İran-ABD/İsrail Savaşının Irak Cephesi

İran-ABD/İsrail Savaşının Irak Cephesi
Savaş ve Irak sahasındaki gelişmeler, İran’ın bölgesel stratejisindeki kırılganlıkları açık biçimde ortaya koymuştur. Siyasal nüfuz ile askerî caydırıcılık arasındaki denge ciddi bir sınavdan geçmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Araştırmacı Çağatay Balcı

ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a karşı başlattığı eş güdümlü harekât, gelişmeleri kısa sürede İran’ın dışına çıkarmış ve Irak’ı ana cepheyi destekleyen ikincil bir çatışma alanına dönüştürmüştür. Bu süreçte, İran destekli milis grupların Irak’tan düzenlediği yoğun İHA ve füze saldırıları ile buna karşılık ABD’nin gerçekleştirdiği hava harekâtları öne çıkmıştır. Ortaya çıkan bu karşılıklı tırmanış, her iki tarafı da sahadaki yeni stratejik sonuçlarla yüzleşmek zorunda bırakmıştır.

Savaş öncesinde ABD, İran destekli milis gruplar üzerinde silahsızlanma, dağıtılma ve devlet yapısına entegre olma yönünde yoğun baskı kurmuştur. Ketaib Hizbullah, Ketaib İmam Ali, Hareket en Nuceba ve Asaib Ehl-i Hak gibi gruplar, bu baskının yalnızca söylem düzeyinde kalmadığını, Washington’ın Irak merkezi yönetimi üzerinden somut siyasi ve diplomatik araçlarla süreci hayata geçirdiğini deneyimlemiştir. Bu çerçevede ABD, Irak’taki İran nüfuzunu sınırlamak amacıyla söz konusu grupların askerî hareketliliğini kısıtlamaya çalışmış, zaman zaman doğrudan müdahale tehdidini de içeren bir strateji izlemiştir.

İran ise bu baskı ortamında, milis gruplarını ABD’nin doğrudan hedefi olmaktan korumaya ve kapasitelerini kaybetmelerini engellemeye odaklanmıştır. Tahran bu dönemde, söz konusu grupların askerî görünürlüğünü azaltıp onları daha çok siyasi alana yönlendiren bir strateji izlemiştir. Kasım 2025’te Irak’ta yapılan seçimlerde İran bağlantılı siyasi yapıların elde ettiği önemli kazanımlar, bu yaklaşımın somut bir sonucu olmuştur. Böylece İran’ın nüfuzu siyasi alanda güçlenmiş, Haşdi Şabi ile bağlantılı aktörler Irak siyasetinde daha etkili hâle gelmiştir. Haziran 2025’teki 12 günlük çatışma sırasında bu grupların sahaya çıkmaması da bu pasifleştirme stratejisinin o dönem için işe yaradığını göstermiştir.

Savaşın başlamasıyla birlikte, Irak’taki İran destekli milis gruplar önceki pasif tutumlarını terk ederek hızla sahada aktif hâle gelmiştir. Ketaib Hizbullah, savaşın ilk saatlerinde “ABD varlığını bölgeden tamamen çıkarmayı hedefleyen uzun soluklu bir yıpratma savaşı” başlatacaklarını açıklamış, Irak İslami Direnişi çatısı altındaki gruplar ise yalnızca 28 Şubat günü 16 saldırı düzenlediklerini duyurmuştur.

Bu tarihten itibaren İHA ve füze saldırıları yoğunlaşmış, başta Erbil olmak üzere Bağdat Uluslararası Havaalanı çevresi, ABD Büyükelçiliği, yabancı diplomatik temsilcilikler ve İran’a muhalif Kürt silahlı grupların yerleşkeleri hedef alınmıştır.

Erbil Uluslararası Havaalanı ve yakınındaki Harir Hava Üssü, savaşın ilk gününden itibaren başlıca hedefler arasında yer almıştır. Bağdat’ta ise Yeşil Bölge’deki ABD Büyükelçiliği, 10 Mart’ta Bağdat Diplomatik Destek Merkezi, 14 Mart’ta büyükelçilik içindeki helikopter pisti ve 18 Mart’ta doğrudan büyükelçilik binası vurulmuştur. Saldırıların kapsamı Irak’ın güneyindeki Umm Qasr Deniz Üssü’ne kadar genişlemiştir.

11 Mart itibarıyla Irak İslami Direnişi’nin açıkladığı toplam saldırı sayısı 291’e ulaşırken, Kürdistan Bölgesi’ne yönelik İHA ve füze saldırılarının 13 Mart’a kadar 300’e yaklaştığı bağımsız kaynaklarca bildirilmiştir. Öte yandan Ketaib Hizbullah ve bağlantılı gruplar, bu süreçte İran muhalifi Kürt silahlı yapıların yerleşkelerini de hedef almıştır.

