İran’daki Protestolarda Silahlı Muhalif Örgütler Nasıl Bir Stratejisi İzliyor?

İran’daki Protestolarda Silahlı Muhalif Örgütler Nasıl Bir Stratejisi İzliyor?
İran silahlı muhalefeti için sokak gösterileri fırsat olduğu kadar risk de içermekte, bu ikili durum örgütlerin sahada sınırlı kalmasına ve söylem düzeyinde farklılaşan tavırlar sergilemesine yol açmaktadır.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Araştırmacı Çağatay Balcı

İran’da Aralık 2025’te başlayan protesto gösterileri, ülkedeki silahlı muhalif örgütler için kritik bir stratejik karar noktası oluşturdu. Bu örgütler, sokak hareketlerinin sunduğu örgütsel görünürlük ve mobilizasyon fırsatı ile olası güvenlik operasyonlarının beraberinde getireceği ağır örgütsel ve toplumsal kayıplar arasında hassas bir denge kurmaya çalıştı. Yakın geçmişte yaşanan benzer protesto süreçlerindeki deneyimler, bu kez daha temkinli bir yaklaşımın benimsenmesine yol açtı. Bu süreçte ortaya çıkan tablo, silahlı muhalefetin söylemsel desteği ile pratik eylem kapasitesi arasındaki uyumsuzluğu belirgin bir şekilde gösterdi.

Protestolara en doğrudan ve aktif şekilde müdahil olan yapı, Halkın Mücahitleri Örgütü oldu. Örgüt, “Kanunhaye Şureşi” (Ayaklanma Birimleri) olarak adlandırdığı hücresel yapılanmalar aracılığıyla protesto sürecinde pek çok İran kentinde güvenlik güçlerine ve kamu binalarına yönelik saldırılar ve şiddet eylemleri düzenledi. Bu taktik, örgütün önceki toplumsal hareketlerde de sıklıkla başvurduğu bir yöntem olup militarist stratejisinin tutarlı bir devamını temsil etmektedir. Örgütün bu tercihi, protestoları doğrudan silahlı eyleme dönüştürme kapasitesini ve iradesini ortaya koyarken aynı zamanda sivil göstericiler ile silahlı örgüt militanları arasındaki sınırı muğlaklaştırma riskini de taşımaktadır. Bu durum, İran rejiminin baskı mekanizmalarını ve güvenlik operasyonlarını meşrulaştırmasına zemin hazırlama potansiyeline sahiptir ve protesto hareketlerinin barışçıl karakterini zedeleyebilmektedir.

Sistan ve Beluçistan bölgesinde faaliyet gösteren silahlı Beluç örgütlerinden Ceyşü’l-Adl ise protesto sürecine yönelik farklı bir strateji izledi. Örgüt, gösterilere dair açık bir tutum beyanında bulunmaktan ve protestoculara yönelik net bir destek açıklaması yapmaktan kaçınırken 7 Ocak 2026 tarihinde İranşehr kentinde gerçekleştirdiği ve üst düzey bir polis şefini hedef alan suikastın görüntülerini paylaştı. Bu eylem, örgütün protesto sürecini uzun süredir izlediği hedef odaklı suikast stratejisi için uygun bir atmosfer ve zemin olarak değerlendirdiğini açıkça göstermektedir. Ceyşü’l-Adl, toplumsal hareketlerin yarattığı kaotik ortamı, kendi operasyonel faaliyetlerini sürdürmek adına kullanılabilecek bir fırsat olarak algılamaktadır.

