İran Protestoları Nasıl Bastırdı?

İran Protestoları Nasıl Bastırdı?
Rejim kısa vadede güvenlik araçlarıyla istikrarı koruyabilmiş görünse de bu yaklaşım uzun vadede sistemi daha sert ve daha fazla güvenlik temelli çözümlere bağımlı hâle getirmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

Protestoların ilk günlerinde İran yönetimi, süreci rejim karşıtı bir kopuş olarak tanımlamaktan kaçındı ve toplumsal hoşnutsuzluğu sınırlı tutmayı hedefleyen daha itidalli bir kriz yönetimi izledi. Bu dönemde Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, protestoların temel nedeni olan ekonomik sorunlara odaklanarak hayat pahalılığı ve geçim krizinin toplumsal etkilerini öne çıkarmıştı. Pezeşkiyan’ın 29 Aralık gecesi yaptığı açıklamada “halkın geçiminin acil öncelik olduğu” vurgusu ve İçişleri Bakanlığı’na protestocuların temsilcileriyle diyalog kurulması talimatı, hükümetin süreci güvenlik merkezli bir tehditten ziyade yönetilebilir bir toplumsal sorun olarak ele aldığını ortaya koyuyordu.

Bu yaklaşım, aynı gün Merkez Bankası Başkanı’nın görevden alınması ve yerine eski Ekonomi ve Maliye Bakanı Abdülnasır Himmeti’nin atanmasıyla desteklenmişti. Hükümetin esnaf ve meslek odalarıyla kurduğu temaslar ile kısa vadeli ekonomik baskıları hafifletmeye yönelik “dört temel karar” üzerinde Meclis’le uzlaşı sağlandığı yönündeki açıklamalar, protestolar karşısında yatıştırıcı araçların devreye sokulduğunu göstermekteydi. Bu aşamada resmî söylem, protestoların tamamını gayrimeşru ilan etmekten özellikle kaçınıyor, barışçıl gösteriler ile vandalizm, kamu mallarına saldırı ve düzeni bozan eylemler arasında açık bir ayrım yapılıyordu. Bu ayrım, protestoların toplumsal tabanını bölmeyi ve kararsız kesimlerin daha sert bir hatta yönelmesini engellemeyi amaçlayan bir dilin tercih edildiğine işaret ediyordu.

Bu doğrultuda Devrim Rehberi Ali Hamenei’nin 3 Ocak’ta yaptığı açıklamalar, yönetimin ilk aşamadaki yaklaşımıyla uyumlu bir denge arayışıdır. Hamenei, itirazın ilkesel olarak meşru bir hak olduğunu ifade ederek bunun kargaşa, yıkım ve kamu düzenini bozan eylemlerle karıştırılmaması gerektiğini vurgulamıştı. Yetkililere itiraz edenlerle diyalog kurulması çağrısında bulunurken düzeni bozan eylemler karşısında kararlılık gösterilmesi gerektiğini belirtmesi, protestoların tamamını hedef almayan, ancak şiddet içeren biçimlerine odaklanan ikili bir tutumu ortaya koyuyordu. Reformist çevrelerden gelen ve protestoların toplumsal zeminine işaret eden açıklamaların bu dönemde kamusal alanda yer bulabilmesi de bu tabloyla örtüşmekteydi.

8-9 Ocak itibarıyla protestoların farklı şehirlerde eş zamanlı hale gelmesi, şiddet düzeyinin artması ve güvenlik güçleriyle doğrudan çatışmaların yaygınlaşması, yönetimin tehdit algısında belirgin bir değişime yol açmıştır. Bu tarihten sonra protestolar, ekonomik hoşnutsuzlukların ötesinde kamu düzenini zorlayan, devlet kapasitesini sınayan ve rejim otoritesini hedef alan bir güvenlik meselesi olarak ele alınmaya başlanmıştır. Yargı Erki Başkanı Gulam Hüseyin Muhsini Ejei’nin “ekonomik sistemi ve halkın geçimini bozan kişi ve gruplara müsamaha gösterilmeyeceği” yönündeki açıklamaları ile Emniyet Genel Komutanı Ahmet Rıza Radan’ın hızlı yargılama vurgusu, güvenlik ve yargı aygıtlarının caydırıcılık temelli bir pozisyona geçtiğini göstermiştir.

