prosedürleri gereği, bu kadar yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun aylık olarak doğrulanması zorunludur. İran’ın denetime beş aydır izin vermemesi nedeniyle, Ajans denetimin artık “ciddi biçimde gecikmiş” (long overdue) olduğu uyarısında bulunmaktadır.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ise söz konusu stokun “neredeyse tamamının” ABD ve İsrail saldırılarında hedef alınan tesislerin enkazı altında kaldığını iddia etmiş, malzemenin “koşullar uygun hale gelmeden” enkaz altından çıkarılmayacağını belirtmiştir. Arakçi’ye göre stokun ne kadarının zarar görmeden kaldığı, ne kadarının kullanılamaz hale geldiği ancak ileride “enkaz kaldırıldığında” anlaşılabilecektir.

Grossi ise mevcut verilerin, İran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumunun büyük bölümünün hâlâ Isfahan ve Fordo gibi bilinen tesislerde bulunduğunu gösterdiğini, dolayısıyla bu stokun gizli yerlere büyük miktarlarda taşınmış olmasının düşük bir olasılık olduğunu ifade etmiştir. Buna rağmen Ajans, stokun gerçekten saldırılarda yıkılan tesislerin enkazı altında mı kaldığını yoksa sağlamlaştırılmış yeraltı tesislerinde zarar görmeden muhafaza edilip edilmediğini teyit edememektedir.

Karar ne anlama geliyor?

Grossi’nin son aylarda giderek sertleşen uyarılarının ardından Yönetim Kurulu’nun aldığı bu karar, 12 günlük İran-İsrail çatışmasının ardından ortaya çıkan yeni nükleer statükonun sürdürülebilir olmadığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Çatışmadan beş ay sonra alınan bu karar, İran nükleer dosyasının yeni, kırılgan ve kolayca tırmanabilir bir safhaya girdiğinin habercisidir.

Batı başkentlerinin temel varsayımı, İran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun hâlâ ülke içinde olduğu yönündedir. Ancak UAEA’ya erişim sağlanmadığı ve söz konusu stoklara ilişkin “özel rapor” sunulmadığı sürece, siyasal gerilimin artacağı öngörüsü fazla iddialı bir yorum değildir. Bu bağlamda Grossi’nin “Denetim faaliyetlerine çoktan dönmüş olmamız gerekirdi” açıklaması, teknik bir değerlendirmeden çok, siyasi bir alarm niteliği taşımaktadır.

Grossi’nin şu ifadeleri ise statükonun gerçek kırılma noktasına işaret etmektedir:

“NPT’ye taraf olup da yükümlülüklerinizi yerine getirmiyorum diyemezsiniz. Savaş oldu diye farklı bir kategoriye alınmayı bekleyemezsiniz. Aksi halde, bu malzeme üzerinde tüm görünürlüğümü kaybettiğimi rapor etmek zorunda kalırım.”

Eğer UAEA Başkanı bir noktada “görünürlüğün kaybını” resmen ilan ederse, dosyanın BMGK’ya taşınmaması neredeyse imkânsız hâle gelecektir.

Her şeye rağmen Grossi şimdilik dosyanın BMGK’ya sevk edilmeyeceğini söyleyerek tırmanmayı geciktirmektedir. Ancak mevcut durumda diplomatik bir çözümün ufukta göründüğünü söylemek zordur. ABD ile İran arasındaki dolaylı mesaj trafiği devam etse de Washington’ın talepleri Tahran açısından maksimalist bir profil sunmaktadır.

Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ABD’nin doğrudan müzakerede ısrarcı olduğunu, uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin tamamen ve doğrulanabilir biçimde durdurulmasını talep ettiğini, bunun yanı sıra İran’ın balistik füze programına yönelik kısıtlamalar dayattığını ifade etmektedir. Tahran ise hem doğrudan görüşme önerisini hem de zenginleştirmenin sıfırlanmasını ve füze programına yönelik talepleri kırmızı çizgi olarak tanımlamaktadır.

Bu tabloya Devrim Rehberi Ayetullah Ali Hamenei’nin, ABD’nin İran’a yönelik düşmanlığını “yapısal” ve “köklü” olarak nitelendiren, Washington’ın “teslimiyetten başka bir şeyi kabul etmeyeceğini” söyleyen açıklamaları da eklendiğinde, iki taraf için de esneklik alanının son derece dar olduğu görülmektedir.