Bununla birlikte, Ceyşü’l-Adl örgütü ile organik bağa sahip olduğu iddia edilen “Halk Savaşçıları Cephesi” isimli bir oluşumun sosyal medya platformları üzerinden protesto sürecini destekleyen bir açıklama yaptığı gözlemlendi. Ancak bu açıklama, söz konusu grubun gerçek bir örgütsel yapılanma ve toplumsal tabandan yoksun olması, esas olarak dijital platformlarda varlık göstermesi ve çoğu zaman dış aktörler tarafından desteklendiği veya manipüle edildiği düşünülen “gölge grup” niteliği taşıması nedeniyle siyasi analizler açısından önemsiz kalmıştır. Bu gelişmeler, İran güvenlik güçlerinin Sistan ve Beluçistan’daki güvenlik tedbirlerini artırmalarını ve bölgedeki iki ana komutanlık olan Selman Kuvvetleri (Zahidan) ve Sarallah Kuvvetlerinin (Kirman) hareketlilik göstermesini beraberinde getirmiştir.

Kürt silahlı örgütlerinin protesto ve sokak hareketlerine yönelik tutumları incelendiğinde, söylem ve tutum bağlamında destekleyici bir tavır ortaya konsa da hareketlilik bağlamında belirgin bir temkin eğilimi kendisini göstermiştir. İKDP, PJAK, Komala ve PAK gibi yapılanmalar, İran’daki protesto sürecini mutlak olarak desteklediklerini ve göstericilerle dayanışma içinde olduklarını beyan etseler de sahada koordineli bir örgütsel strateji doğrultusunda varlık göstermekten uzak kaldıkları gözlemlenmiştir. Bu temkinli duruş, geçmiş deneyimlerin öğretici etkisinin ve protesto süreçlerinin kısa vadede sönümlenmesinden sonra yaşanan baskı operasyonlarının hafızasının bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

İran Kürdistan Demokrat Partisi (İKDP), önceki toplumsal hareketler sırasında sergilediği tutumla paralel biçimde son gösterileri desteklediğini açıkladı. İran Kürt siyasi hareketinin en köklü yapılanmalarından biri olan İKDP, tarihsel olarak İran’daki demokratikleşme süreçlerine ve toplumsal muhalefet hareketlerine destek verme yönünde süreklilik gösteren bir çizgiye sahiptir. Örgütün söz konusu tutumu, yalnızca bir dayanışma beyanıyla sınırlı kalmamış, aynı zamanda Avrupa ülkelerine yönelik açık çağrılar da içermiştir. İKDP, Avrupa devletlerini protestocularla dayanışma göstermeye, İran’a yönelik ekonomik ve siyasi yaptırımları artırmaya ve baskı mekanizmalarını güçlendirmeye davet etmiştir. Bu yaklaşım, örgütün protesto süreçlerini uluslararası diplomasi ve dış politika bağlamında konumlandıran bir strateji izlediğini göstermektedir. İKDP’nin Avrupa ülkeleriyle kurduğu ilişkiler, örgütün sürgündeki varlığı ve Batılı başkentlerde yürüttüğü lobicilik faaliyetleriyle doğrudan bağlantılıdır.

Partiya Jiyana Azad a Kurdistanê (PJAK), protesto sürecini desteklediğini ve göstericilerle dayanışma içinde olduğunu ifade ederken Mehsa Emini protestolarından bu yana sistemli biçimde vurguladığı “Jin, Jiyan, Azadi Devrimi” söylemini yeniden ön plana çıkarmıştır. PJAK’ın bu söylemsel tercihi, kadın hareketini merkeze alan, toplumsal cinsiyet eşitliği ve özgürlük vurgularını yineleyen ideolojik çerçevesinin bir yansıması olarak değerlendirilebilir. Örgütün protesto hareketlerini salt bir siyasal muhalefet biçimi olarak değil toplumsal dönüşüm ve kadın özgürlüğü ekseninde tanımlanan devrimci bir süreç olarak ele alması, ideolojik kimliğini ve stratejik söylemini yansıtan temel parametreleri ortaya koymaktadır.

