İran’la Nükleer Anlaşmanın Geleceği: Riskler ve Tehditler

İsmail Sarı Dış Politika Koordinatörü

Trump’ın kazanmasıyla birlikte İran ile P5+1 arasında imzalanan nükleer anlaşma yeniden tartışma konusu olmaya başladı.

ABD Başkanı Donald Trump BM Genel Kurulu’ndaki ilk konuşmasında İran’ı dinî, Venezuela’yı ideolojik ve Kuzey Kore'yi ise askerî diktatörlük olmakla suçladı. Trump, İran'ı "ekonomik açıdan tükenmiş bir haydut devlet" olarak tanımlarken, İran için "kanlı rejim" ve "yozlaşmış diktatörlük" ifadelerini de kullandı. Trump’ın kullandığı kavramsallaştırmalar Bush’un söylemlerini hatırlatsa da iki başkan arasında uygulamada farklılıklar olduğu açık. Bush yönetimi 11 Eylül saldırıları sonrası yeni ulusal güvenlik stratejisi ile saldırgan ve tek taraflı bir tutum sergilerken, Trump yönetiminin yaptığı gibi ABD’ye muhalif rejimlerin iktidarda olduğu ülkeleri muhtelif başlıklar altında sınıflandırmıştı.

Bush, Kuzey Kore, İran ve Irak’ı “şer ekseni” olarak tanımladı. ABD bu üç ülkeyi nükleer silah ya da kitle imha silahları edinmekle suçlarken, bir yandan da bahsi geçen ülkelere karşı somut delil arayışına girdi. Bu dönemde dolaylı yollarla İran’ın, 2002’de Natanz ve Arak’taki iki gizli nükleer tesisi olduğu ortaya çıkarıldı. İran nükleer silah elde etme niyetinde olmadığını açıklasa da nükleer krizin başlamasını engelleyemedi.

Obama yönetimi İran konusunda, Bush politikalarının aksine, diyalog ve diplomasi temelli politikalar benimseyerek bu sorunun masada çözülebileceği inancında olduğunu gösterdi. 24 Kasım 2013 tarihinde, Cenevre’de İran ile BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimî üyesi ve Almanya’dan oluşan P5+1 arasında altı ay içinde uygulamaya konulmasına karar verilen Ortak Eylem Planı’nı içeren bir anlaşma imzalandı. 26 Mart-2 Nisan 2015 tarihleri arasında ise İran ile P5+1 arasında Lozan’da gerçekleştirilen müzakerelerde İran’ın nükleer dosyasına ilişkin tarihi nitelikte bir siyasî uzlaşma sağlandı. Bu süreç 14 Temmuz’da nihai anlaşmayla sonuçlandı.

Trump anlaşmayı iptal için gerekçe arıyor

Ancak, 2016 yılı ABD başkanlık seçimlerini Donald Trump’ın kazanmasıyla birlikte İran ile P5+1 arasında imzalanan nükleer anlaşma yeniden tartışma konusu olmaya başladı. Trump, seçim kampanyasında sık sık 14 Temmuz 2015'te imzalanan nükleer anlaşmayı eleştirmiş, bu anlaşmayı 'yırtıp atacağını' söylemişti. Fakat Trump, tüm bu sözlerine rağmen gönülsüz de olsa anlaşmayı iki defa onayladı. Ancak, bugünlerde Trump, Bush’un kanıt bularak ya da üreterek müdahale hakkını elde etme stratejisine benzer bir yöntemi İran’a karşı uygulamaya başladı. Trump, haziran ayında yaptığı açıklamada İran’ın nükleer anlaşmaya uyduğunu düşünmediğini ve bunun er geç ortaya çıkacağını ifade etti. Temmuz ayında The Wall Street Journal gazetesine açıklamada bulunan Trump, ABD’nin ilerleyen zamanda İran’ın nükleer anlaşmaya uymadığını öne sürebileceğini söyledi. Açıkça ABD yönetiminin İran’ın anlaşmaya uymadığını gösteren kanıtlar bularak anlaşmayı iptal etme arayışında olduğu anlaşılıyor. Hatırlanacağı üzere Trump İran'la imzalanan nükleer anlaşmanın ABD için bir "utanç kaynağı" olduğunu söylemiş ve anlaşmayı ABD tarihinin "en kötü ve en tek taraflı anlaşmalarından biri" olarak tanımlamıştı.