Bu saldırılar ABD tarafından sistematik karşı harekâtlarla yanıtlanmıştır. 12 Mart itibarıyla Haşdi Şabi kaynakları Anbar, Babil, Diyala, Kerkük, Ninova, Selahaddin ve Wasit’teki karargâhlara yönelik 32 hava saldırısı düzenlendiğini bildirmiştir. Bu saldırılarda Ketaib Hizbullah, Asaib Ehl-i Hak ve Ketaib İmam Ali bünyesinde ciddi kayıplar yaşanmıştır.

12 Mart’ta Anbar’ın Irak-Suriye sınırındaki Kaim ilçesinde, Ensarullah el-Avfiya bağlantılı 19. Tugay’a ait üç tesis eş zamanlı olarak vurulmuş, 99 kişinin öldüğü, 123 kişinin yaralandığı rapor edilmiştir. 14 Mart’taki harekât ise önemli bir kırılmaya işaret etmiştir. ABD’nin bu aşamadan itibaren yalnızca mevzileri değil, milis liderliğini de hedef almaya başladığı görülmüştür. Bu kapsamda Ketaib Hizbullah sözcüsü ve kıdemli komutanı Ebu Ali el-Askari, Bağdat’taki saldırıda hayatını kaybetmiştir. 19 Mart’ta Bağdat, Selahaddin ve Ninova’daki Haşdi Şabi unsurlarına yönelik operasyonlar yeniden yoğunlaşmıştır. Bedir Örgütü lideri Hadi el-Emiri, 20 Mart itibarıyla 28 Şubat’tan bu yana 60’tan fazla Haşdi Şabi mensubunun öldüğünü, 100’den fazlasının yaralandığını açıklamıştır.

Bu tablo, İran açısından ciddi bir stratejik ikilem doğurmuştur. Haziran 2025’te pasif kalan milislerin bu kez sahaya inmesi, Tahran’a önemli bir veri sunmuştur: Irak, varoluşsal tehdit algısının arttığı durumlarda ikincil bir caydırıcılık cephesine dönüşebilmektedir. Irak’taki ABD unsurlarını ve İran karşıtı Kürt silahlı grupları aynı anda baskılayabilme kapasitesi, bu sahayı İran’ın genel caydırıcılık stratejisinde daha kritik bir konuma taşımıştır.  

Ancak bu tablonun İran açısından diğer yüzü de en az bunun kadar kaygı vericidir. 28 Şubat’tan bu yana yaşananlar, milis grupların sahaya inmesiyle birlikte yalnızca yoğun ABD hava saldırılarını değil komuta kademesinde ciddi kayıpları da beraberinde getirdiğini göstermiştir. Bu durum, Tahran’ın yıllar içinde oluşturduğu milis kapasitesinin önemli ölçüde aşındığı anlamına gelmektedir. Ayrıca çatışmanın, İran’a en yakın Haşdi Şabi unsurlarının ötesine geçerek daha geniş yapıyı da hedef alması, Irak’ta genel bir istikrarsızlık riskini artırmaktadır. Bu risk yalnızca güvenlik boyutuyla sınırlı değildir. İran’ın Irak’taki siyasi nüfuzunu da zayıflatabilecek bir potansiyel taşımaktadır.

Bu gelişmeler, savaş sonrasında İran’ı iki temel seçenekle karşı karşıya bırakmaktadır. İlk seçenek, Irak’ı kalıcı bir caydırıcılık alanına dönüştürmek için milisleri askerî açıdan güçlendirmek ve daha aktif kullanmaktır. Ancak bu tercih, grupları ABD’nin yıpratıcı operasyonlarının doğrudan hedefi hâline getirecek ve ağır kayıplara yol açacaktır. İkinci seçenek ise savaş öncesi stratejiye dönmek yani milislerin askerî görünürlüğünü azaltıp onları yeniden siyasi alana yönlendirmektir. Bu yaklaşım kısa vadede kapasiteyi korusa da caydırıcılık gücünü zayıflatır.

Sonuç olarak, savaş ve Irak sahasındaki gelişmeler, İran’ın bölgesel stratejisindeki kırılganlıkları açık biçimde ortaya koymuştur. Siyasal nüfuz ile askerî caydırıcılık arasındaki denge ciddi bir sınavdan geçmektedir. İran’ın hangi yolu seçeceği hem stratejik yönelimini hem de Irak’taki uzun vadeli konumunu belirleyecektir.