İran’da Reformcu Figürler Neden Gözaltına Alınıyor?

İran’da Reformcu Figürler Neden Gözaltına Alınıyor?
Soldan sağa: İbrahim Asgarzade, Azer Mansuri ve Muhsin Eminzadeh.
Gözaltılar yalnızca bugünün krizleriyle değil İslam Cumhuriyeti’nin gelecekteki siyasal mimarisiyle birlikte değerlendirilmelidir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

İran’da son günlerde reformcu siyasi figürlere yönelik başlatılan gözaltı dalgası, ülkenin iç siyasal dengeleri ve içinde bulunduğu kırılgan bölgesel/uluslararası konjonktür açısından dikkatle okunması gereken bir gelişme olarak öne çıkmaktadır. İlk bakışta güvenlik gerekçeleriyle izah edilen bu operasyonlar zamanlaması, hedef aldığı aktörler ve yöneltilen suçlamaların kapsamı itibarıyla, sıradan bir adli sürecin ötesine geçen daha geniş bir siyasal bağlama işaret etmektedir.

Gözaltılar, reformcu cephede sembolik ve örgütsel ağırlığı bulunan isimleri hedef almıştır. Reform Cephesi Başkanı Azer Mansuri, bu cephenin siyasi komitesinin önde gelen isimlerinden ve eski milletvekili İbrahim Asgarzade, Muhammed Hatemi döneminde dışişleri bakan yardımcılığı yapmış olan Muhsin Eminzadeh ve Reform Cephesi Sözcüsü Cevad İmam ilk aşamada gözaltına alınan isimler arasındadır. Sürecin ilerleyen günlerinde siyasi aktivist ve eski milletvekili Ali Şakuri-Rad ile reformcuların önde gelen figürlerinden Mehdi Kerrubi’nin oğlu Hüseyin Kerrubi gibi rejim içi muhalefetle bağlantılı isimlerin de dosyaya dâhil edilmesi, operasyonların kapsamının genişletildiğini göstermektedir. Bu isimlerin ortak özelliği, sistem dışı muhalefetten ziyade uzun yıllar boyunca İslam Cumhuriyeti’nin kurumları içinde siyaset yapmış, sistemin köklü biçimde reforma ihtiyaç duyduğunu savunan ve hâlâ belirli toplumsal-siyasal kesimlerle temasını sürdüren aktörler olmalarıdır.

Gözaltıların gerekçesi ne?

Operasyonların dikkat çekici bir diğer yönü, İran Devrim Muhafızları İstihbarat Teşkilatı ile İstihbarat Bakanlığı’nın eşgüdümüyle yürütülmüş olmasıdır. Bu durum, gözaltıların münferit soruşturmalar değil merkezî düzeyde şekillendirilmiş bir güvenlik kararı çerçevesinde ele alındığını düşündürmektedir. Resmî açıklamalarda, söz konusu kişilerin “ülkenin siyasi ve sosyal düzenini bozmayı amaçlayan kapsamlı faaliyetler yürüttüğü”, ABD ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda hareket ettiği ve “ulusal birliği hedef aldığı” ileri sürülmektedir. “Anayasal düzene karşı gelmek”, “düşman propagandasına alet olmak”, “teslimiyetçi söylem yaymak” ve “gizli yıkıcı mekanizmalar oluşturmak” gibi geniş ve muğlak suçlamalar, sürecin hukuki çerçevesinden çok siyasal işlevine işaret eden bir dil üretmektedir.

Bu noktada asıl mesele kimlerin gözaltına alındığından çok, bu adımların hangi siyasal bağlam içinde atıldığıdır. Kısa vadeli okumada süreç, son protesto dalgası ve ardından şekillenen siyasi atmosferle birlikte değerlendirilmelidir. Protestoların son derece sert biçimde bastırıldığı ve en ihtiyatlı tahminlerde dahi binlerce can kaybının yaşandığı bir dönemin ardından yönetim, yaşananları sistematik biçimde “darbe girişimi” olarak sunmaya çalışmıştır. Bu çerçeve hem toplumsal tabanı konsolide etmeyi hem de sert güvenlik tedbirlerini meşrulaştırmayı hedeflemiştir.

Ancak reformcu çizgiye yakın bazı aktörler bu anlatıya açık biçimde itiraz etmiş, yayımlanan bildirilerde ve basına yansıyan açıklamalarda protestolar sırasında yaşanan şiddetin sorumluluğunu doğrudan yönetime, hatta Ali Hamenei’ye yüklemişlerdir. Bu çıkışlar, protestoları “dış kaynaklı komplo” şeklinde sunan resmî anlatıyı zayıflatmakta ve şiddetin sorumluluğunu iç siyasi karar alma mekanizmalarına yüklemektedir. Bu nedenle reformcu aktörlerin söylemi rejim açısından salt bir eleştiri olarak değerlendirilmemiş, toplumsal bir karşılık bulmadan sınırlandırılması gereken siyasal bir risk olarak görülmüş olabilir.