Ayrıca ABD yönetimi İran aleyhine kanıtlar bulma arayışını sürdürürken ikinci bir strateji daha takip etmekte. Buna göre, ağustos ayının sonlarında ABD'nin BM Daimî Temsilcisi Nikki Haley, Viyana'da Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı yetkilileri ile bir araya geldikten sonra, ABD’nin, İran'ın nükleer anlaşmayla ilgili yükümlülüklerini yerine getirip getirmediğinden endişe duyduğunu ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın İran'ın nükleer faaliyetlerinden şüphe duyduğu bütün tesislerinin erişime açılması gerektiğini söyledi. Bunun anlamı ise İran’ın askeri tesislerinin de denetime açılmasıdır. Böylece ABD, İran’ın asla kabul etmeyeceği bir istekle İran üzerindeki şüpheleri arttırmak istiyor

İran ve anlaşmaya taraf ülkelerin tutumu

İran, Trump yönetiminin tüm olumsuz yaklaşımlarına rağmen anlaşmayı bir şekilde sürdürme arayışında. İran tarafından yapılan açıklamalarda, ABD’nin tüm sorumluluklarını İran üzerine yıkarak nükleer anlaşmadan çıkmak istediği, ancak Tahran’ın nükleer anlaşmadan ilk çekilen ülke olmayacağı, farklı yetkililerce pek çok kez tekrarlandı. Ayrıca, Cevad Zarif New York Times gazetesine verdiği röportajda; “Nükleer Anlaşma yalnızca İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında bir anlaşma değil, biz bu anlaşmanın çok yönlü bir anlaşma olduğuna inanıyoruz. Amerika’nın şunu anlaması gerekiyor ki, uluslararası topluma göre bu anlaşma, başarılı bir anlaşma” diyerek ABD’nin bu anlaşmadan çekilmesi durumunda İran’ın Rusya, Çin ve AB’nin desteğinin sürdürülmesine yönelik bir politika takip edeceğini göstermiş oldu.

Anlaşmanın diğer tarafları olan AB, Rusya ve Çin de İran ile yapılan anlaşmanın korunması gerektiği görüşünde. ABD Başkanı Trump'ın BM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada nükleer anlaşmayı ağır bir dille eleştirmesi taraflarca tepkiyle karşılandı. Almanya Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, "İran ile varılan nükleer anlaşmayı şimdi ya da gelecekte tehlikeye atmamak ve feshetmemek bizim mutlak suretle çıkarımıza" şeklinde konuştu. Gabriel, "Son iki yılda anlaşmanın işe yaradığını ve bölgede tehlike arz edecek bir nükleer yayılmayı engellediğini gördük. Çünkü İranlılar da dahil olmak üzere herkes anlaşmanın kendilerine getirdikleri yükümlülüklere bağlı kaldı ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın denetim mekanizmaları etkili oldu" dedi.

AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Federica Mogherini de anlaşmanın ihlal edilmemesi noktasında tüm tarafların hemfikir olduğunu söyledi. Kuzey Kore'nin nükleer programına atıfta bulunan Mogherini, "potansiyel bir nükleer krizin" zaten mevcut olduğunun altını çizerek "Bir ikincisine katiyen izin vermemeliyiz" dedi. ABD'nin nükleer anlaşmayla sorunları olduğunu belirten Mogherini, "ABD kendi İran politikasını gözden geçiriyor ama bunun anlaşma çerçevesinde tartışılması söz konusu olamaz. Nükleer anlaşma işe yarıyor, ihlal yok. Nükleer tehlike, dünyanın farklı bir bölgesinden geliyor ve uluslararası toplumun işe yarayan bir anlaşmayı feshetme lüksü yok." ifadesini kullandı. Mogherini ayrıca, bu anlaşmanın sadece bir ülkeye değil uluslararası topluma ait olduğunu sözlerine ekledi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ise Trump'ın sözlerine tepki göstererek "Aşırı derecede endişe verici. Biz bu belgeyi, tüm uluslararası toplumda rahatlama yaratan ve hem bölgesel hem de uluslararası güvenliği gerçekten güçlendiren bu mutabakatı savunacağız" ifadesini kullandı.