Bu aşamadan sonra sahada kullanılan araçlar da belirgin biçimde sertleşmiştir. Ülke genelinde internet erişiminin kesilmesi, protestoların koordinasyon kapasitesini zayıflatmayı ve sahadaki şiddet görüntülerinin dolaşımını sınırlamayı amaçlayan kritik bir adım olmuştur. Buna paralel olarak kitlesel gözaltılar ve geniş çaplı güvenlik operasyonları devreye sokulmuş, güvenlik güçlerinin yalnızca meydanlara müdahale etmekle yetinmeyip protesto ağlarını dağıtmaya yönelmiştir.

Bu dönemde söylem düzeyindeki sertleşme de dikkat çekmiştir. Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) komutanlarının ve güvenlik bürokrasisinin sert açıklamaları, protestoların dış aktörler, sabotaj ve casusluk iddialarıyla ilişkilendirilmesi ve MOSSAD adına casusluk suçlamasıyla yapılan idam iddiaları, iç güvenlik söyleminin dış tehdit unsurlarıyla güçlendirildiğini göstermiştir. 9 Ocak’ta Hamenei’nin yaptığı açıklamada protestoların iç toplumsal bir rahatsızlıktan ziyade dış yönlendirme ve müdahale girişimleriyle bağlantılı biçimde ele alması ve “geri adım atılmayacağı” vurgusu, rejimin bu aşamada sınırlarını açık biçimde çizdiğini ortaya koymuştur. Hamenei’nin “İslam Cumhuriyeti yüz binlerce onurlu insanın kanı pahasına kurulmuştur” ifadesi, protestolar karşısında siyasi taviz alanının kapandığını ve beka merkezli bir refleksin öne çıktığını göstermektedir.

Bu tablo bir bütün olarak ele alındığında, İran yönetiminin protestolara yaklaşımının iki aşamalı bir seyir izlediği görülmektedir. İlk aşamada ayrıştırıcı ve yatıştırıcı bir kriz yönetimi tercih edilmiştir. Protestoların yayılması ve şiddet düzeyinin artmasıyla birlikte ikinci aşamada süreç güvenlik merkezli bir hatta taşınmış ve zorlayıcı kontrol araçları devreye sokulmuştur.

Rejim İçi Ayrışma Tartışmaları

Protesto dalgasının yarattığı toplumsal baskı, ilk aşamada İran siyasetinde sınırlı bir tartışma alanı açmıştır. Ekonomik krizin derinliği ve protestoların zamanlaması, hükümet ile muhafazakâr kanat arasında sorumluluk tartışmalarını öne çıkarmıştır. Sokaktaki hareketlilik, rejim içi siyasal rekabeti geçici olarak daha görünür hâle getirmiştir. Muhafazakâr çevreler artan döviz kuru, hayat pahalılığı ve piyasalardaki dalgalanmalardan doğrudan Pezeşkiyan Hükümeti’ni sorumlu tutarken reformist aktörler krizi ağırlıkla birikmiş ve yapısal sorunların sonucu olarak ele almıştır.

Bu görece parçalı siyasi tablo, sahadaki şiddet olaylarının kısa sürede artmasıyla birlikte değişmiştir. Protestoların yeniden büyük kent merkezlerine yönelmesi, can kayıplarının yükselmesi ve eylemlerin doğrudan devlet otoritesini hedef alması, siyasal tartışma alanını hızla daraltmıştır. Bu aşamada öne çıkan husus, artan şiddet ve kayıpların rejim içi görüş ayrılıklarını derinleştirmesi değil rejimin güvenliğinin tehdit altında olduğu yönünde ortak bir algıyı güçlendirmesidir.