Komala, protesto sürecini olumlu bir tutumla karşılarken ABD yönetiminin bu süreçte yaptığı açıklamaları ve göstericilere yönelik destekleyici yaklaşımını memnuniyet verici olarak nitelendirmiştir. Bu değerlendirme, Komala’nın uluslararası ilişkiler stratejisinde Batılı aktörlerle ve özellikle ABD ile kurmayı hedeflediği ilişkinin niteliğine dair önemli ipuçları sunmaktadır. Örgütün ABD’nin İran muhalefetine yönelik tutumunu olumlu bir gelişme olarak yorumlaması, pragmatik bir siyasal tercih olmasından ziyade  uluslararası meşruiyet arayışının bir yansıması olarak da değerlendirilebilir. Komala’nın Marksist kökenli bir örgüt olarak tarihsel ve ideolojik gelişimi dikkate alındığında, ABD gibi bir güçle ilişki kurma yönündeki bu hevesi, örgütün ideolojik dönüşümünün ve pragmatik politika tercihlerinin belirgin bir göstergesi olarak okunabilir.

Kürdistan Özgürlük Partisi (PAK) ise diğer Kürt örgütlerinden ayrışan daha radikal bir konumlanma sergiledi. PAK, protesto sürecini desteklediğini açıklamış ve tüm Kürt silahlı gruplarının birlik ve dayanışma içinde hareket etmesi gerektiğini savunmuştur. Bununla birlikte örgüt, Batılı ülkelere yönelik daha radikal bir tutum benimseyerek İran’daki etnik grupların korunması için “Koruma Sorumluluğu” ilkesi doğrultusunda İran’a müdahale edilmesi çağrısında bulunmuştur. Bu talep, uluslararası hukukun tartışmalı alanlarından biri olan insani müdahale kavramını gündeme getirmesi ve Kürt örgütlerin bir bölümünün dış müdahaleyi meşru bir seçenek olarak değerlendirmesi bakımından dikkat çekicidir. PAK’ın bu yaklaşımı, örgütün stratejik vizyonunda dış aktörlere atfettiği rolü ve uluslararası sistemin normatif araçlarını kullanma eğilimini yansıtmaktadır.

“Koruma Sorumluluğu” ilkesi, Birleşmiş Milletler tarafından benimsenen ve devletlerin kendi vatandaşlarını kitle suçlarından koruma yükümlülüğünü, bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi halinde ise uluslararası toplumun müdahale hakkını tanımlayan bir çerçeve sunmaktadır. Bununla birlikte PAK, Luristan, İlam ve Kirmanşah’ta kendisine bağlı militanların sokak çatışmalarına katıldığı iddiasında bulunmuş ancak bu iddiayı doğrulayacak somut veriler gözlemlenememiştir. PAK’ın söz konusu iddiası, diğer ana Kürt örgütleri arasında yaşadığı rekabette kendisini propaganda yoluyla ön plana taşıma motivasyonunun sonucu olarak değerlendirilmiştir.

İran’daki Kürt silahlı örgütlerin her biri, protesto süreçlerinde tüm Kürt yapılanmalarının işbirliği içinde hareket etmesi ve özellikle Kürt bölgelerinde genel greve gidilmesi yönünde çağrılarda bulunmuştur. Ancak bu çağrı ve girişimlerin İran’daki her toplumsal hareket dalgasında tekrar edilmesine rağmen örgütler arasındaki derin ihtilaflar nedeniyle işlevsiz kalması, Kürt muhalefetinin kronik bir zaafına işaret etmektedir. Son süreçte İKDP, PJAK, PAK ve Komala’nın katılımıyla “İran Kürt Partileri Diyalog Merkezi” adı altında yürütülen görüşmelerin anlamlı bir sonuç üretmemesi, bu durumun somut bir tezahürü olmuştur. Söz konusu başarısızlık, Kürt örgütler arasındaki ideolojik farklılıkların, liderlik rekabetlerinin ve stratejik önceliklerdeki ayrışmaların ne denli derin olduğunu göstermektedir.

Sonuç olarak, İran silahlı muhalefeti için sokak gösterileri fırsat olduğu kadar risk de içermekte, bu ikili durum örgütlerin sahada sınırlı kalmasına ve söylem düzeyinde farklılaşan tavırlar sergilemesine yol açmaktadır.