ABD anlaşmadan çekilirse ne olur?

Trump 15 Ekim’de anlaşmayı bir kez daha onaylayıp onaylamayacağına karar verecek. Daha önce iki defa gönülsüzce anlaşmayı onaylasa da bu sefer anlaşmayı onaylamadan kararı Kongreye bırakabilir. Böyle bir durumda anlaşmanın Kongre’den geçme şansı çok düşük. Dolayısıyla yeni bir krizin çıkması muhtemel. İran her ne kadar ABD’nin anlaşmadan çekilmesi halinde diğer taraflarla anlaşmayı devam ettireceğini açıklasa da böyle bir durum sürdürülebilir değil. Çünkü anlaşma P5+1 ülkeleri ile İran arasında yapılmış olsa da, anlaşmanın gerçek tarafları ABD ve İran. ABD’nin içinde olmadığı böyle bir anlaşmanın yaşama şansı yok gibi.

ABD açısından anlaşmanın taşıdığı içerikten daha büyük bir anlamı olduğunu söylemek gerekir. Anlaşmanın imzalandığı günlerde ifade edilen şekliyle ‘tarihi’ niteliği yalnızca nükleer silahsızlanma yolunda atılan önemli bir adım olması değildi. ABD yönetimi Obama döneminde bu anlaşmayla, İran ile ortak çıkarlar çerçevesinde Ortadoğu’da sınırlı iş birliğine girmiş ve İran’ın bölgede daha etkin bir rol oynamasının- özellikle Sünni devletlere ve gruplara karşı bir denge unsuru olarak- önünü açmıştı. Obama yönetiminin bölgedeki geleneksel müttefikleriyle ters düşme pahasına İran politikalarına yakınlaşması ve başta Irak, Suriye ve Yemen olmak üzere İran’ın bölgesel müdahalelerini kolaylaştırıcı rol oynaması bu anlaşmanın verdiği psikolojik güven sayesinde olmuştu. Trump dönemiyle ABD’nin bu politikalarının sonuna gelinmiştir. Trump döneminde anlaşma yürürlükte kalsa bile İran’ın farklı gerekçelerle ambargo altında tutulacağını, sınırlandırma politikasının takip edileceğini söylemek mümkündür. Anlaşmanın tamamen iptali ise seçenekler arasındadır.

Elbette böyle bir durumda anlaşmanın İran tarafından ihlal edildiğine dair somut kanıt yokken ABD’nin anlaşmadan çekilmesi alınan kararın siyasi bir karar olduğu yönünde tartışmaları da beraberinde getirecektir. Ancak, ABD çekilmezden önce Bush dönemi Irak örneğinde olduğu gibi bir takım istihbarat bilgileri olduğu yönünde paylaşımlarda bulunabilir. Fakat bu ABD ile diğer taraflar arasında ayrışmayı ortadan kaldırmayacaktır. Yine Irak tecrübesinde olduğu gibi ABD’ye karşı Almanya ve Fransa’nın farklı pozisyonlar alması olasıdır. ABD’nin bu noktada İran’ın balistik füze programını öne sürmesi ve bunun da AB ile ABD’yi birbirine yaklaştırması muhtemeldir.

İran’ın balistik füze denemeleri

İran’ın balistik füze denemelerinin ABD gibi AB tarafından da olumsuz karşılandığı açıktır. Bilindiği gibi İran ile P5+1 arasında yürütülen müzakerelerde mutabakatı zorlaştıracağı gerekçesiyle İran’ın füze programına yer verilmemişti. Bu nedenle İran yaptığı füze denemelerine yönelik tepkiler karşısında balistik füze programının nükleer anlaşmanın bir parçası olmadığını söylemekte ve bunun savunma hakkı çerçevesinde değerlendirilmesini istemektedir. 20 Temmuz 2015’te kabul edilen ve İran’a yönelik “nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip balistik füzelere ilişkin herhangi bir çalışma yürütmeme çağrısında bulunan” 2231 sayılı BM Güvenlik Konseyi kararı hatırlatıldığında ise İran tarafından, denenen balistik füzelerin nükleer başlık taşıma özelliği olmadan dizayn edildiği ifade edilmektedir. 