Bu refleksi besleyen temel unsur ise rejim güvenliği kaygısıdır. İran, aynı anda hem içeride derinleşen bir meşruiyet krizini hem de dışarıda yükselen askerî tehdit algısını yönetmeye çalışmaktadır. ABD ile doğrudan çatışma ihtimalinin sıkça gündeme geldiği bir ortamda, içerideki siyasal ayrışmalar Tahran açısından yönetilebilir olmaktan çıkıp “zayıflık göstergesi” olarak okunabilecek bir kırılganlığa dönüşmektedir. Bu bağlamda reformcu figürlerin eleştirileri, sistem içi tartışmanın doğal sınırları içinde değil, devlet kapasitesini ve birlik görüntüsünü aşındırabilecek bir unsur olarak değerlendirilmektedir.

Yeni bir dalga gelir mi?

Daha geniş perspektiften bakıldığında ise kritik soru, bu gözaltı dalgasının hangi noktaya kadar genişleyebileceğidir. Eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve onun etrafındaki kadrolar bu açıdan potansiyel bir sonraki halka olarak öne çıkmaktadır. Muhafazakâr çevrelerde uzun süredir, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik darboğaz ve diplomatik açmazın sorumluluğunun Ruhani ve eski Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in temsil ettiği siyasi çizgiye ait olduğu yönünde güçlü bir kanaat bulunmaktadır. Haziran 2025’teki İran-İsrail çatışması sırasında Ruhani’nin rejime yakın bazı medya organlarında “Amerikalılarla iş birliği” ve “darbe planı” gibi suçlamalarla hedef alınması, bu rahatsızlığın zaman zaman güvenlikçi bir dile taşındığını göstermiştir. Son dönemde Ruhani ve Zarif hakkında dolaşıma giren gözaltı veya ev hapsi iddiaları da bu çerçevede tesadüfi değildir.

Bu tür baskı dalgaları, İran siyasal pratiğinde kriz dönemlerinde muhalefeti kontrol altına almak için sıklıkla başvurulan bir yöntemdir. Nitekim İran İslam Cumhuriyeti tarihindeki en geniş katılımlı ve sistemi zorlayan toplumsal hareketlerden biri olan 2009 seçim protestolarının ardından reformcu hareketin lider isimleri Mir Hüseyin Musevi ve Mehdi Kerrubi uzun süreli ev hapsine alınmıştı. O dönemde de rejim sokaktaki kitlesel muhalefet kadar, bu muhalefete siyasal meşruiyet ve yön kazandırma potansiyeline sahip sistem içi aktörleri etkisizleştirmeyi öncelemişti. Bugün reformcu figürlere yönelik gözaltıların da benzer bir mantık çerçevesinde, olası yeni bir siyasal konsolidasyonun önünü daha baştan kesmeye dönük önleyici bir hamle olarak değerlendirilmesi mümkündür.

Eğer gözaltılar bu yönde genişler ve sistem içinde belirli nüfuz alanlarına sahip daha üst düzey figürleri kapsayacak biçimde derinleşirse, o zaman artık sınırlı bir baskı dalgasından ziyade daha kapsamlı bir siyasal “alan daraltma” sürecinden söz etmek mümkün olacaktır. Bu ihtimal, kaçınılmaz biçimde Hamenei sonrası döneme ilişkin hazırlık ve konumlanma tartışmalarıyla kesişmektedir. Son çatışmalar ve protestolar, bu tartışmaları bastırmak yerine daha da yoğunlaştırmış görünmektedir. Ruhani’nin dönem dönem eleştirel çıkışlar yapması veya Humeyni ailesinin sembolik ağırlığını temsil eden Hasan Humeyni’nin son dönemde resmî etkinliklerde daha görünür hâle gelmesi, sistem içi rekabetin canlılığını gösteren işaretler olarak okunabilir.

Sonuç itibarıyla İran’da reformcu figürlere yönelik gözaltı dalgası, tek boyutlu bir güvenlik operasyonu olarak değerlendirilmemelidir. Kısa vadede bu adımlar, protestolar sonrası inşa edilen resmî anlatıyı koruma ve rejim içindeki eleştirel sesleri kısma refleksini yansıtmaktadır. Ancak sürecin kapsamı genişler ve sistem içindeki daha güçlü aktörlere uzanacak şekilde derinleşirse, bu durum İran siyasetinde daha sert bir iç rekabetin ve muhtemel bir tasfiye dalgasının habercisi olabilir. Bu nedenle yaşananlar, yalnızca bugünün krizleriyle değil İslam Cumhuriyeti’nin gelecekteki siyasal mimarisiyle birlikte değerlendirilmelidir.