Bu değişimle birlikte farklı siyasal eğilimler arasındaki ton farkları büyük ölçüde ortadan kalkmış; siyasi, güvenlik ve askerî elitler hızla Devrim Rehberi’nin çizdiği hatta yönelmiştir. Hamenei’nin açıklamalarında yer alan “vandallık”, “fitne”, “yabancı aktörler adına hareket etme” ve “ABD-İsrail müdahalesi” vurguları, kısa süre içinde güvenlik kurumlarının yanı sıra Meclis, hükümet ve yargı dâhil olmak üzere rejimin tüm katmanlarında ortak bir dile dönüşmüştür. Bu süreçte protestolar, iç politik bir kriz ya da ekonomik hoşnutsuzluk başlığı altında ele alınmaktan çıkarılarak, devletin varlığına yönelen bir güvenlik meselesi olarak tanımlanmıştır.

Bu hizalanmanın en açık göstergelerinden biri, Milli Güvenlik Yüksek Konseyi (MGYK) tarafından yapılan açıklamalar olmuştur. Konseyin söylemi, protestoların ekonomik kökenini geri plana iterek süreci doğrudan “sabotaj”, “hibrit saldırı” ve “dış bağlantılı operasyon” anlatıları üzerinden ele almıştır. Bu yaklaşım, güvenlik güçlerinin sert müdahalesini kamu düzenini sağlama çabasıyla sınırlı bir uygulama olarak sunmamış, devletin varlığını korumaya yönelik zorunlu bir karşılık olarak gerekçelendirmiştir. Bu sayede siyasal alandaki olası çatlaklar kapatılmış, karar alma süreçlerinde tereddüt oluşmasının önüne geçilmiştir.

Bu kurumsal duruş, rejimin toplumsal tabanını bir arada tutmaya yönelik bir mobilizasyonla tamamlanmıştır. Protestoların “iç savaş”, “Suriyeleşme” ve “devletin çözülmesi” senaryolarıyla ilişkilendirilmesi, protestocuların meşruiyetini zayıflatmayı ve istikrarsızlıktan kaygı duyan kararsız kesimleri düzen ve güvenlik söylemi etrafında toplamayı hedeflemiştir. Bu doğrultuda farklı şehirlerde düzenlenen rejim yanlısı gösteriler ve “ulusal birlik” temalı mobilizasyonlar, bu stratejinin tamamlayıcı unsurları olarak öne çıkmıştır.

Sonuçta protestoların siyasal alana yansıması iki aşamalı bir seyir izlemiştir. İlk aşamada rejim içi sorumluluk tartışmaları ve sınırlı siyasal ayrışmalar görünür hâle gelmiştir. İkinci aşamada ise artan şiddetle birlikte bu ayrışmalar hızla geri çekilmiş ve yerini elitler arasında ortak bir tutuma bırakmıştır. Bu bağlamda protestolar sırasında güvenlik güçlerinin sert müdahalesi ve yüksek can kayıplarının göze alınması, rejim içi çözülmeye işaret etmemekte, aksine sistemin güvenliğinin tehdit altında olduğu yönünde paylaşılan ortak bir kanaatin ve bu kanaat etrafında oluşan karar alma bütünlüğünün göstergesi olarak ortaya çıkmaktadır.

Bu protesto süreci, İran rejiminin baskı ve kontrol kapasitesinin hâlen güçlü olduğunu, buna karşılık toplumsal rıza üretme ve ekonomik sorunları siyasal alana taşımadan yönetme kapasitesinin aşındığını göstermektedir. Rejim kısa vadede güvenlik araçlarıyla istikrarı koruyabilmiş görünse de bu yaklaşım uzun vadede sistemi daha sert ve daha fazla güvenlik temelli çözümlere bağımlı hâle getirmektedir. Bu durum, istikrar üretme kapasitesini güçlendirmekten ziyade, her yeni kriz dalgasında güvenliğin maliyetini artıran bir döngü riski yaratmaktadır.