Yeni statükonun kırılganlığı

Bu koşullar altında şekillenen yeni nükleer statüko, Tahran tarafından “savaş koşulları” gerekçesiyle meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. İran, kritik tesislere erişimi sınırlayan ve Ajans’ın denetim yetkilerini fiilen daraltan bu çerçeveyi olağan bir güvenlik tedbiri gibi sunuyor. Buna karşılık Washington ve Avrupa başkentleri, ortaya çıkan tabloyu geçici bir önlem olarak değil, NPT rejiminin ve UAEA denetim sisteminin pratikte aşındığı bir dönem olarak değerlendiriyor. Bu nedenle mevcut düzenin devamı, sürdürülebilir bir durum olarak değil, kaçınılmaz biçimde yeni bir krize doğru giden bir süreç olarak görülüyor.

İsrail açısından değerlendirme daha sert. Netanyahu yönetimi, bu kırılgan statükonun İran’a nükleer kapasitesini düşük maliyetle toparlama ve denetim boşluklarından yararlanarak Ajans’ın ya da uluslararası kamuoyunun farkına varmadan “sessiz bir eşik aşımı” (sneak-out) gerçekleştirme imkânı sunduğunu düşünüyor. Bu nedenle İsrail, devam eden denetim açığını hem Tahran üzerindeki diplomatik baskıyı yükseltmek hem de gerekirse askerî seçenekleri yeniden meşrulaştırmak için güçlü bir dayanak olarak kullanabilir.

İran nükleer dosyasının geleceği

Çatışma sonrası ortaya çıkan nükleer statüko, sürdürülebilir bir güvenlik dengesi oluşturmaktan ziyade, bir sonraki nükleer kriz dalgasını hazırlayan kırılgan ve kaygan bir geçiş dönemi niteliği taşıyor. Bu nedenle öncelikli soru şudur: Bu kırılgan düzen ne kadar devam edebilir? Hem teknik hem de siyasi göstergeler, bu dönemin uzun ömürlü olmayabileceğine işaret ediyor.

Teknik cephede üç başlık kritik baskı yaratıyor: (i) Enkaz altında kaldığı belirtilen yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokuna dair belirsizliğin sürmesi, (ii) saldırıya uğrayan nükleer tesislerdeki hasarın tespitinin sistematik şekilde geciktirilmesi ve (iii) Natanz yakınındaki Pickaxe Mountain tesisinde inşa faaliyetlerinin hız kesmeden devam etmesi. Bu üç unsur, denetim mekanizmasını zayıflatan ve Ajans’ın bilgi sürekliliğini kesintiye uğratan en önemli teknik riskler olarak öne çıkıyor.

Siyasi alanda ise tablo daha da çarpıcı. Devrim Muhafızları üst yönetiminin Devrim Rehberi üzerinde nükleer programın “hazır olma seviyesi”nin yükseltilmesi için baskı kurduğuna yönelik iddialar ile İsrail’den gelen giderek sertleşen açıklamalar, mevcut statükonun arkasındaki siyasi fay hatlarını görünür hale getiriyor. Buna ek olarak, İsrail lobisinin ABD Başkanı Donald Trump yönetimi nezdinde “İran nükleer tehdidi” söylemini yeniden güçlendirmeye dönük çabaları, bozulma riskini daha da artırıyor.

Haziran ayındaki çatışma, İran nükleer dosyasındaki biriken gerilimin bir kısmını geçici olarak boşaltmış olabilir, ancak bu gerilimi üreten yapısal fay hatları ortadan kalkmış değil. Aksine, denetim boşlukları ve bilgi karartması, sistemdeki baskının yeniden hızla birikmesine zemin hazırlıyor. Önceki büyük kırılmanın ortaya çıkması yaklaşık otuz yıl sürmüştü. Bugün benzer ölçekte bir sarsıntının aynı uzunlukta bir döneme yayılmayabileceği ihtimalini ciddiye almak gerekiyor. Zira İran’ın zayıflayan caydırıcılığı, hasımlarının risk alma eşiğini gözle görülür biçimde düşürmüş durumda.