İran tüm eleştirilere rağmen balistik füze programının savunma amaçlı olduğunu tekrarlamaktadır. Trump’ın Suudi Arabistan gezisi sonrası yapılan silah alımlarıyla Körfez’de büyük silahlanma yarışının başladığı da hesaba katıldığında İran’ın bölge konjonktürüne uygun olarak konvansiyonel silahlara yöneldiği düşünülebilir. Ancak, İran’ın balistik füze kapasitesini geliştirme çabaları, nükleer silah üretme faaliyetlerine devam ettiği yönünde de yorumlanabilir. Bu açıdan İran’ın füze programını hem savunma hem de saldırı amaçlı kullanılabileceğinden, İran’ın gerçek niyetini bilmek mümkün değildir.

Anlaşmanın iptali silahlanma yarışı başlatabilir

İran ile yapılan nükleer anlaşmadan ABD’nin çekilmesi ve anlaşmanın yürümez hale gelmesi en kötü senaryo olarak düşünülebilir. Böyle bir durumda İran’ın da nükleer programına kaldığı yerden devam edip etmeyeceğini ya da AB, Rusya ve Çin’le anlaşarak ılımlı bir politika takip edip etmeyeceğini şimdiden söylemek mümkün değil. Ayrıca, ABD’nin ikinci bir Kuzey Kore krizi istemeyerek anlaşmayı yürürlükte tutması da ikinci bir ihtimal. Zira anlaşma ile birlikte ABD, İran’a yönelik hem sopa hem de havuç kullanma imkânını elde etmiştir.

Sonuç olarak, ABD nükleer anlaşmanın devamıyla ya da farklı yollarla İran’ın nükleer silaha sahip olmaması için elinden gelen çabayı gösterecektir. Ancak, nükleer silah sahibi bir İran’ın kısa ve orta vadede Amerikan ve İsrail güvenliğine tehdit olmadığı da açıktır. Neorealizmin önde gelen teorisyenlerinden Kenneth Waltz’un ifade ettiği gibi aslında nükleer silahlar doğası gereği düşman taraflardan birinde yoksa tehlikelidir. Bu durumda İran’ın sorunlu ilişkilere sahip olduğu ABD ve İsrail’e karşı saldırıdan ziyade caydırıcı unsura sahip savunma amaçlı böyle bir teknolojiyi istediği söylenebilir. İran’ın nükleer silahlara sahip olması ABD’nin İran üzerindeki baskılarını azaltacak ve saldırma tehlikesini ortadan kaldıracak bir unsur olarak değerlendirilebilir.

Ancak, İran’ın Kuzey Kore gibi nükleer silah denemesi yapmadan bu silahları üretebilecek kapasiteye yaklaştığında P5+1 ülkeleriyle uzlaşma yolunu tercih etmesi meselede güvenlik-ekonomik çıkar dengesini gözettiğini göstermektedir. Anlaşmanın iptali durumunda da İran’ın, programına kaldığı yerden devam etse bile Kuzey Kore gibi nükleer silah denemeleri yapması ve açıkça ilan etmesi olası değildir. Çünkü İran, ikinci bir Kuzey Kore olmak istemeyecektir. Ancak, İran’ın nükleer silaha sahip olduğu düşüncesi özellikle Körfez’de ve bölgede konvansiyonel olmayan silahlar konusunda da bir yarışın başlamasına sebep olacaktır. Böyle bir yarışın bölgesel ve küresel ölçekte yeni krizler doğuracağı açıktır.

Bu makale ilk olarak 2 Ekim 2017'de Anadolu Ajansı'nda (AA) yayımlanmıştır.

http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/iran-la-nukleer-anlasmanin-gelecegi-riskler-ve-tehditler/924880

 

Tahran'ın Suriye'deki Demografiyi Değiştirme Çabaları

Tamer Badawi

Tahran faydalı Suriye ve uzantılarında ideolojik bir hegemonya oluşturabilse bile jeo-iktisadi (ve jeo-siyasi) açıdan önemli gördüğü bölgelerde yerel Şii grupların varlığını oluşturmaya ve güçlendirmeye ihtiyaç duymaya devam edecektir.